Vedat Türkali

30/5/2008 · Kategori: Makale

Vedat Türkali

Güven


Tzvetan Todorov, “Yurdundan Uzak İnsan” adlı makalesinde “Nedir bir aydın?” sorusunu sormuş ve şöyle vermişti yanıtını; aydın, “bilim ya da sanat yapıtları yaratmakla, dolayısıyla gerçeğin ilerlemesine ya da güzelin açılıp gelişmesine katkıda bulunmakla yetinmeyen, halkın iyiliğinin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin kendisini ilgilendirdiğini de duyumsayan ve bu değerlere ilişkin tartışmaya katılan bir bilgin, yazar ya da sanatçıdır”

‘1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Vedat Türkali Yılı’ etkinlikleri, aydın sözcüğünün içinin boşaltıldığı günümüzde, 85 yıllık ömrünü sosyalizme, sinema ve edebiyata adamış bir aydını, Vedat Türkali’yi yeniden gündeme getiriyor. Çok sayıda film senaryosunun yanı sıra beş de romana imza atan Türkali, siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllarını hapiste geçiren, fişlenen, işsizliğe mahlum edilmeye çalışılan, ama bütün baskılara rağmen sanatından ve düşüncelerinden ödün vermeyen, her eseri ile heyecan ve tartışma yaratan onurlu bir aydın portresidir.

Geçmişe ve Geleceğe Güvenmek
Vedat Türkali, “Tek Kişilik Ölüm”de(1989) işaretlerini verdiği TKP tarihi çalışmasını yüzlerce sayfaya yayılan iki ciltte tamamladığı “Güven”le(1999) edebiyata aktarırken geçmişi sahipleniş tarzı ve geleceğe olan inancıyla “Mavi Karanlık”(1983) romanının izlerini sildi ve okuyucusunda yarattığı kırgınlığı giderdi. Cumhuriyet tarihinde radikal bir değişimin miladı da sayılabilecek 1940’lı yılları yanı başımızda patlayan II.Dünya Savaşı atmosferi içerisinde, merkezine TKP hareketini ve o hareket atrafında örgütlenen üniversite gençliğini yerleştirerek işleyen “Güven”, Türkali’nin söyleşilerinde de belirttiği gibi hem bir yaşanmışlığın izlerini taşıyor, hem de yıllar sonra açılan Komintern belgelerine dayanıyor.

Parti tarihinde bir kırılmayı işaret eden “desantralizasyon” kararı etrafında gelişen olaylar ilk bakışta yalnızca siyasi meselelere ilgili okuyuculara hitap ediyor yargısı uyandırmakla birlikte, o dönemin toplumsal yapısındaki farklı sınıf ve kesimlerden gelen çok sayıda farklı insan tipini, işçisiyle, öğrencisiyle, polisi, memuru, tüccarıyla, kadını ve erkeğiyle canlı portreler halinde, tutkuları, aşkları, cinsellikleri, inançları, zaafları ve kimilerini çıkarcı yanlarıyla romanına katan Türkali, içinde yaşadığımız bugünün somut tarih öncesine gönderiyor okuyucuyu.

Bilinç akışı, iç monolog, karşılıklı konuşma, tasvir gibi çeşitli anlatım tekniklerini birarada uyum içerisinde kullanan yazarın özellikle üniversite öğrencisi Turgut’un cinsel hayatına –abartıya kaçmasa bile sol edebiyat için alışılmışın ötesinde- yer açması o dönemi yaşayan kimi partilinin tepkisini çekmiş, “o dönemdeki gençlerde aşırı bir seks tutkusu olduğu izlenimi yaratılıyor” tarzında eleştirilere yol açmıştı. Önceki yazılarımda cinsel özgürlüklerin bizim edebiyatımızda yasaklı kalmasının nedenlerini geniş biçimde değerlendirdiğim için konu üzerinde durmak istemiyorum, ama bu tarz eleştirileri diilendirenler açısından değeri tartışılmaz bir komünistin verdiği yanıtı aktarmadan da geçemeyeceğim: “Bir gün gelecek” demişti Friedrich Engels 1883’te kaleme aldığı ‘Georg Weerth” makalesinde; “Alman Sosyalistleri Alman filisten önyargılarından ve ikiyüzlü ahlaki çekingenliklerin son izlerinden büsbütün kurtulacaktır, zaten bu ahlakçı tavırlar gizli müstehcenlikleri örtmeye yarıyor. Örneğin, Freiligrath’ın “Mektuplar”ını okuyun - insanların cinsel organları olmadığına inanasınız gelir. Ama şiirinde bu kadar aşırı temiz olan Freiligrath kadar kimse hoşlanmaz müstehcen sözlerden”. Engels’in yanıtı cinselliğin doğallığına yaptığı vurguyla noktalanıyordu; “Hiç değilse Alman işçilerinin her gün yada her gece yaptıkları şeyden rahat ve serbest bir tavırla konuşmaya alışmalarının zamanı artık gelmiştir. Bunlar doğal, kaçınılmaz, çok da güzel şeylerdir”.

Yazarın sorumluluğu
Türk romanında Cumhuriyet tarihinin “tartışmalı” bölgelerine pek adım atılmaz. Adım atmaya niyetlenen metinlerse, artık sansür korkusundan mı diyelim, yoksa yazarlar o tarihe objektif bakamadıklarından mı, bir türlü başarılı olamamıştır. Ermeni tehciri, Serbest Fırka, Istiklal mahkemeleri, Kürt İsyanları, Varlık Vergisi ve Aşkale kamplarıyla II.Dünya Savaşı yılları, 6/7 Eylül olayları gibi, Cumhuriyet ile başlayan yasaklı ve acılı tarihi ile TKP de o “tartışmalı” bölgelerden, tarihimizin kara deliklerindendir.

Resmi tarihin, tarihin resmisini sevenlerin ve siyaset erbaplarının 1940’lı yılları bir bellek yitimi ile nakletmeleri alıştığımız, kabul etmesek bile anladığımız bir ideolojik duruş; ne var ki, toplumların vicdanı, halkların ya da tarih dışı bırakılanların “vakanüvisti” olması gereken edebiyatın bu dönemlere ilişkin sessizliğini anlamak zor doğrusu. Doğrudan sol muhalefete karşı girişilen baskıcı uygulamalara duyulan bir uzaklık değil kastettiğim: II. Dünya Savaşına doğrudan katılmamış olsalar bile, bu coğrafyada yaşayan insanlar savaşın etkilerini -yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar, vb. toplumsal sorunlar olarak- yakından hissetmişlerdi. Neredeyse bütün temel ihtiyaç maddelerini kapsayan karaborsa ekonomisinin ve karneli hayatın bir efsane halinde toplumsal bilincimize kazındığı o karanlık dönem rüşvetçi memurları, tek parti çevresinden savaş zenginleri, yoksul çocuklarının beş yıla uzayan askerlikleri, gizlenemeyen Alman taraftarlığı, ırkçı akımları ve aydınlara yapılan baskılarıyla tarihçilerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların -gerek o yılllarda gerek sonrasında verdikleri- ürünlere yeterince yansımadı.

Vedat Türkali, Cumhuriyetin II. Dünya Savaşı yıllarındaki işte bu dehşet tablosunu -TKP tarihine paralel biçimde- mümkün olan en geniş biçimiyle gözler önüne sererken gerçek bir aydın tavrı sergiliyor; olup bitenleri gören, olayların ardındaki dinamikleri soruşturan ve tarihin bir kesitini gelecek kuşaklar için anlaşılır bir hale getiren bu tavır, yazarın dile getirdiği gibi “gerçeklerin devrimci” olduğuna duyulan inancın gereğidir.

“Eğer bir roman iyi bir romansa ve dönemini de bilinçli bir şekilde yansıtıyorsa, zaten bir kavgaya girmiştir. Bir şeyler dağıtır, bir şeyler verir” diyor söyleşisinde Vedat Türkali. İyi romanlar yazarak dağıtmaya, vermeye çalıştığı daha iyi bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesidir. İçerde anti demokratik uygulamalara, insan hakları ihlallerine, dışarıda küreselleşmenin azgın ve yayılmacı iktidarına karşı direnen bir yazarın yapması gerekeni yapıyor, elindeki yegane silahı kalemiyle sesini duyurmak istiyor. Yazıyor Vedat Türkali, çünkü gözler önüne sermek istediği bir yalan, dikkatleri üzerine çekmek istediği bir düş, sosyalizme duyduğu hiç bitmeyen inancı var…

A. Ömer Türkeş

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »