İlk Kadın Yönetmen: Bilge Olgaç

21/6/2007 · Kategori: Inceleme

İlk Kadın Yönetmen: Bilge Olgaç

Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk hem de en çok film çeken kadın yönetmeniydi, 2 Mart 1994'de, 54 yaşındayken evinde çıkan yangın sonucu kaybettiğimiz Olgaç o günlerde yeni bir filme hazırlanıyordu.



03/05/2002    Aslı ÖNGÜN


BİA - Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk, hem de en çok film çeken kadın yönetmeni. 1940'da, Kırklareli, Vize'de doğdu. Orta öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemaya 1962'de yönetmen Memduh Ün'ün asistanı olarak başladı. Başka yönetmenlerin yanında da asistan olarak çalıştı. İlk filmini 1965'de çekti. Üçünüzü de Mıhlarım isimli filmin başrolünü Yılmaz Güney üstlenmişti.

Sinema tarihimize ilk kadın yönetmen olarak geçen Bilge Olgaç, önce erkek gibi davranmayı seçmiş. O günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı."

Toplumsal sorunlara eğildiği "Linç"i 1970'de, "Bir gün Mutlaka"yı 1975'te çekti. Bu filmlerle dikkatleri üzerinde topladı. 1980'li yıllarda "Kaşık Düşmanı", "Gülüşan", "Üç Halka Yirmibeş", "İpekçe", "Kurşun Adres Sormaz" gibi iddialı filmlerle adını yeniden duyurdu.
Televizyonlar ise en çok, başrollerini Hülya Koçyiğit ve Çetin Tekindor'un paylaştığı, Çocuklarımı Kim Sevecek isimli filmin uyarlamasına yer verdi. Beş çocuklu bir ailede ölümcül bir hastalığa yakalanan annenin, çocuklarına yeni aile aramasını anlatan filmi, en iyi olmasa da, en bilinen filmlerinden.

Bilge Olgaç, pekçok ödülün de sahibi. 1970'de Adana Altın Koza Film yarışması'nda, Linç isimli filmi, 3. en iyi film ödülünü kazandı.
1984'de, 21. Altın Portakal Festivali'nde, Kaşık Düşmanı isimli filmiyle iki ödül birden aldı. En iyi senaryo ve 3. en iyi film ödülü...
Kaşık Düşmanı filmiyle 7. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde en iyi film ödülü ve basın ödülü sahibi oldu.

Ölümünden sonra da Türkiye'de ilk kez düzenlenen Kadın Filmleri Festivali'nde yer aldı. 1998 Haziran'ında Uçan Süpürge tarafından düzenlenen bu festivalde, Bilge Olgaç, Kadın Ustaya Saygı bölümünde anıldı ve kadın konusunu işlediği üç filmi Kaşık Düşmanı, İpekçe ve Gülüşan gösterildi.

Çoğunun senaryosunu kendisinin yazdığı 33 filmi bulunan Bilge Olgaç, 2 Mart 1994'de henüz 54 yaşındayken Taksim'deki evinde çıkan yangın sonucu yaşamını kaybetti. O günlerde yeni bir filmi henüz bitirmişti. Son filmi, Bir Yanımız Bahar Bahçe, ölümünden sonra vizyona girdi. Halil Ergün ve Sibel Turnagöl'ün oynadığı, düşünce suçundan 18 yıl cezaevinde yatan bir adamın öyküsünü anlatıyordu

 

Ataizi : Manşete Çıkma Dersleri

Her şeyin kolaya kaçarak, basit yollardan elde edilebileceğini öğrenen bir kuşağın, hiç de aykırı olmayan bir üyesi o.



03/05/2002    Çiğdem MATER


BİA - Her çıkışın da bir inişi olacağını düşünmek, ona göre biraz erken...

Gelecek vaat eden bir oyuncuyken, kendi kendini "kötü oyuncu" yapmasını seyrettik. Televizyonu tercih etti, sinemada ise kötü işleri...Kendisinden beklenen "iyi işleri" bir kenara atarak...

90'ların başları Türk sinemasının yeniden dönüşünü müjdeledi bizlere. Yıllardır Amerikan sinemasının egemenliğindeki sinema salonlarında birden "Türk filmleri" gösterilir oldu. Yeni kuşak için şaşırtıcıydı sinemada Türk filmi seyretmek, zamanla alıştık.

Dönüşün müjdeleyicilerinden olan "Mum Kokulu Kadınlar", hem kadına bakışı hem de toplum yapısını yargılaması açısından dikkat çekti, bir de başrolünde oynayan kadınları tabii...

İlk "Mum Kokulu Kadınlar"da

İrfan Tözüm'ün filmi farklı kadınların hikayesiydi. Farklı kadınların bazılarını tanıyorduk, tiyatrocu Yasemin Alkaya,belki de ilk kez oyunculuğunu kanıtlama fırsatı bulan Sevtap Parman ... Ama başrolde genç bir kadın vardı, Hande Ataizi adında. Ataizi konservatuarı yeni bitirmiş, iyi bir eğitim almış, konservatuarda kendi döneminde en iyilerden bir olarak anılan, genç bir oyuncuydu.

Film biraz da erotik sahneleri nedeniyle uzun zaman inmedi manşetlerden. Hem gişesi iyiydi, hem de medya desteği. Zaten kendi başına da eli yüzü, düzgün bir filmdi.

İlk film, ilk ödül

Filmin oyuncuları hemen ilgi gördü. Çoğunu zaten tanıyorduk, hayatımıza yeni giren Hande Ataizi'nin üzerindeydi bütün gözler.

Kimdi, neler yapıyordu, nerelerde okumuştu?

Ataizi dönemin koşullarına pek de uygun davranmadı ilk zamanlarda. Konservatuardan yeni çıkmıştı, "akademik oyunculuğu" önemsiyordu, "medyatik" olmaya da pek niyeti yok gibiydi. Film ona hem şans, hem de ödül getirdi. Artık hızla yükselen bir yıldızdı.

Birbiri ardına teklifler almaya başladı, televizyon programından, dizilere kadar pek çok farklı alandan öneriler geliyordu. O ise, konservatuarlı olmanın tüm gereklerini yerine getirerek, inatla "ben tiyatro yapacağım" diyordu.

Medya her kapıyı kırar

Bizim de içimiz rahattı. Uzun yıllardır pek de iyi oyuncularla karşılaşmamış olan sinemamıza yeni bir soluk geliyordu.

Mütevazı tavırlarına rağmen bazı konularda kararı kesindi sanki. Bir oyunda ya da bir filmde oynayacak herkesin oyunculuk eğitimi alması gerektiğinden söz ediyordu. Herkesin sinema ya da tiyatro yapamayacağından bahsediyordu, "kesinlikle haklı" diyorduk.

Her şey gayet güzel ilerlerken, bir gün gazetelere inanılmaz bir haber çıktı. "Bekaretimi Fikret'e verdim" başlığını taşıyan haber, o güne kadar özel hayatı ile asla gündeme gelmeyen Ataizi'nin magazin basını ile de tanışmasının habercisiydi.

Haberde sözü edilen Fikret, Ataizi'nin konservatuardan arkadaşı, sinemanın ve tiyatronun umut vaat eden aktörlerinden Fikret Kuşkan'dan başkası değildi. Bu da medya için çok daha iyi malzeme anlamına geliyordu elbette.

Ataizi'nin bir anda tüm hayatını gözler önüne sermesini anlayamamıştık. Ama o sadece bu açıklama ile yetinmedi. Konuşmaya devam etti, artık "televolelerin vazgeçilmezleri" arasına girmeyi başarmıştı.

Tiyatro sahnesinden bar penceresine

Ataizi bir anda sinema izleyicilerinin takip ettiği bir kadın olmaktan vazgeçti ve televizyon dünyasına attı kendini. Önce bir diziye başladı, Ruhsar çok beğenildi, sonra da show programları hazırladı. Bu arada "asıl işim" dediği tiyatroya bir daha geri dönmedi, sinema ise televizyon popülerliğinde tek bir filmle devam etti.

Sinemaseverlerin, "tamam, artık sadece yaptığı filmlere ya da oynadığı oyunlara bakılacak bir kadın oyuncu var"dedikleri anda kulvar değiştirdi Ataizi.

Yeni bir filmle karşımıza çıkmasını beklerken, papparazzilerden kaçarken sıkıştığı "bar tuvaletindeki" görüntüleri ile kazıdık onu kafamıza. Hem ağlıyor, hem de gazetecilere bağırıyordu.

Bir sonraki görüntüler ise, estetik ameliyatından hemen sonra çekilen bandajlı hastane görüntüleriydi. Elbette estetik olmak normal bir şeydi, ancak hastaneye televizyon kameralarını çağırmanın mantığını kimse anlayamadı.

Artık "medyatik"

Ataizi artık tam anlamıyla "medyatik" olmuştu. Nerede yemek yediğinden tutun da, kaçıncı çocuğunu düşürdüğüne kadar hayatının her anını bilir olduk, kendisi gibi bu "camia"yı yaratan diğer insanların hayatları gibi.

Adı her hafta başka erkeklerle anılıyordu. Üstelik kendisi de bu durumdan şikayetçi değildi. Sık sık annesinin profesörlüğünden, kendisinin konservatuar mezunluğundan söz ederek, yerinin farklılığını göstermeye çalışıyordu. "Bilinen en uzun ilişkisinde", siyah bir adam vardı hayatında. Aslında aşk da bile sıradan olmamayı başarıyordu.

Yaptığı televizyon programında kendisinin de dediği gibi "şımarık bir genç kadın" oldu. Programa gelen konuklara her türlü soruyu sorma hakkını buldu kendinde. Hedefi de belliydi, günün birinde Hülya Avşar gibi olmak istiyordu. Güzelliğinden de emindi, yeteneğinden de...

Ev bulamazsan, otelde kalırsın

Hande Ataizi, 80 sonrası Türkiye'nin ufak bir özeti aslında. "Herkesin 15 dakikalığına ünlü olduğu bir dünyada" idealist olup, dikiş tutturmaya çalışmak yerine kolaya kaçmak ona özgü değil elbette.

Yaptığı iyi çıkıştan sonra kendisi için en doğru olanı yaptı. Medyanın sıcak kucağına attı kendisini. Hayatındaki her şeyi bir anda değiştirmeyi başardı. Kendisine uygun bir ev bulamadığı için aylarca 5 yıldızlı bir otelde kalmanın hiç bir garip tarafı yoktu ona göre.

Televizyon işin kolay ve ucuz yoluydu. Herhangi bir bedel ödemesi gerekmiyordu, üstelik parası da iyiydi. Sinemada "inanılan işlerde üç kuruşa çalışmak" ya da tiyatroda "açlığa rağmen sahnede kalmak" kolay değildi.

Ataizi de pek çok akranı gibi bu yolu seçti. O zaman ne gerek vardı o kadar yıl tiyatro okumaya diye soruyorsanız, sormayın, cevabını henüz verebilen yok...

Meraklısına not: Ataizi şu aralar yeni bir diziye başladı. "Ben de onlardanım, benim ailem okumuş, kalburüstü bir aile" dediği "sosyete camiasından" sevgilisi yine manşetlerde. Tiyatroda ve sinemada hala isteyerek ve severek iş yapan oyuncular var. Neyse ki...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »