Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine

30/10/2008 · Kategori: Soylesi

Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine
Haftaya Bakış, 22-28 Mart 1987

Ahmet Taner Kışlalı

— Kaç dilde, kaç kitabınız yayımlandı?
— 36 dilde, zannediyorum 183 kitap oldu. İnce Memed dünyada 3 milyondan fazla basıldı. Yalnız Almanyadaki son baskısı 150 bin. Norveçte, Danimarkada, Fransada okul kitaplarına aldılar. Avrupa Konseyinin girişimiyle, bütün konsey üyesi ülkelerde ders kitaplarına alınacakmış.
— Ya Türkiye’de?
— Sizin zamanınızda okul kitaplarına girmişti, şimdi devam ediyor.
— İnce Memed’in uluslararası düzeyde, bu ölçüde ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
— Bunu ben de merak ediyorum. Örneğin Fransadaki başarıyı anlıyorum da, İskandinavyadakini anlayamıyorum. İskandinavya, kitaplarımın en çok satıldığı, en çok sevildiğim yer. Bizde 40 derece sıcak, onlarda 40 derece soğuk. Ayrı bir insan kültürü, ayrı bir insan tipi olması lazım... Ama biz 2 bin yıl önceki klasikleri de anlıyor ve seviyoruz. Shakespeare’i düşünelim. Boyuna aristokratları, kralları yazmış. Bugün götürün Othelloyu Anadoluya, yıllarca oynar. Nasıl oluyor? İnsanoğlunun bütün insanlarda ortak olan bir yanı var. Onu bulduğun zaman, herkese hitap edebiliyorsun.
— Nasıl doğdu İnce Memed?
— Benim çocukluğum eşkıyalığın içinde geçti. Dayım en büyük eşkıyalardan biriydi. 1936’lara kadar, 500 dolayında eşkıya vardı o çevrede. Bunlardan biri de, Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Beydi. Kurtuluş Savaşında Kadirliyi ilk örgütleyenlerden... İlk İnce Memed hikayesinde çakırdikeni diye bir diken var. Onu bana Remzi Bey anlattı. Remzi Beyle eşkıyalığın felsefesini yaptık. Amcamın oğlu Rıza da eşkıya oldu, dağda vuruldu. İlk romanımın İnce Memed olmasının nedeni bu. Başka türlü de olamazdı zaten. Bu kadar eşkıya tanımışım, akrabalarımdan eşkıyalar çıkmış, dağlarda 500’den fazla eşkıya var. Ondan sonra da, en büyük eşkıyalardan biriyle yıllarca konuşmuş, tartışmışım...
— Yurtdışında çok önemli ödüller kazandınız, Nobel’e aday gösterildiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel konuğu oldunuz... Türk devleti de size ilgi gösterdi mi?
— Türkiyede devletten bırakın ilgiyi, zarar görmediğim zaman neredeyse olmadı. Bir tek sıkıntısız pasaportu sizin döneminizde aldım. Ağırıma giden ne biliyor musunuz? Cino Del Duca ödülünün verilişi nedeniyle Pariste düzenlenen törene bütün büyükelçiler, önemli kişiler çağrılmıştı. 12 Eylül dönemiydi. “Eğer Türk büyükelçisi de davet edilmezse ben de bu törene katılmam,” dedim. Dayatınca çağırdılar. Ama büyükelçi gelmeyince rezil oldum tabii. UNESCO’daki Türk büyükelçisi bile gelmedi.
— Peki bunun yorumunu nasıl yapıyorsunuz? Dünya çapında bu kadar büyük bir ilgi topluyorsunuz. Kendi ülkenizde halktan büyük saygı görüyorsunuz. Ama ülkeyi yönetenler çok farklı davranıyor.
— Ben Türkiyede hiçbir dönemde demokrasinin var olduğuna inanmıyorum. Siz bakanken, İnce Memedin senaryosunu sansürden geçirmek için ne kadar uğraştığınızı biliyorum. Sonra Genelkurmaydan sansür kuruluna bir yazı geliyor ve tüm çabalarınız boşa gidiyor. Bu mu demokrasi?
— Bu yalnızca bir demokrasi sorunu mu? Yoksa devleti yönetenlerin, devlete egemen olanların zihniyetleri sorunu mu?
— Türkiyede politik bir düzey var. Bu düzey kimseyi dinlemez. Onun için ne yazarlık, ne sanatçılık, ne de kültür kutsallığı vardır. Azgelişmiş ülkenin politikacısı da ona göredir, aydını da.
— Gene de, devleti yönetenlerin size bir Mitterrand veya bir Gorbaçov kadar ilgi göstermeleri gerekmez mi?
— Bizim devlet adamlarıyla herhangi bir ilişki kurmak istemiyorum doğrusu. Benim elim varmaz Türk Dil Kurumunu kapatan insanlarla dostluk kurmaya, yahut selam vermeye...
— Sinemalar kapanıyor, tiyatrolar zorlanıyor, okuyan az, müzikte bir yozlaşma başladı. Bu olumsuz değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz kültür bakanı olsaydınız ne yapardınız?
— Ben bu durumda, akıllıca bir adam olduğum için kültür bakanı olmam. Ama bu durumun bize özgü olmadığı da bir gerçek. Koskoca Amerikaya bakın. Artık bir Faulkner, bir Hemingway, bir Caldwell yok. Fransada bir Sartre, bir Camus çıkmıyor, Sovyet romanı Cengiz Aytmatovların, Rasputinlerin sırtında gidiyor biraz. Bizde ise, Mustafa Kemal atılımının getirdiği hız kesildi. Bütün ülkeler açısından bir geçiş herhalde bu...
— Kemalist atılımın hızı niçin kesildi?
— Biz Hindistan gibi silahlı işgale uğramadık, ama kültür işgaline uğradık. 1880’lerden sonra Anadoluda müthiş bir Amerikan koleji salgını olmuştu. 200 yıldır Batıyı taklit ediyoruz. Maymundan insan çıkmaz. Bir milyon taklitçiden bir büyük şair çıkarsa, taklitçi olmayanlardan çok çıkar. Mustafa Kemal, kendine dönüşü bir yöntem olarak almış. Mustafa Kemal gelmeseydi, Yunus Emreyi çok zor keşfederdik. Karacaoğlanı, Köroğlusu güme giderdi. İstanbulla sınırlı taklit kültürü, halkı etkileyememişti. Oysa şimdi durum değişti. Artık tüketici kültürü söz konusu. Radyoyu, televizyonu halka satmak zorunda. Ellerinde büyük güç var. Sinemanın, televizyonun gücü, dehşet bir güç. Buna karşı ulusal kültürleri savunmak kolay olmuyor. Türkiyeyi yönetenlerin çoğu da, kimi bilerek, kimi bilmeyerek onların yanında.
— Ben yeniden deminki soruma dönüyorum: Ne yapılabilir?
— Ben yapabileceğimi yapıyorum. Bir yazar olarak, dilimi geliştirmeye çalışıyorum. O kendine dönüş daha bizde bitmedi. Halk büyük yaratıcı. Ben hep düşünmüşümdür, kilim niye Picasso resmi kadar güzel diye. Çünkü bu motif, on bin senenin ürünü. Halk büyük yaratıcı... Oğlan sevdi, kız ağladı diye film çevriliyor Türkiyede. Korkunç bir şey. Halk bunu istiyor, diyorlar. Oysa halk Yunus Emreyi yaratmış. Müthiş bir düzeydir halkın ulaştığı. İşte ben bu düzeyden yararlanarak dilimi geliştirmeye çalışıyorum. Dil en belirli, en sürekli sanattır. Televizyondan da daha etkili araçlar gelir günün birinde, ama dil önemini yitirmez.
— Öz kaynaklardan, ancak ulusal kültürden hareketle bir sanatçının evrenselleşebileceğine inanıyorsunuz. Siz de bunun en iyi örneğisiniz zaten.
— Bu bir usta-çırak meselesidir. Onun için hocam Dede Korkut. Ama Stendhal’i, Cervantes’i, Çehovu bilmeden de edebiyat yapılmaz. Bir Türk, Dede Korkutu, Yunus Emreyi, Türk masallarını bilmeden roman yazarı olamaz. Önce kendi kültürünün, sonra da dünya kültürünün vardığı aşamaları bilmezsen, sanat yapamazsın. Ulusal kültürle dünya kültürünü birleştirmek zorundasın.
— Dile ve anlatıma çok önem verdiğinize göre, Türk dilinin yeterince zengin olduğuna inanıyor musunuz?
— Dil ancak yazılı edebiyat olduğu zaman gelişir. Dede Korkut masalları 14. yüzyılda yazıya geçiyor. Yazılı halk edebiyatı Anadolu dilini geliştiriyor. Anadolu Türkçesi büyük bir birikimin ürünü. Önce göçebe bir halkız, doğa ile ilgili sözcükler zengin. Hayvan adları, çiçek adları gibi. Yürüyen insanın, göçebenin müthiş ilişkileri oluyor. Araplarla ilişkisi var, oradan alıyor. Sonra Anadoluya gelince, toprağa yerleşmek zorunda kalıyor. Tarım araçlarının çoğu, yerli halkın sözcükleri. Kervan yoluyla sözcükler de geliyor. Bir de eski kalıntıları var Anadolu halkının. Zengin bir Anadolu Türkçesinin doğması bundandır.
— Bizde ve dışarıda, en sevdiğiniz yazar ve ozanlar kimler?
— Nâzım Hikmet yalnız Türkiyenin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri. Nâzım hapisaneye girince, Anadolunun zengin Türkçesiyle karşılaştı ve o sayede büyüdü. Mustafa Kemalin başlattığı kendine dönüş içinde, Nâzım Hikmetin çizdiği yerele gitme, ulusala gitme hepimizin yolu olmalıdır. Onun için Nâzım Hikmeti severim. Ondan sonra gerçekten çok sevdiğim yazar, kendine özgü olan Sait Faiktir. Ben hala, romanlarıma başlamadan önce Sait Faik okurum. Orhan Kemalin birkaç eserini çok severim. Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Baba Evi, Avare Yıllar falan... Fakir Baykurtun Kaplumbağalarını, Tırpanını severim.
— Eskilerden?
— Dede Korkut ve Evliya Çelebi.
— Dışarıdan?
— Batılı yazarlardan en sevdiğim William Faulkner’dır. Klasik yazarlardan da en çok Stendhal’i ve ondan sonra Çehovu severim. Zaten benim yazarlık hayatımda iki ustam vardır: Charlie Chaplin ve Çehov.
— Nobel’e aday gösterildiniz. Başka bir ülkenin yazarı olsaydınız, acaba daha mı kolay alırdınız?
— Yok. Ben bir kasıt olduğunu sanmıyorum. Beni aday bile yapmaları büyük bir onur. Adayları İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç İlimler Akademisi gösteriyor. Bir kere aday gösterilince, ölünceye kadar o adaylığınız sürüyor. İsveç halkının gösterdiği inanılmaz sevgi yeter bana. İsveçte şu ana kadar 18 kitabım yayımlandı. Ben iyi bir yazarım da, bana niye Nobel vermiyorlar, demek yanlış. Dünya çok büyük ve çok büyük de yazarlar var.
— Bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerindendiniz. Gene siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
— 17 yaşımdan bu yana sosyalist politikanın içindeyim. TİP’e girdiğim zaman, bütün yaşamımla girdim. Romanımı, hikayemi, her şeyi bıraktım. İşçi partisinde bir er gibi çalıştım. Benim kişiliğim bu... Şimdi 64 yaşındayım ve romanda hala istediğimi yapamadım. Bana göre, attığım taş hala istediğim kuşu vuramadı. Elbette politika insan olmanın koşullarından biridir. Eğer insansam politik bir insanım, yazarsam politik bir yazarım. Ama artık vaktimi romanımdan başka bir şeye veremem.
— Solda yeni partileşme çabalarını destekliyor musunuz?
— Demokrasinin gelişebilmesi için, bir Marksist partiye Türkiyede ihtiyaç var.
— Nasıl bir sol modelden yanasınız?
— Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler biribirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.
— Bazı solcularımız çifte ölçüt kullanıyorlar. Örneğin Şili’de olanlara karşı çıkarken Polonya’dakine, Afganistan’dakine karşı çıkmıyorlar. Geçmişte Macaristan ve Çekoslovakya’da daha özgürlükçü sosyalist deneyimleri Sovyetler zor kullanarak önlediğinde de benzer bir durum görülmüştü. Sizin görüşünüz ne?
— Macaristan olayında üzüntümden hastalanmıştım. Çekoslovakya olayında da tepkim çok sert olmuştu. Ama Afganistan olayını farklı görüyorum. Kendisi çağırmış ve dövüşüyor adam. Buna karşı, Sovyetlerin yerinde olsam ben oraya gitmezdim. Herkes kendi yağıyla kavrulmayı öğrenmelidir. Eğer o halk sosyalizmi benimseyecek noktaya gelmemişse, bunun faydasından çok zararı olur.
— TİP’in bölünmesinde, M. Ali Aybar’ın ve sizin, Çekoslovakya olayı karşısındaki tutumunuz da rol oynamıştır.
— Olacak bunlar. Türkiye, çok aydın kafası olan değil, bağımlı kafası olan bir yer. 200 yıldır Batıyı özümsemek dururken, taklit etmişler. Ama insanları bağımsız düşündürmek de, bizim savaşımlarımızdan biri olmalı. Ben hiçbir zaman Sovyetler Birliğine düşman değilim. Ama benim bağımsızlığıma, sosyalizmime karşı koyduğu zaman, onunla da savaşmak zorundayım.
— Solculuğu milliyetçilikle bağdaştırır mısınız?
— Evrensel değerlerin bile mutlaka ulusal bir giysisi vardır. Yaratıcılığı besleyen değerler, ulusal kültürlerdir. Bir Dede Korkutu, bir Yunus Emreyi, hiçbir sağcı Nâzım Hikmet kadar iyi anlayamaz. Bir sağcının Dadaloğlunu benim kadar anlaması mümkün değil. Çünkü benim temel felsefem oraya dayanıyor.
— Zaman zaman sözünü ettiniz ama, bir bütün olarak Mustafa Kemal’i nasıl görüyorsunuz?
— Vaktim olsa Mustafa Kemalin hayatını yazmak isterdim. Tıpkı İnce Memedi yazdığım gibi... Ben İnce Memedde başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı... Mustafa Kemal bir kere, büyük bir başkaldırının büyük bir timsaliydi... Emperyalizme karşı, halka dayanarak bilinçli dövüşmüş bir insandı. Diliyle, tarihiyle, tüm olarak kültürüyle Türkiyeyi kendine döndürebilmek için dehşet bir çaba harcamış. Mustafa Kemali bütün içinde ele aldığınızda, hataları çocuk oyuncağı kalır. Kişiliği olan bir toplum yaratması, olacak şey değil. Esas olan bu. Mustafa Kemal, kuşkusuz çağın büyüklerinden biridir.
— Türk Dil ve Tarih kurumlarının başına gelenlere ne diyorsunuz?
— Saygıları da yok Atatürke. Adam parasını koyuyor ortaya. Çaldığı çarptığı para değil, maaşından artan parayı, yemiyor, içmiyor TDK ve TTK’ya destek yapıyor. Anayasa ile adamın vasiyetine müdahale edip mülkünü elinden alıyorlar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hatta Hitler yönetiminde bile olamaz. Ben bu cinayete katılmıyorum. Eğer Atatürke saygılı bir kuşak doğmuşsa, bu ülkenin kültürünün yaratıcısı olan kişiye saygılı bir kuşak varsa, bu değişecektir. Bugün olmasa da, bir gün Türk halkı, Atatürke bizim anladığımız anlamda saygı duyacaktır. Çaresi yok.
— Türk halkını ve özellikle de kırsal kesimi en iyi tanıyan kişilerden birisiniz. Gericilik konusunda ne düşünüyorsunuz?
— Fransız devriminden Sovyet devrimine kadar, bütün devrimlerde aşırılıklar olmuştur. Atatürk devriminde de, dine karşı bazan aşırı gidilmiştir. Buna karşı bir tepki doğaldır. Yalnız 1950’de iktidara gelen Menderes politikası tutucudur ve Atatürke, devrimine karşıdır. Gericilik metotlu olarak, devlet eliyle, hükümet eliyle bu noktaya getirildi. Ama Anadolu halkı gene de bunlarla beraber değil. Özellikle de köylü, yaşam biçimiyle laiktir. Ben çarşafı ilk kez, bizim köyden Osmaniyeye bir kız gelin gittiğinde görmüştüm. Kızlar ve oğlanlar hala birlikte halay çekerler.
— Tarikatçılığı da devlet mi destekledi?
— Tarikatlar her zaman oldu. Her zaman olacak. Müslümanlığın koşullarından biri de tarikatlardır, bu doğaldır. Ama tarikatların politik olarak örgütlenmesine devlet en azından göz yummuştur. Cemalettin Kaplan bir din adamı değil, politik bir liderdir.
— Bir köy çocuğu olarak, Köy Enstitüleri olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz... Biz Köy Ensitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Öyle yetişen insan, atom bombasını atamazdı. Çünkü o, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği en büyük iştir Köy Enstitüleri. Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiyenin: Atatürkün getirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguçun getirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmetin getirdiği insancıl ulusal şiir... Az katkı değildir bunlar. İnsanlığa, atom icat etmekten daha büyük bir katkıdır. Çünkü atomu insanları öldürmek için kullanıyorlar.
— Söyleşimize İnce Memedle başladık, izin verirseniz İnce Memedle kapatalım. Birinci İnce Memedden sonra otuz yıldan fazla süre geçti ve siz İnce Memedin dördüncüsünü de yazdınız. İnce Memed ile neyi vermeye, neye ulaşmaya çalışıyorsunuz?
— İnce Memedi yazmaya, tam kırk yıl önce, yani 1947’de başladım. Bir roman mimarisi, roman biçimi üzerinde çok durdum, İnce Memedin dört cildi de, Çukurova betimlemesi ile başlar, belirli bir biçim içinde sürer. O biçim içindeki öz, mecbur insandır. Kavga etmeye, başkaldırmaya mecbur insan. O mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Mecbur insanlar ve yüreklerindeki kurt. Mecbur insan, bizden önce de vardı, sonra da var olacak. İnce Memed, tüm tarih boyunca, Anadolu tarihi boyunca, başkaldıran insanın destanıdır.
— Siz romancılığa ne getirdiniz, neyi getirmek istediniz?
— 19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor, kendi yarattığı dünyaya sığınıyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!

Türban davası kararı AKP davasını etkiler mi?

13/6/2008 · Kategori: Soylesi

 Türban davası kararı AKP davasını etkiler mi?
Yargıtay Onursal Başkanı'ndan tartışmaya yeni boyut...

ANKA


Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, türban davasında alınacak bir kararın, AKP'nin kapatılmasıyla ilgili davayı etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin, “Türban davasında verilecek üç karardan bir tanesi kapatma davasına etkili olabilir. Yani iptal edilirse, elbetteki diğeri için ışık tutabilir gösterge olabilir. Ama red kararları halinde, ister şekil yönünden olsun, ister yorumlu red olsun, hiçbir şekilde etkisi olmaz” dedi.

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, EkoEnerji Dergisi'nin bu ayki sayısında yer alan röportajında, AKP’ye açılan kapatma davası ve türban davasına ilişkin görüşlerini aktardı. Üniversitelerde türbana serbestlik getiren Anayasa değişikliğinin iptali istemiyle açılan davanın, kapatma davası kararına ışık tutacağı şeklindeki görüşleri değerlendiren Kanadoğlu şöyle konuştu:
“Orada aslında ne karar verileceği konusunda tahminde bulunmak yanlış. Ama daha önceden, yani türban davası açılmadan önce ne karar verilebileceği konusunu ben tartışmıştım. Üç türlü karar verilebilir.

Birincisi şekil yönünden red kararı verilebilir. Şimdi şekil yönünden red kararı, şunu ifade eder: Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 148’inci maddesi gereği Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da sınırlıdır ve nedir o? Teklif ve oy çoğunluğu yönünden inceleyebilir ve ivedilikle görüşülüp görüşülmediğine bakar. Eğer bu şartlar tamamsa, onu reddetmek durumundadır. Tabii buna karşı görüş de vardır, ki ben de o görüşü çok dillendirdim.

-“TÜRBAN DAVASINDA ŞEKİL YÖNÜNDEN REDDEN ÖNCE, DEĞİŞİKLİĞİN TEKLİF EDİLEBİLİR OLUP OLMADIĞINA BAKMAK LAZIM”

Her şeyden önce teklif yetersayısının olup olmadığını değil, onun teklif edilip edilemeyeceğini de Anayasa Mahkemesi incelemek durumundadır. Yani ilk üç madde ve başlangıçtaki ilkelerin değiştirilmesi, kaldırılması teklif dahi edilemez. Eğer siz o üç maddeyle başlangıçtaki ilkeleri yozlaştıracak, sulandıracak ve bir değişik durumda işlemez hale getirecek bir değişiklik yaparsanız, Anayasa Mahkemesi, ‘Teklif yetersayısı vardır. Ben başka bir şeye bakmam’ diyemez. Çünkü, ortada teklif edilemezlik durumu vardır.

Teklif yetersayısının olup olmadığı, yani 184 kişi tarafından teklif edilip edilmediği veya 330 ile daha sonraki oy çoğunluğunu alıp almadığı konusundan önce, o teklifin, teklif edilebilir olup olmadığını Anayasa Mahkemesi incelemek durumundadır. Onu incelediği zaman esasına girmek mecburiyetindedir. Yoksa, o 4’üncü maddenin hiçbir değeri ve yaptırım gücü kalmaz. Siz onları orada bırakırsanız, öbür maddelerle onu sulandırırsınız. Buna Anayasa’nın ruhu, yani özü ve sözü müsaade etmez. Birinci seçenek bu.

-“DEĞİŞİKLİĞİN TÜRBAN YASAĞINI KALDIRMADIĞI YORUMUYLA RED”

İkinci kararın “yorumlu red” olabileceğini belirten Kanadoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yorumlu red de şudur: Şimdi 10’uncu ve 42’nci maddede yapılan değişiklikler, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen laiklik ilkesine aykırı bir durum yaratır mı yaratmaz mı? Anayasa Mahkemesi şunu söyleyebilir, ‘Evet bu 10 ve 42’nci maddelerde değişiklik yapılmıştır, ama bu değişiklikler 10’uncu ve 42’nci maddelerin kapsamını değiştirecek bir durum yaratmamıştır, yani anılan maddelere yeni bir anlam eklenmemiştir bu değişikliklerle. Bizim kararımız da ortadadır. Yani, türban bir siyasi simge olarak kabul edilmiştir ve türban laiklik karşıtı bir eylem olarak üniversitelere giremez. Bizim kararımız geçerli. Bunu değiştirecek bir hüküm olmadığı için ve bu YÖK Kanunu’nun Ek 17’nci maddesinde de bir değişiklik yapılmadığı sürece bizim kararımız geçerlidir, onun için de bu değişikliğin bir değeri yoktur. Red’

-“DEĞİŞİKLİK GEREKÇESİNDEKİ AMACA BAKIP İPTAL ETMEK”

Üçüncü bir karar şu olabilir: Şimdi her ne kadar 10’uncu ve 42’nci madde herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır ki bana göre de öyle, ama bu değişiklik önerisinin gerekçesinde bunun hangi amaçla yapıldığı yazılı. ‘Bu değişikliğin türbanı serbest bırakmak amacıyla yapıldığı yazılı olduğuna göre’ deyip, iptal de edebilir.

-“TÜRBAN DAVASI KARARI AKP KAPATMA DAVASINA IŞIK TUTAR DEME OLANAĞI YOK”

Bu üç karardan sadece bir tanesinin kapatma davasına etkili olabileceğini kaydeden Kanadoğlu, “Yani iptal edilirse, elbetteki diğeri için bir ışık tutabilir, gösterge olabilir” dedi.

Red kararlarının, kapatma davası üzerinde hiçbir şekilde etkisi olamayacağına dikkat çeken Kanadoğlu, “İster şekil yönünden olsun, ister yorumlu red olsun, hiçbir şekilde etkisi olmaz. Neden olmaz? Şimdi her şeyden önce Refah ve Fazilet davalarının kararlarına bakmak lazım. Bu iki kararda da Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir değişikliğin de ötesinde, yahut öncesinde, böyle bir isteğin yapılmış olmasını dahi laiklik ilkesine aykırı bir davranış, bir eylem olarak kabul etmiştir. Onun için hele de davanın yani iddianamenin tek bu sebebe dayanmadığını da dikkate alırsak ki 60 küsur sebepten biridir, o zaman bu öbürüne ışık tutar deme olanağı yok” diye konuştu.

-“YARGITAY BİLDİRİSİ KARŞISINDA İKTİDAR EN BÜYÜK HATAYI YAPTI”

Kanadoğlu, Yargıtay ve Danıştay Başkanlar Kurulu bildirileriyle hükümet ve yargı arasında yaşanan gerilime de değinerek, “Yargıtay’ın açıklaması siyasi iktidar tarafından siyasi bir bildiri olarak nitelendirildi ve çok ağır sözler söylendi. Yapılabilecek en büyük hata budur” dedi. Siyasi iktidarın öncelikle bildiriyi yayınlamayı gerektirecek nedenlerin üzerinde durması gerektiğini ifade eden Kanadoğlu, “Ondan sonra da o bildirinin içeriğine uygun hareket etmenin, herhalde Türkiye’deki rejimi selamete çıkaracak bir neden olduğunu düşünmeli. Ancak öyle olmadı, karşı saldırılar oldu. Yine aslında hiç söylenmemesi lazım gelen, şimdi ben söylerken dahi üzüldüğüm, ‘Dam üstünde saksağan’ nitelendirmesi yapıldı. Bu olayın nasıl algılandığını ortaya koyacak iyi bir örnektir” diye konuştu.

Bu anayasayla eğitim İslamileşir

13/12/2007 · Kategori: Soylesi

Bu anayasayla eğitim İslamileşir

Bu anayasayla eğitim İslamileşir
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
  • Türban gibi dini olayı anayasaya koymak sorun yaratır. Sadece yüzde 9 şeriat istiyor. Şeriat gelmez ama, niye dini nedenlerle laik anayasa törpülensin? Dinin anayasaya girmeye başlaması düşündürücü
  • Türbanı bırakıp, bazı cemaat ve tarikatları konuşalım. Orada kadına baskı var. Kadınlarını tecrit etmişler, göstermiyorlar. AKP'li kadınlar kocalarıyla ortada, cemaatlerin kadınları nerede?
  • Bu anayasada kadınlarla ilgili bir şey oluyor. Kadın hakları azalıyor. AKP, kadın-erkek eşitliği için gerekli olan olumlu ayrımcılığı yapmadığı gibi, taslakta bunu, anayasa maddesiyle engelliyor

    24/09/2007 (4226 kişi okudu)

    NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)

    NEDEN? Yeşim Arat
    Galiba hiçbir sorunu basitleştirmeden tartışamıyoruz. En hayati konuları bile sembollerle tartışmaya uğraşıyoruz. Türkiye, anayasasını değiştirmeye hazırlanıyor. Gerçekten de değiştirilmesi gereken darbe ürünü ilkel bir anayasamız var. Ama ne oldu? AKP'nin anayasa taslağı gelip bir tek türban maddesinin içine sıkıştı. Türban konusu, yeni anayasanın içinde bulunabilecek diğer olumsuz maddeleri tartışma olanağını ortadan kaldırdı. Halbuki AKP'nin anayasa taslağında özellikle eğitim ve kadınlar konusunda ciddi sorunlar var. Bu konuları İslam ve demokrasi, türban, ve kadın sorunları üzerine yıllardır çalışan, kitap ve makaleler yayınlayan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi siyaset bilimci Prof. Yeşim Arat'la konuştuk. Üniversitede türban yasağının kalkmasından yana olan Prof. Arat, bunun anayasayla yapılmasının tehlikeli olacağına işaret ediyor ve taslaktaki kadın ve eğitimle ilgili düzenlemelerin büyük sakıncalar yaratacağına dikkat çekiyor.

    Gene türban kavgası hızlandı. Türbanı konuşacağız ama izninizle önce başka bir şey sormak istiyorum. Türkiye niye her konuda bu kadar çabuk kutuplaşıyor? Bu kutuplaşma ve gerginlik nasıl bir sonuç doğurur?
    Kutuplaşmanın, halk hareketlerinden darbeye kadar birçok istenmeyen sonuçları olabiliyor. Ama ben bunları konuşmak dahi istemiyorum. Türkiye'de de insanlar birbirlerini dinlemeye başlayacaklar ve demokratik katılım bu gerginliği emecek ve patlamasını önleyecek diye ümit ediyorum.
    Toplum bu hızla taraflara ayrılıp sinirli bir kavgaya girdiğinde, sonuçta da bir taraf kendini 'galip' diğer taraf 'yenik' hissediyor. Bu duygusal yoğunluğun etkileri ne olur topluma?
    Çok yıpratıcı olur. Kendini galip ya da yenik hissetme, demokrasinin ruhuna ve işleyişine uygun bir şey değil. Çünkü demokrasi hep bir ödün vermedir. Her iki tarafın da kendisini dönüştürmesiyle yürüyen bir süreçtir. Kendinizi dönüştürmediğiniz takdirde istediğinizi alamazsınız. Eğer demokratik oyunu oynuyorsanız, siz de kendinizi dönüştüreceksiniz, siz de kendinizden ödün vereceksiniz. Yani farklılaşacaksınız, karşı tarafı anlamaya ve onun istekleri için 'taviz vermeye' başlayacaksınız. Tabii bu gerçek bir taviz değildir. Bu bir dönüşmedir, ilerlemedir, mutabakat sağlamadır. AK Partisi niye başarılı oldu? Seçimlerden niye yüzde 47'lik çoğunlukla çıktı?
    AKP sizce niye başarılı oldu?
    Bu başarının arkasında AK Partisi'nin karşı tarafa 'taviz vermesi', yaptığı yanlışlardan 'geri dönmesi' var. Mesela zina konusunda yapılan yanlıştan geri dönmekten kaçınmayarak, kendine olan güvenini gösterdi. Aynı AK Parti, Kıbrıs'ta, AB'yle ilişkilerde ileri adımlar atılabildi. Çünkü Kıbrıs'ta taviz verildi. Bir şeyler alabilmek için karşı tarafa bir şeyler verildi. Yanlışlardan geri dönebilme ve karşı tarafa ödün verme, AK Parti'nin gücünü oluşturdu. İşte bu yüzden değişik kesimler ona yüzde 47'lik oy verdi. AK Parti bugünlere 'Ben yaptım oldu' söylemiyle gelmedi. Ama konuşmalar şimdi çok sertleşti. AK Parti'nin söylemi geçmişe göre bugün daha keskin. Her iki kişiden biri bize oy verdi rahatlığı ve güveni var şimdi tabii ama... Eğer anayasa Başbakan'ın dediği gibi Türkiye'nin anayasası olacaksa, AK Parti'nin taslağını eleştiren kesimlerin sesinin duyulması çok önemli.
    Peki türbana gelirsek... Neden toplumumuz için bu kadar önemli bir sorun türban?
    Çünkü bütün korkular ve inançlar türbana yükleniyor. Herkes karşı tarafta en istemediği, en sevmediği, en korktuğu şeyi türbana yüklüyor. Ve, türban anlaşmazlıkların, korkuların ve çözümsüzlüklerin odağı oluyor. Türbana farklı manalar veriliyor. Mesela yüzde 20'lik azınlık, türbanın laik rejimin sonu anlamına geldiğini, türbanın laiklik karşıtı olduğunu, İslami rejimin simgesi olduğunu düşünüyor. Türbanı savunanlar ise bu korkuları anlayıp yatıştırmak yerine, türban sorununu anayasa değişikliğiyle çözmeye çalışarak korkuları daha da ateşliyorlar. Oysa türban sorununun çözümü için daha demokratik bir yol denenebilir.
    Türban sorununu anayasayla çözmek demokratik değil midir? Anayasada türban yasağını kaldıran bir madde yer alırsa ne olur?
    Çok sorunlu olur. Gerçi AK Parti'nin anayasa taslağı henüz netleşmedi ama... Benim gördüğüm taslağın 45'inci maddesi, 'Kimse üniversitelerde giyim kuşam nedeniyle eğitim hakkından mahrum kalamaz' diyor. Bu maddenin hakikaten çok radikal sonuçlar doğurabilecek sakıncaları var. Çünkü türban, son kertede dini vazifeleri yerine getirmek için takılan bir giysi. Sonuçta türban, İslamiyet'in bir kuralı olarak algılandığı için takılıyor. Kökeni İslami olan, gücünü dini kurallardan alan bir şeyi, getirip anayasanın içine yerleştirmek sorunlar doğurur. Çünkü bir anayasal maddeyi dini kurallar belirlemiş olur. Kökeni dini olan bir sorun anayasaya girmiş olur.
    Bu nasıl bir sonuç verir peki?
    Dini kuralları bir kalıbını bulup 'laik anayasa' diye geçirme çabaları nerede son bulur, bunun sınırı nedir diye bu, insanlarda kuşku ve korku yaratır. Dini kökeni olan bir konuyu niye laik bir anayasaya taşıyoruz ki biz? Dinden gücünü alan bir konu laik anayasanın içine niye giriyor?
    Kavganın büyüklüğüne bakılırsa, türban kendisinden daha önemli bir anlama sahip. Türban aslında neyi temsil ediyor?
    Siyaseti, güç paylaşımını temsil eder hale geldi türban. Siyaset, insanların ortak yaşamını şekillendirme biçimidir. Türban, kadınların bedenleri üzerinden siyaset yapmaya dönüştü. Herkes siyasi hesabını, alacağını, vereceğini türban üzerinden yapıyor. Ben 1983'ten beri üniversitelerde türban yasağına karşı çıktım ve hâlâ karşı çıkıyorum. Türbanı kadınların bireysel seçimi olarak, bireysel hak ve hürriyet bağlamında değerlendiriyorum. Türban sorunu çözülmeli. Ama bu sorun geldiği yoldan gitmeli. YÖK'ün yönetmelikleriyle ve rektörlere baskılarıyla gelmişti, yine yönetmeliklerle gitsin. Zaten birer çerçeve yasa olan anayasalar üniversitelerde giyim kuşam gibi spesifik konulara girmemeli. Kıyafet özgürlüğünü anayasaya genel olarak koyarsınız. Peki anayasada kadın-erkek eşitliği önemli değil mi?
    AKP'nin taslağında kadın erkek eşitliği önemli değil mi?
    Öyle bir anayasa yapılıyor ki, kadınlar tarafından elde edilen haklar geri alınıyor. Bizim okulun internet sitesinde dolaştığı biçimiyle AKP'nin anayasa taslağı beni rahatsız etti. Kadınlarla ilgili bir şeyler oluyor. Taslak, Anayasa'nın 'kadın ve erkek eşit haklara sahiptir' diyen 10'uncu maddesini şimdi dokuzuncu maddeyle düzenliyor ve bunun ardından gelen 'Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür' fıkrasını ise anayasadan çıkartıyor. Oysa kadınlar bu kritik fıkrayı anayasaya büyük mücadelelerle koydurmuştu. Hem yapılan gidiyor hem de taslak ardından bir de şu fıkrayı ekliyor. 'Kadınlar, çocuklar gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz' diyor.
    Peki bu ne anlama geliyor?
    AK Parti'nin anayasa taslağı, kadınlar için olabilecek bütün olumlu ayırımcılık yollarını tıkıyor. Kadın-erkek eşitliğinin gerçekleşmesi için gerekli olan pozitif ayırımcılığı engelleyecek bir madde koyuyor anayasaya. Yani AKP kadınlara olumlu ayırımcılık yapmadığı gibi, bir de onu anayasa maddesiyle engellemeye çalışıyor. Türban sorununu çözeceğim diye, kadın-erkek eşitliği konusunda kadınlara güvence olan fıkraların anayasadan düşürülmesi, çocuğa 'anne babanın dini inançlarına göre eğitim verilmesi' gibi anayasada başı sonu nereye gideceği belli olmayan değişikliklerin düşünülmesi çok rahatsız edici. Özellikle laiklik ve kadınlar konusunda daha liberal ve özgürlükçü bir anayasa yapılması gerekirken daha muhafazakâr bir anayasa hazırlanmak istenmesi beni rahatsız ediyor. AKP'nin bu yanlıştan dönmesini bekliyorum. Geçmişte bunu yaptı.
    Peki türban, geçmişten gelen bir kavganın devamı mı yoksa günümüze has bir sorun mu?
    Türbanın Türk toplumunun dönüşmesi, modernleşmesi, laikleşmesiyle ilgili tarafları var. Belli biçimdeki laikleşmenin, belli insanları içine alıp büyük çoğunluğu içine alamaması söz konusu. Bir de şu var. Türkiye muhafazakârlaşıyor, dindarlaşıyor. Binnaz Toprak-Ali Çarkoğlu'nun araştırmasında da Türkiye'nin İslamlaştığı ortaya çıktı. İnsanlar kendilerini önce Müslüman olarak tanımlıyorlar, daha dindar olarak yorumluyorlar ve daha çok namaz kılıyorlar. Türkiye çok muhafazakâr bir toplum oluyor. Dinin anayasaya da yavaş yavaş girmeye başlıyor gibi görünmesi biraz düşündürüyor beni. Bakın... Anayasa'nın laiklikle ilgili 24'üncü maddesi de değiştirilmek isteniyor. Taslak, 'Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, anne babanın, dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder' diyor. Alevi vatandaşlarımızın dini inançlarına göre eğitimin yapılması önemli ama...
    Evet...
    Konuyu böyle çözmeye kalkarsanız, eğitim İslamileşir. Laik eğitim sisteminden uzaklaşılır. Eğitim sistemi dindeki bazı hükümleri yerine getirmiyor diye, insanlar anayasal haklarını aramaya kalkarlar. Her şey olabilir. 'Ben cuma günleri namaz saatinde ders yapılmasını istemiyorum. Çocuğumun o gün sınava germesini istemiyorum' diyen ana babalar da ortaya çıkabilir, 'Eğitimde poligaminin İslam'ın şartı olduğunu söylemiyorsunuz. Ben bu yüzden çocuğumu okula göndermiyorum' diyen de olabilir. 'Okulda Adem'le Havva'dan geldik diye öğretmiyorlar. Devlet bunu öğretmekle yükümlüdür' diyen de çıkabilir. AKP'nin türban sorununu çözmek istemesi anlaşılır bir şey. Yüzde 47'nin oyunu almış bir parti, kitlesine bu sorunu çözeceğim demiş. Çözmek istiyor, çözsün de. Ama anayasayla çözmesin.
    Türkiye sizce şeriata geçer mi?
    Tabii ki hayır. Anketlere göre sadece yüzde 9 şeriat istiyor. Ama niye böyle bir yol açılsın? Niye laik anayasa dini nedenlerle törpülenmeye başlasın, dini nedenlerle şekillensin?
    Tarhan Erdem, kendisiyle yaptığım söyleşide, türban yasağının kalkması halinde iki yılda üniversitede türbansız öğrenci kalmayacağını söyledi? Erdem'in bu düşüncesine katılıyor musunuz?
    Katılmıyorum. Türban takmayanların türban takacağını zannetmiyorum. Ama üniversitelerde daha çok sayıda kız öğrenci türban takabilir. Çünkü türban yüzünden okula gidemiyorum diyen ufak bir kesim var. Serbest kalınca, onlar üniversiteye gidebilir. İstatistiklere göre, normal hayatta yüzde 15'lik bir kesim türban takıyor. Kadınların yüzde 50'si de geleneksel başörtüsü takıyor. Yani bizim toplumumuzda zaten çoğunluk başını örtüyor.
    Yasak kalkarsa türban üniversitedeki genç kızlar için çok çekici bir hale gelir mi?
    Birdenbire türban çok çekici hale gelmez ama etkilenenler olacak. Ama türban ne üniversitede ne ailede yasakla halledilebilecek bir sorun değil. Türbanı takan zaten bir yolunu bulup takıyor. Kendi araştırmamdan biliyorum, genç kız ailesine karşı gelip türban takıyor. Annesi türbanını sobada yakıyor, o yine okula her gün bir buçuk saat yürüyüp bilet parasını biriktiriyor ve türban satın alıyor. Çünkü türban daha çok dini nedenlerle takılıyor. Bu konuda tabii ki toplumsal baskı var, mahalle baskısı var. Bildiğim insanlar var. Ulus civarında otururken türban takmıyor, ailesini Esenler'e ya da Gültepe'ye ziyarete giderken türban takıyor. Çünkü o mahallelerde türbanlı dolaşması bekleniyor.
    Türban konusunda esas cemaatler bazındaki baskı tehlikeli olabilir.
    Niye?
    Mesela yapılan çalışmalara bakılırsa, Gülen cemaati devletle gayet barışık, 500 küsur okulunu açıyor ve hepsinde laik eğitimi yerine getiriyor ama kadınlarına bakıyorsunuz hepsi tecrit edilmişler. Gösterilmiyorlar, konuşturulmuyorlar. Ben Refah'ta politika yapan kadınlar üzerine bir çalışma yaptım. AKP'li kadınları, partide çalışırken ya da kocalarının yanında ortalıkta görüyoruz. Onlar görünüyorlar ama bazı cemaatlerin kadınları görünmüyor. O kadınlar niye hayatın içinde yoklar? Tarikatların kadınları nerede? Bu kadınlar hangi olanaklara sahipler? Niye cemaat kendi televizyonlarında çalışan başı açık kadınları gösteriyor da, kendi kadınlarını tecrit ediyor? Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor. Bu kadınların cemaatten çıkmak istediklerinde çıkabilmeleri, cemaat dışından birileriyle evlenmeleri, başka yerlere gitmeleri ne kadar kolay, bütün bunlar soru işaretleri. Cemaatlere bakmak lazım. Oralarda kadınların üzerinde baskı olduğu bir gerçek.
    Siz, Şerif Mardin'in mahalle baskısı kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Mardin, bu kavramı Vatan gazetesinde Ruşen Çakır'la yaptığı konuşmada dile getirmişti ve son olarak Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman'la yaptığı söyleşide de buna dikkat çekti. Mahalle baskısı var mı Türkiye'de?
    Var tabii. Cemaatlerin ve tarikatların güçlenmesi, yayılması, dini partilerin iktidara gelmesi mahalle baskısını artırıyor, meşru kılıyor. Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakâr yaşam biçimlerinin sahiplenilmesinde etkili oluyorlar. Şerif Mardin kadınlara dikkat etmelerini söylerken çok haklı. Muhafazakârlaşmanın darbe vuracağı ilk kitle kadınlardır. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum, kadınlar üzerine çalıştığım için kadınların gücünü biliyorum. Özgürlükleri kısıtlanırsa tepki göstereceklerine güveniyorum. Bu yüzden Malezya oluruz demiyorum.
    Türban Türkiye'de yasak değil. Sadece üniversitelerde ve kamu müesseselerinde yasak. Neden türban baskısı, üniversitedeki yasağın kalkmasıyla daha da artacak? Mahalle baskısının şimdi de yürürlükte olması gerekmiyor mu eğer öyle bir baskı varsa?
    Türban takanlar artacak korkusu yersiz zaten. Neden bahsediyoruz anlamıyorum. Türban takanların sayısı daha ne kadar artacak ki? Zaten bu toplumun yüzde 70'i başörtüsü ve türban takıyor. Geri kalan yüzde 25'inin ise ödü kopuyor türbandan. Nefret ediyor. Türkiye'yi terk etmekten söz
    ediyor. Zaten onlar takmaz. Türban takanlar artacak korkusu yanlış ama yaşamın muhafazakârlaşmasından korkulması gerekiyor. Çünkü muhafazakârlaşma süreci çok yönlü geliyor. Mahalle baskısıyla gelirken şimdi bir de anayasa çıktı. Biz türbanı bırakıp Türkiye'nin muhafazakârlaşmasını, cemaatleri ve tarikatları konuşmalıyız. Bunların eğitim sistemindeki yerini, yurtlarda ne olduğunu, herkesin bu kadar rahat yurt açabilmesi mümkün olmalı mı, biz bunları konuşmalıyız.
    Siz katılmıyorsunuz ama Türkiye, Malezya'ya benzeyecek diyenler var. AB'ye üye adayı bir ülke Malezya'ya benzeyebilir mi?
    Hayır. Eğer laikliğin elden gitmesi söz konusu olursa yüzde 20'lik kitle çok büyür. Bu toplumda verilmiş haklar var. Kadınlara verilmiş özgürlükleri geri almak o kadar kolay değil. Ama gene de anayasanın maddeleri muhafazakârlaşma yönünde değiştirilirse, ben işte o zaman bu ülke için endişe duyarım. Ayrıca AB'ye yakın olmak da laiklik konusunda bir güvence. Türkiye Batı hukukunun bir parçası,.
    Türbana karşı olanlar, AB üyeliğine de karşı genellikle. Bu paralellik için ne düşünüyorsunuz?
    Söylediğiniz doğru. Herkesten evvel laiklerin kendilerini dönüştürmesi gerekiyor. Yaşam biçimlerine, özgürlüklerine her şeyi tehdit olarak almadan sahip çıkmaları gerekiyor.

  • "EŞEKLE GELEN AYDINLIK" / Kadir İNCESU

    5/10/2007 · Kategori: Soylesi

    "EŞEKLE GELEN AYDINLIK"

     ayd_nileri.jpg                                                                                             Kadir İNCESU

     

    İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümü mezunu Aydın İleri'nin, yine bir kütüphanecinin; bir bölgenin kaderini değiştiren, onlara yeni ufuklar açan, yaptığı çalışmalarla yurtiçi ve yurtdışından ödüller alan Mustafa Güzelgöz'ün yaşamının ilginç ve günümüz aydınlarına örnek olması gereken ayrıntılarını kaleme aldığı ilk kitabı 'Eşekle Gelen Aydınlık' Mephisto Yayınları tarafından yayımlandı.

    Aydın İleri bu kitabıyla 'Kütüphanecilik okuyup ta ne olacaksınız?' diyen çevresine de en iyi cevabı vermiş oluyor.

    'Eşekle Gelen Aydınlık isimli kitabın mimarı Aydın İleri'yle ilk kitabını ve Mustafa Güzelgöz'ü konuştuk...

     

                Sayın İleri 'Eşekle Gelen Aydınlık'ın oluşum sürecini anlatır mısınız?

     

    Kitabın oluşum süreci kütüphanecilik eğitimi aldığım yıllarda, Doç Dr. Hasan Keseroğlu hocamız tarafından verilen bir çok derste hocamız yeri geldikçe bizler Mustafa Güzelgöz'ü ve çalışmalarını anlatıyordu, hocamız anlatırken bizde hayranlıkla Mustafa Güzelgöz'ün yaptıklarını adeta bir masalı dinler gibi dinliyorduk. Bizler Mustafa Bey ile tanışmayı ve çalışmalarını yerinde ondan dinlemeyi çok istedik ama birçok nedenle bunu gerçekleştiremedik…

    Kütüphanecilik eğitimi bitmişti artık iş hayatına atılıp çalışmalar başladı, kütüphanecilik mesleğine başladım ama ekonomik nedenlerden dolayı 2005 yılı başında yayıncılık alanında çalışmaya başladım.  2005 yılının 17 Şubat'ında Mustafa Güzelgöz 84 yaşında solunum yetmezliği nedeniyle hayata veda etti.. Türk Kütüphaneciliği büyük bir üstadı yitirmişti. Ustayı unutturmamak için bir şeyler yapmalıydı… Çeşitli görevler üstlendiğim yayınevinin yazarı olan Tayfun Talipoğlu ile tanışmam onun Mustafa Güzelgöz ile 2002  yılında bir röportaj yapmış olduğunu öğrenmem beni Güzelgöz'ü unutturamayacak bir çalışma yapmaya itti. Ve 2005 yılı mart ayında başladığım çalışma 17 Şubat 2006'da Mustafa Güzelgöz'ün ölüm yıl dönümünde Mustafa Güzelgöz'e armağan olarak yayınlandı.

     

    Sizde bir kütüphanecisiniz. Çok istemenize rağmen Mustafa Güzelgöz ile tanışamadınız fakat onun için bir kitap hazırladınız. Sizi bu çalışmaya götüren nedenler...

     

    Aydınlanmacı, halk adamı Güzelgöz'ün aramızdan ayrılışı sevenlerini, dostlarını, kütüphaneci camiayı derinden yaralamıştı. Bir usta artık aramızda değildi. Yaptıkları, eserleri, hayatı hepimiz için örnek olacaktı.( Ama bizim televizyon kanallarımız ve gazetelerimizin dışında birçok kanala bu haber bile vermedi)

     

    Birinci soruda belirttiğim gibi ustayı unutturmamak gelecek kuşaklara Anadolu'nun kıraç topraklarında eşekleriyle bir insanlık gönüllüsünün yaşadığını aktarmak için kolları sıvadım bu çalışmayı yaparken birçok önemli isimden yardım aldım. Bunların en başında Güzelgöz Ailesi, Tayfun Talipoğlu, Hasan Keseroğlu  Doğan Hızlan, Hulki Cevizoğlu, SemihBalcıoğlu, Bertan Onaran, Cumhur Aydın, Aydın Ilgaz ve adını anlatmakla bitiremeyeceğim birçok güzel insan…

     

    Mustafa Güzelgöz yaşamını Ürgüp'e adamış neredeyse... M. Güzelgöz'ün 'The Lane Bryant Uluslar arası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi'ni, ve 'Bölge Kalkınma Lideri' seçilmesini sağlayan çalışmalarını anlatır mısınız?

    Mustafa Güzelgöz'ün köylere kitaplıklar açması, coğrafik olarak şehir merkezine uzak olan yolsuz, susuz,elektriksiz köylere at, eşek ve katır sırtında kütüphane hizmeti götürmesi, Kütüphanelerde kadınlar için çalışmalar yapması (Dikiş Kursları, Halıcılık Kursları), şarapçılık alanında köylülere örnek olacak fikirler üretmesi tarımla uğraşan köylüye kooperatifler açmış ve saymakla bitmeyecek birçok çalışma örneği uluslararası alanda önemli bir ödül almasına ve toplumun kalkınma lideri olmasını sağlıyor.

     

     

    Kimsenin uğramadığı bir kütüphaneye memur olarak atanan Mustafa Güzelgöz hangi düşüncelerle köylünün ayağına kitap götürmeye başlamış...

     

    Bir açılış için gittiği köyde köylüler orada buluna bir çok devlet memuruna sandalye veriyor, sandalye verilenlerin hepsi bu köylülerin ihtiyaçlarına cevap veren memurlar oluyor. Öğretmen çocuklarını okutuyor, veteriner hayvanlarına bakıyor, ziraatçı topraklarına ve mahsullerine bakıyor. Ama şehirdeki kütüphane memurunu kimseler tanımıyor. Güzelgöz o günden sonra düşünüp taşınıyor ve ben bunlara hizmet vermeliyim ki onlarda saygı görmeliyim diyerek şu ilkeyle yola çıkar "Sayılmak için hizmet vermek lazım" der. Köyler açılan kütüphaneler ve eşek sırtında taşınan kitaplar ve birçok örnek çalışma Mustafa Güzelgöz'e  kütüphaneci olarak önemli bir saygınlık kazandırır…

     

    Ürgüp'ün kalkınmasında en çok emeği olanlardan birisi... Ürgüp için neler yapılmasına önayak olmuş?

     

    Ürgüp'te öncelikle kütüphanenin yok olmaya yüz tutan eski yazmalardan oluşan koleksiyonunu kurtarmış. Kütüphaneyi şehir merkezinde yeni bir yapıya kavuşturmuş.

    Ürgüp'te müzeye konulacak değerdeki eserleri toparlayarak Ürgüp müzesinin kuruluşuna önayak olarak müzenin kurucu müdürü olarak hizmet vermiş.

    Ürgüp halıcılığına ve bugünkü kaliteli Ürgüp şaraplarının üretilmesini sağlamış vb. bir çok alanda çalışmalar imza atmış.

     

    Mustafa Güzelgöz'ün bu çalışmalarına karşılık Ürgüplüler Mustafa Güzelgöz için neler yapmış?

     

    Mustafa Güzelgöz bu çalışmalar sonrasında halkın gönlünde çok sevilen sayılan örnek bir insan olmuş. Artık törenlerde kaymakamdan sonra protokolde ikinci sırayı almış…

     

    Bunca başarılı çalışmalar sonrasında gelen buruk emeklilik... Neden başarılı ve halkına bir şeyler vermeye çalışan insanlar küstürülüyor, engelleniyor?

     

    Bu konuda çok net bilgiler olmamakla beraber, o dönemde kalkınma lideri ilan edilen ilden ile konferanslara çağırılan örnek kalkınma lideri olarak gösterilen Güzelgöz'ün köylüye gelir getirecek işlere başlaması yani akçeli işlerin olması nedeniyle bazı iddialarla müfettişler gelir ve asıl işi dışında işlerle uğraştığı savıyla soruşturma açılır… Köylüye götürdüğü aydınlık dönemin iktidarlarına ters gelmiş olabileceği kanısındayım. Aydınlanmış ve kalkınmış bir halkın yerine suskun yoksul bir halkı yönetmek onlar için daha anlamlı gelmiş olabilir…

     

    Kitabınızda çok ilginç yazı ve fotoğraflar var... İçerikten söz eder misiniz?

     

    Kitap yoğun emek harcanarak hazırlandı bu alanda daha önce çıkan çalışmalar titizlikle incelendi, Güzelgöz ailesinin ve çok değerli hocam Doç Dr. Hasan Keseroğlu danışmanlığında oluşan kitapta Güzelgöz hakkında çeşitli tarihlerde çeşitli nedenlerde yazılar yazan yazarlardan, çizerlerden izin alınarak çalışmanın içeriği zenginleştirildi.

    Ürgüp'te Güzelgöz evine gidilerek fotoğraf arşivinden yararlanıldı. Halen Ürgüp’te bu çalışmalara tanıklık eden mekanlarla ve insanlarla görüşmeler yapıldı.

     

    Bir tarafta köylere eşekle kitap taşıyan Mustafa Güzelgöz.... Bir tarafta büyük şehirlerde bomboş kütüphaneler...

    -         

    O dönemde çalışmalar hız veren önemli bir isim var Aziz Berker...  Berker sayesinde o tarihlerde Anadolu'nun bir çok ilinde eve ilçesinde kütüphaneler birbirleriyle yarış halinde… Kütüphaneler önem veriliyor… O dönemki bu çalışmaları destekleyen Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Berker meslek ile ilgili bu alanda eğitimler almış ve çalışmalar yapmış bir kişi. Şimdiki bu görevlerde çalışan kişiler genellikle mesleki formasyonu olmayan meslek dışı alanlardan adam kayırmaca mantığı ile göreve getirilen insanlar çalıştırılıyor…

    Kültürel alanda çalışmalar çokça önem vermeyen ve her alanda özellikle eğitim ve kültür alanında yapılan çalışmalar işin ehli insanların bu alanda yöneticilik yapmamasıyla ve       kütüphanelerde kütüphanecilerin çalıştırılmamasıyla ilgili bir önemli bir sorun sonucu  bugün kütüphanelerimiz bu noktada…

    Kütüphanecilik bölümü mezunları iş olanakları sunulmadığı için piyasada başka alanlarda çalıştırılıyor oysa bu alan için dört yıl eğitim olan ve bu alanın uzmanı olan insanlar yerine işin ehli olmayan insanlar bu çalışmalarda görev alıyor.

     

     

    Türk kütüphaneciliğinin duayenlerinden Mustafa Güzelgöz için ne gibi çalışmalar yapılıyor.

     

    Mustafa Güzelgöz Kütüphane haftaları çalışmaları sırasında okullarda ve kütüphanelerde yapılan çalışmalarla anılıyor. Bu çalışmanın dışında yine bu konuda hazırladığım çocuk kitabı çalışması var. Önümüzdeki aylarda Mustafa Güzelgöz ile ilgili Nevşehir’de bir sempozyum çalışması yapılması planlanıyor. Ustayı unutturmamak için daha iyi çalışmalar yapmalıyız inancındayım.

     Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim…

     

    Aydın İleri, Eşekle Gelen Aydınlık, Mephisto Yayınları, 1. Basım 2006,

     

    VARLIK TEMMUZ 2006

    Hatırla Sevgili dizisinin senaryo yazarı Nilgün Öneş’le di

    16/7/2007 · Kategori: Soylesi

    16/07/2007
    Unuttuğumuz bir şeyler var
    Ulaş Emre / Çağdaş Günerbüyük
    Hatırla Sevgili dizisinin senaryo yazarı Nilgün Öneş’le diziler, televizyon, tarihi anlatma üzerine konuştuk...
    Demokrat Parti iktidarı dönemini anlatan bir dizi olarak başlayan Hatırla Sevgili, 68 dönemi gençlik hareketine de bolca yer veren bir dizi olarak sezonu bitirmişti. Yakın tarihi hakkını vererek anlatma çabası dizinin ilk göze çarpan yanı. 70’li yıllara yaklaşan dizi, önümüzdeki yayın döneminde de öyküye kaldığı yerden devam edecek ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar gelecek. Çok sayıda izleyicinin ilgisini döneme çekmeyi başaran ve tartışmalar da açan Hatırla Sevgili, aslında yoğun bir çabanın ürünü. Bu çabanın kamera önünde olmayan sahiplerinden biri dizinin senaristi Nilgün Öneş. Öneş, Hatırla Sevgili sayesinde gençlerin o döneme dair kitaplar okumaya yöneldiklerini görünce memnun oluyor. Öneş’le Hatırla Sevgili’den yola çıkarak televizyon üzerine bir söyleşi yaptık.

    Yakın tarihi anlatan başka diziler de olmuştu televizyonda. Ancak siz gerçekten yaşanmış olaylara da yer veren bir dizi yazıyorsunuz. Neden böyle bir şey yapmaya gerek duydunuz?

    Bizim aslında hem gerçek karakterlerle, hem kurgu karakterlerle bir hikayemiz var. Gerçek karakterler kendi hikayelerini sürdürüyorlar bildiğimiz tarih içinde, Adnan Menderesler, Deniz Gezmişler, bildiğimiz hikayeler. Diğeriyse doğrudan tarihi karakterlerimizle ilişkide olan bizim kurgu karakterlerimiz. Öyle olması, bize hem daha inandırıcı hem de daha değerli geldi açıkçası. Çok zor bir iş oldu. Bir yandan tarihi okumak zorundayız.
    Gerçi danışmanlarımız var, onların çok yardımı oldu ama o tarihi olayların içine bizim kendi hikayemizi yerleştirmek bayağı bir zahmetli oldu. Ama bence işin en büyük keyfi de ordan çıktı. Olayı hem gerçek kılmak, hem de unutulmuş bir şeyi hatırlatmak. Yani unuttuğumuz bir şeyler var. Zaten dizinin adı da ordan geliyor: Hatırla Sevgili. Benim yaşımdaki insanların hatırladığı şeyler bunlar. Ama unuttuk gibi görünüyor. Ve genç kuşağın hiç bilmediğini fark ettik. “Biz Başbakan mı asmışız” diyenler oldu! Bu anlamda bir faydası olsun diye de düşündük açıkçası.

    Oyuncuların çoğu gençlerdan oluşuyor tabii. O dönemi yaşamamışlar. Onlar nasıl öğreniyorlar, nasıl hazırlanıyorlar?

    Birçoğu dönemi anlatan kitapları okudu, belgeselleri izledi. Onlar çok heyecanlıydı. O dönemki insanların vücut dili, mimikleri çok farklıydı, en çok onun sıkıntısını çektiklerini söylediler. Orada da daha yaşını başını almış oyuncular sanıyorum onlara yardım etti. Tabii çok eksiğimiz var. Zamansızlıktan iyi yapamadığımız, hem senaryodan, hem kurgulamadan eksiklerimiz var. Elimizden gelen bu şimdilik.

    Oyuncuları nasıl seçtiğinizi merak ediyoruz. Özellikle Deniz Gezmiş’i canlandıran oyuncuyu...

    Deniz Gezmiş bizim için çok önemli. Çok aradık onu. Bulana kadar da hikayeyi biraz geciktirdik. Biraz oyalandık. Çünkü çok önemli bir karakter. Bir sürü insanın yakından tanıdığı ve çok sevdiği biri. Sonunda birini bulduk. Onu çok beğendiler. Arkadaşların tepkileri bizim için önemliydi. Ağlayanlar olmuş. Heyecanlanmışlar. Sadece onun vücut dilini ve tavrını eleştirdiler, onunla ilgili uyarılar yaptılar. Oyuncu geldi danışmanlarla görüştü. “Deniz böyle derdi, elini böyle kaldırırdı” diye anlattılar. Çok güzel oldu. Yazın da biraz hazırlanacak.
    Tepkiler genelde olumlu. Eleştiriler alıyoruz tabii, eleştiriler olmalı. Hem bizim kendimizi düzeltmemiz açısından, hem de bir daha bu iş tekrarlanırsa, bunları gözetebilirler artık. Bizim eksiklerimizi yapmazlar.

    İzleyicilerin tepkileri nasıl?

    Özellikle genç kuşaktan, şu anda üniversite öğrencisi olan kuşaktan çok olumlu tepkiler aldık. Hepsi, diziyi kaçırmadan izlediklerini ve o döneme ait kitapları okumaya başladıklarını söylediler. Bir kuaförde çalışan manikürcü kız bir arkadaşıma söylemiş. Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitabını almış. Merak etmişler, daha geniş bilgilenme istemişler. Bu da iyi bir şey. Ben açıkçası gençlerin bu kadar ilgileneceğinden kuşkulanıyordum, başka şeylerle ilgilenirler diye düşünüyordum. Kim izler diyorduk. O dönemi yaşamış olanlar, daha önceki dönemi yaşamış olanlar, politikayla ilgilenen insanlar izler diye düşünüyorduk. Ama beklemediğimiz kesimlerden ilgilenenler ve sevenler oldu.

    Siz başlarken hikayenin buralara geleceğini öngörüyor muydunuz?

    Tabii, biz 12 Eylül’e kadar geleceğiz. 68-72 arası epey uzadı, çünkü çok olaylı bir dönem. Gelecek sezon ilk 13 bölümü de kaplayacak, idamlara kadar. Sonra da 12 Eylül’ü ve sonuçlarını göreceğiz. Onun da sonuçları ağır tabii. Orada bitireceğiz. 39 bölüm yapmayı düşünüyoruz. Gelecek sene kesin bitecek. Yoksa işin büyüsü kaçıyor. Ben dizi tuttu diye uzatmayı sevmiyorum.

    Taylan Özgür’e yer vermek istemişsiniz ama olmamış diye haberler çıktı.

    Hayır, yer alacak o. Çünkü o Deniz Gezmiş’i çok etkilemiş biridir. Hatta onun yanına gömülmek istemiş. Şimdi tam oralara geldik. Dönemin gençlik önderlerinin, bilinen karakterlerinin hepsini kullanmamız biraz zor tabii. Mesela Harun Karadeniz’in sadece ismini geçirdik, kendisi görünmedi. O çok daha farklı bir şey, belgesel gibi bir şey olurdu. Biz yalnız ana karakterleri kullanmaya çalıştık.

    Ama biraz yarı belgesel havası var dizinin. Tarihe tam bağlı kalmaya çalışıyorsunuz, arada gerçek görüntüler kullanıyorsunuz...

    Tabii tabii. Mesela Vedat Demircioğlu’nun cenazesini çektik bayağı. Elimizden geldiği kadar yapıyoruz. Çünkü o çok zor bir şey. Şimdi bütün sokaklar değişmiş, çevre değişmiş. O meydanlar yok artık. O yüzden o yürüyüşleri canlandırmak çok zordu. Bu nedenle gerçek görüntüleri kullanarak, siyah beyazdan renkliye geçerek bir şeyler yapmaya çalıştık. Zordu ama biz olabilecek olanları yapmaya çalıştık.

    Aklımıza takılan bir şey daha var. Mesela Vedat Demircioğlu’nun camdan atılışını biz göremedik, biraz eksiklik oldu gibi. Ya da Defne gözaltına alınmıştı, çıktığında içeride dayak yediğini anladık. Dayak, işkence, ölüm gibi sahneleri özellikle mi göstermiyorsunuz?

    Evet, televizyon olduğu için. Aslında Vedat Demircioğlu’nun düşüşü çok dramatik bir şeydi ama kan göründüğü zaman bile oraları kamufle etmek zorunda kalıyoruz. Aslında, onu yurt önünden sürükleyerek üniversite kapısına getirmişler ve yolda bir kan izi olmuş. Bunlar gösterilebilirdi belki ama o kadarı biraz fazla.

    Gençlerin dizinizden sonra dönemi okumaya yöneldiğini söylediniz. Sizce televizyon böyle bir işlevi ne kadar üstlenebilir?

    Televizyon çok önemli bir araç bence. Düşünün bir karakter ölüyor, onun cenaze namazını kılıyorlar. O kadar insanlar etkileniyor ki, gerçek zannediyorlar artık. Bu durumda işi yapanlara, yazanlara, çekenlere, bana sorarsanız biraz sorumluluk düşüyor. Oralarda dikkatli davranılması gerekiyor.
    Asla sansür demiyorum, buna tamamen karşıyım.
    Ama sahiden özellikle genç kuşağın birçok şeyden düşünemeyeceğiniz kadar çok etkilendiğini görüyoruz.
    Hrant Dink’in ölümü nedeniyle dönüp baktığımız bir gençlik kesimi var. birçok şeyden etkilenmiş onlar. Öyleyse televizyonda daha dikkatli işler yapmamız gerekiyor. Kışkırtmaktan uzak, belki birbirimizi anlamaya yönelik. Bu önemli bir şey, birbirimizi anlamaya çalışmamız çok önemli. Ama bu çok zor.

    Televizyonun şimdiki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, içeriden bir göz olarak?

    Televizyonun şimdiki durumundan memnun değilim açıkçası. Ben İkinci Bahar’da da çalıştım. Biz onu 45 dakika yazardık, şimdi 90 dakika yazıyoruz. Her hafta bir sinema filmi yazıyoruz aslında.
    O 90 dakika içinde ne yazan, ne çeken, ne oyuncular, kimseden çok mükemmel bir şey beklemek mümkün değil artık.
    Birçok şeyin elimizden kaçtığı kesin. Ama bu bizim tercihimiz değil. Ben yine 45 dakika yazmak istiyorum. Bana göre komedi dizileri 20 dakikayla sınırlandırılmalı.
    Ama bu işi, reklamcılar, yapımcılar ve televizyoncuların oturup çözmesi gerekiyor. Daha kaliteli, daha düzgün bir televizyon görmek istiyorsak, bunun şartları kesinlikle bugün yaşadığımız şartlar değil. Siz birilerinin evine giriyorsunuz ve para vermiyorlar size gelmeniz için. Onun için çok özenli çalışılması gerekli.
    Ama bunun bir sonu gelecek. Şimdi saat 20.00’de başlıyor diziler, en az 80 dakikalık iki dizi, reklamlarla birlikte saat 01.00’e doğru bitiyor. Bu çok manyakça bir şey. Olmaması gerekir. Onun yerine 45 dakikalık düzgün çalışılmış işler konsa bence daha iyi. Ama benim istememle olmuyor.

    Son bir soru: Ahmet’le Yasemin kavuşamayacak mı?

    Birçok seyirciye göre çok uzadı. En çok aldığımız mail, “Artık kavuşsunlar” diyor, “Yaşlanmadan olsun bu”. İzleyicinin isteği onların bir an önce kavuşması. Biz de çok uzatmayacağız. (İstanbul/EVRENSEL)
    Danışmanlar yardımcı oluyor
    Danışmanlarımız var dediniz. Senaryoyu nasıl bir yöntemle hazırlıyorsunuz?
    Ben senaryoyu yazıyorum. Sonra onlara yolluyorum. Onlar bazı şeylerin belli tarihte geçmesinde ısrarlılar. Öyle kritik noktalar var ki... Örneğin gençlik hareketlerinin bölünmesi, örgütlerin kuruluşu. Onu bir hafta önce kullanırsak, Fikir Kulüpleri Federasyonu dememiz lazım, bir hafta sonra kullanırsak Dev Genç dememiz lazım. Bunları hatırlatıyorlar bize. Benim önümde iki ansiklopedi var, biri Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, diğeri Cumhuriyet Tarihi Ansiklopedisi, ordan belli bir akış yazıyorum. Ben bunları kullanacağım diyorum, onlar onu zenginleştiriyorlar. Yaşanmış anılarla, daha az bilinen olaylarla... Daha canlı, daha sıcak oluyor böylece. Danışmanların böyle bir faydasını gördük.

    Danışmanlarınız kimler?

    60 döneminde, Can Dündar, Yılmaz Karakoyunlu ve Ferhat Kentel’di. Şimdi onlara 68 kuşağı eklendi. Fahri Aral, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Yalçıner, Mümtazer Türköne eklendi. Böylece bayağı kalabalık bir danışman kadromuz oldu.

    Hikmet Çetinkaya İle: 'Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serü

    19/6/2007 · Kategori: Soylesi

    Hikmet Çetinkaya İle: 'Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni'/ Gamze AKDEMİR

    Kategori: Soylesi

    Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

     
    Hikmet Çetinkaya ile yayımı durdurulan 'Fethullah Gülen' dizisinin kitabı 'Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni'ni konuştuk

    'Fethullah Gülen bugün siyasetin dışında değil içindedir'

    Gamze AKDEMİR

    Hikmet Çetinkaya'nın kaleme aldığı, durdurulan "Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Arkadaşı Nurettin Veren Anlatıyor" adlı yazı dizisinin kitabı "Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni 2" (Günizi Yayıncılık)... Hani Gülen'in avukatlarının "kişilik haklarını ihlal ettiği" gerekçesiyle yayın yasağı getirttikleri... Hani Adalet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in "Mahkeme kararıyla ilgili düşünce ifade edemem" dediği... Hani yargı kararına saygılı olduğunu ifade etmekle birlikte, haklı davasından bir adım geri durmayan Hikmet Çetinkaya'nın da "Yazı dizim durduruldu... Peki susacak mıyım?.. Asla!.. Hani bu ülkede basın, düşünce ve ifade özgürlüğü vardı? Hani yayın özgürlüğünü engelleyen maddeler yasalardan çıkarılmıştı? Hani Türkiye demokratik bir toplum olmuştu? Sevsinler böyle basın ve ifade özgürlüğünü!.. Tekrar söylüyorum, söylemeye de devam edeceğim: Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nde Fethullah Gülen'i övmek, Işık Evleri 'nin propagandasını yapmak serbest, eleştirmek ise yasak" diyerek lafı gediğine oturttuğu...

    Hikmet Çetinkaya, kitabında Nurettin Veren'in çarpıcı açıklamalarına yer veriyor. Veren, Fethullah'ın kendisini hain ilan ettiğini, ABD'deki evinde 30 gün yaşadığını belirterek buradan kaçmak zorunda kaldığını ve Fethullah'ın kendisini öldürtmek istediğini iddia ediyor. Hatta İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'yu telefonla aradığını ve kendisine koruma verildiğini, takip edildiğini, can güvenliğinin tehlikede olduğunu söylüyor. "Başörtüsü füruattır" diyen Veren, Fethullah'ın takıyyelerini örneklerken sadece, onun daha önce cemaatine fotoğraf çektirmeyi, margarin kullanmayı yasakladığını açıklamakla kalmıyor; hatta kola içenleri ABD'ye yardım etmekle itham eden Fethullah'ın şimdilerde ABD'de olmasının çelişkisine de vurgu yapıyor. Peçeyi Türkiye'ye Fethullah'ın getirdiğini savunan Nurettin Veren'e göre, camiyi, siyasileri kullanarak, gençliği yanına alıp gözyaşı dökerek insanları yurtdışına gitmeye, okul yaptırmaya inandıran Fethullah'ın çalışma yöntemleri, üslubu hep sinsi, kapalı. İllegaliteyi seçmesi de bu yüzden.

    Veren'in anlattıkları Türkiye'nin son 35 yılda siyaset-tarikat-ticaret üçgeninde yaşadıklarının apaçık özeti değil de ne? Öyle mi, öyle. Fethullah Gülen ne ister? Yanıt açık. Kayıtsız şartsız biat ister... Neden istemesindi ki? Güç onda, para onda, destek onda, iman onda, inananlar ondadır. Klasik Nur cemaatinin içinden yetişmiştir. Kendi cemaatini oluşturmak istemini inceden inceye işlemiş "Nurcuyum" dememiş, dedirtmemiştir. Zaten klasik Nurculardan farklıdır. Hiyerarşicidir, örgütlülükten yanadır. Aksini inkâr edip dursa da siyasetin dışında asla kalmamıştır. Öyle ya güç odaklarıyla, altın bir koza içinde devran devinedir. Dinci bürokrasi ve ince ayarlı disiplinli demokrasi anlayışından vazgeçemez. Ya medya.. Özellikle 2005 ne garip! bir yıldır. Fethullah medyanın gözdesidir. Hakkında bir araba övücü, sevici yazı yazılır. "Tek vücut medya" işini bilir.. Nurettin Veren, açıkladıkça açıklıyordu. Belli ki canı yanmıştı... Ama olamazdı "Fethullah" gerçeğini gözler önüne serebilemezdi. Buna izin verilemezdi.. Verilmedi de netekim.

    Fethullah'ın ise din kardeşlerinin korumasında keyfi gıcırdı. Devşirdiği imanzede meczup kitlesinden pek razıydı. Takıyye sihirbazlığı para basmıştı/basmaktaydı. Said-i Nursi çizgisinde Erzurum'dan yola çıkan, ilkokulu dışarıdan bitirmiş, Risale-i Nur'u istismar etmiş, 10 yaşında Kuran'ı hatmetmiş, 14 yaşında ilk vaazını vermiş ve habire gezmiş vaizin, ABD'nin Yeşil Kuşak projesinde üstlendiği rolüyle dini imanı pek bir yerindeydi. 30 yıl içinde inanılmaz bir örgütlenmeyle, 91 ülkede 500'ün üzerinde okul, işyeri, televizyon, radyo ağı kurulmuş, Asya Finans kimi bankalardan büyük sermayeye ulaşmıştı.

    Bunca gücün izahı neydi? Yurtdışı bağlantıları, göz yummalar, sırt sıvazlamalardı tamam ama hepsinin öncesinde Fethullah'la ilişki Amerika'yla ilişki demekti. Evet gücün izahı... Ya "bir kısım" siyasiler... Ya onlar... Akla bu soru sıklıkla geldi: "Kılavuzları kim? Kim kılavuzları?" Siyasal İslamı disipline etmek (!), Türkiye'yi model ülke haline getirmek cihetiyle Graham Fuller'le yola çıkan, Fethullah Gülen'iyle yoluna devam eden ABD için "Asrın Getirdiği Tereddütler" kitabında demediğini bırakan Fethullah, Ilımlı İslamcı ABD'ye kaçıverdiğinde Amerika, dünya gemisinin dümenindeki bir milletin adıdır" deyivermemiş miydi? Dün dündü bugün bugündü.

    Kitapta ülkeler ve modeller üzerine Fethullah'ın sezgilerine (!) dayanarak buyurduğu envai tasarı(m) da gözler önüne seriliyor Veren'in açıklamalarında. 2005 Ekim'inde Amerikan Washington Post gazetesinde yer alan bir haberde de belirtildiği yani Amerika'da bir gazete aracılığıyla alenen dillendirildiği gibi Fethullah "İslamiyet'in ılımlı, dışa açık yönünü gösteren bir mistik ve eğitmen"di. Satırların arasını okuduk hep beraber. Ne demişti Washington merkezli bir düşün kuruluşu olan Nixon Uluslararası Güvenlik ve Enerji Programları yöneticisi Zeyno Baran adlı kişi? Gazete yazıyor: "11 Eylül'den sonra pek çok grup retoriklerini değiştirdi ve ılımlı bir yapıya büründü. Ancak Gülen hareketi, son 30-40 yıldır zaten bunu söylüyordu". 30-40 yıldır... 30-40 yıldır ılımlı yani, 30-40 yıldır Amerika'yla hemfikir. Ve Yargıtay ve Danıştay ile birlikte TSK, MİT, YÖK, RTÜK ve Cumhurbaşkanlığı'na yönelik pasifizasyonun mimarlarıyla çıkarları binbir.

    Sözün özü Fethullah'ın oy kaygısı yok, namı nasılsa yürüyor/yürütülüyor, ne idüğü belirli bir poker masasında kasa daima ona çalışıyor. Kitleler onun kobayı. İnandırdıklarını türlü yasaklarla meczup ediyor. Kulları hizmet ağı örüyor süper holding başkanına. Pardon kitle toplum örgütüne! kim ki halen firarda... Yetmiyor üstüne insanları efsunluyor, habire gördüğü ulvi rüyalarıyla yol gösteriyor, ululuğunu tescilliyor. Ve bir rüyadır gidiyor. Hayırdır inşallah...

    -66'larda Fethullah 26 yaşındayken Nurettin Veren 16 yaşında. Eski Nurculardan epey bağımsız. Başlarda pek açık vermese de hareket noktası "ihtiyarlar gidiyor camiye gençler gitmiyor". Askerlerini düşünüyor. Sonraları eski Nurcularla ters düşmesinin bir sebebi de zaten gençlerle birlikte azımsanamayacak ölçüde hızla büyümeye başlaması, güçlenmesi. 67'lerde üniversite gençliğine el atıyor. Ege Üniversitesi'ne bağlı yüksekokullar... Kendisi de öğrenci ve bir stil geliştiriyor işte üniversiteleri hayatın içine, sosyal hayatın içine taşımak filan. İslamiyeti sadece Kuran kursu ve camilerden ibaret kalmayacak şekilde üniversitelere taşımak... Bugün geldiği noktada bu düş büyük ölçüde gerçekleşti. Ya sonra?

    -Dünün düşü bugünün acı gerçeği oldu. Çünkü okullarıyla, üniversitesiyle, yurtlarıyla ve ışık evleriyle örgütlenmesi tamamlandı, süreç tamamlandı. Yani kadrolar, 80'li yıllardaki üniversiteli gençler Nurculuk ya da Fethullahçılık dediğimiz olayın içinde olanlar bugün devlet içinde önemli mevkilere gelmiştir. Savcı, Yargıç, Kaymakam, Vali, Emniyet Müdürü, işadamı olmuşlardır. Bu düş biraz önce senin de belirttiğin gibi Nurettin Veren 16 yaşında Fethullah Gülen ise 26 yaşında, on yaş var aralarında. Yoksul bir ailenin oğlu Nurettin Veren. Ve daha sonra üniversiteye gidiyor ve ışık evlerini kuruyorlar birlikte. O günkü koşullar içinde baktığımız zaman hatta 70'li yıllara baktığımız zaman sadece Ege bölgesindeki mütegallibe dediğimiz, eşraf dediğimiz tuğla fabrikatörleri, manifaturacılar yani hali vakti yerinde olan esnaf takımından parasal katkı sağlıyorlar. İşte üç beş kişi ışıkevlerini açıyorlar. Şimdi artık İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Trabzon, Erzurum ve Türkiye'nin her bir yerinde apartman katlarına taşımışlardı bu ışıkevlerini ve bunun yanında yurtlar açılmıştır, okullar açılmıştır. Hem Türkiye'de hem Orta Asya cumhuriyetlerinde, Beyaz Rusya'da ve Afrika ülkelerinde. Amerika'yı ise tedirgin etmiyor. Sadece eğitim alanında kalmamışlar eğitim alanının dışına çıkmışlar ve finans kuruluşları da var. Kendilerinin himayesinde yetişmiş işadamları var. Bunlar özellikle Orta Asya cumhuriyetlerinde büyük işler yapıyor ve Amerika'da lokantalar zinciri kurmuşlar. Gazeteleri var, televizyonları var, dergileri var. Bir medyada örgütlenmişler, iki eğitimde örgütlenmişler, üç finans kurumlarında örgütlenmişler. Yani bu devletin de desteğiyle olmuş. Kuzey Irak'ın Erbil kentinde iki okul açmışlar 1995-1996 yıllarında. Yani Türk Silahlı Örgütleri'nde örgütlenmişler ama 1996 yılından itibaren Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı döneminden sonra bunlar buradan büyük bir temizliğe uğradılar.

    - 12 Eylül askerleriyle ise kol kolalar. Evren'in subayları Fethullah ile görüştürülüyor anayasaya destek vermesi istemiyle. Bu noktada, Fethullah'tan cemaati koparma sürecine el altından hız veren eski Nurcularla ipler tamamen kopuyor.

    - Kopardı çünkü o zamana kadar bunlar Fethullahçı olarak tanınmıyorlardı. Mehmet Kutlular ile birlikte Yeni Asya grubundaydılar ve 12 Eylül döneminde anayasaya "Evet" demek koşuluyla, biz sizi idare edeceğiz, göz yumacağız dendi ve bir anlaşma yaptılar ve ondan sonra zaten Fethullahçılık doğdu. Bunlar 12 Eylül sonrası Turgut Özal'dan büyük maddi ve manevi destek aldı ve böylece palazlanmaya başladılar.

    - Alternatif Nurculuk mu?

    - Hayır diyemeyiz, bunlar eğitime önem verdiler aynı Said-i Nursi'nin dediği gibi hani Van Gölü'nün kıyısına bir üniversite yapacağım hikâyesi. Bunlar Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde ilk kez örgütlendiler 80'li yılların sonundan itibaren. Bu süreç bir hayli devam etti. İşte Van'da Yücel Aşkın'ın başına gelen olayların bir ayağında da Fethullahçılar var.

    - Nurettin Veren, bu genç Nurcularla üniversite gençliğini hedef alan Fethullah'ın yeni oluşturduğu yeni stili sizce vicdanında nasıl yorumlayıp aklamış. İpler ne zaman, nasıl kopmuş?- Garipsediğini sanmıyorum, uzun bir yolculuğu var. Yıllarca birlikte oluyorlar ama işin içine menfaat ilişkileri girdiği an kopuş başlıyor.

    - Fethullah'ın inanılmaz bir adam harcama tekniği var.

    - Var tabii var. Birlikte yola çıktığı 60'lı yaşlara merdiven dayamış Nurettin Veren ve arkadaşları alaylı bir kadro. Bunların yetiştirdiği şimdi 30'lu 40'lı yaşlarda olan gençler var çevresinde. İyi eğitim görmüş, dil bilen insanlar bunlar. Yani Nurettin Veren ekolü değil bunlar. O ekolü Fethullah Gülen harcıyor.

    - Nurettin Veren harcandığı için mi konuştu?

    - Harcandığı için konuştu. Harcanmayanlar konuşmuyor. Çünkü konuşmamaları için sus payı veriliyor. Ama Nurettin Veren çok önemli bir kişi. Işıkevlerini, yurtları, okulları filan kuranlar arasında. Hatta öncü. Orta Asya Cumhuriyetlerindeki okulların kurulmasında öncü. Aynı şekilde Samanyolu televizyonunun kurulmasında öncü. Zaman gazetesinin koordinatörlüğünü yapmış, Asya Finans'ın kurulmasında öncü. Çok önemli görevleri var ve o görevleri yürütürken birdenbire kendini boşlukta hissetti. Artık bıktı herhalde.

    - Gençler konusuna geri dönersek her türlü imkân sağlanmış vesaire... Hiç tehdit almış mı bu gençler?

    - Almışlar, korkutulmuşlar, her ne kadar mafyavari bir örgütlenme değil tarikat örgütlenmesi ise de böyle şeyler de olmuş.

    - Şiddet ne kadar var?

    - Tabii bu gençlerin bana anlattıkları işte bu ağabeyler televizyon izlettirmiyor, kızlarla arkadaşlık kurdurtmuyor, yapanları dövüyorlar bu şekilde pek çok iddia var.

    - Fethullah'ın `sahabe'yle aklını bozması çocukluğundan başlamış. Ailesi de onu epey pohpohlamış, olağanüstü yetenekleri olduğuna inandırmış. Şimdi onun psikolojisine değinmek açısından soruyorum, ağlıyor, saldırıyor, sövüyor, dövünüyor. Ölüm korkusu içinde yaşıyor...- İnsanları dövüyor, yanındakilerin kolunu bacağını kırıyor. Evet ölüm korkusu var. Bazı hezeyanları da bu yüzden. Üstelik unutkanlık da başladı. Türkiye'ye dönerse öldürülmekten korkuyor. Cemaat içinde parasal gücü ele geçirme kavgası tüm gücüyle sürüyor. Ve mucizeleri var! İlk kitaplarından birinde yazmış, Mekke'ye gidiyor, orada sivrisinekler herkesi ısırıyor bunu ısırmıyor. İşte köydeki komşuları kazlarını dövünce bir anda gök kara bulutlarla kaplanır ve buraya dikkat sadece o komşularının evine, yağmur, dolu yağmaya başlar, seller götürür ortalığı, bir tek kendi evinin bulunduğu yere bir şey olmaz. Fantezilerinin sonu yoktur. Böyle abuk sabuk birtakım şeyler yazmıştı. Rüyalar görüyor. Bu şeyhler uçmaz, onları müritleri uçurur.

    - Önceleri siyasete güya taraftar değil hatta Erbakan ile bir restleşmesi olmuş bu noktada. `O'nun yolu' üniversiteleri içerden fethetmek tamam. Hatta siyasete yani gözönündeliğe inanan Erbakan'la ipler o zaman kopuyor, Özal'a o yüzden yakınlaşıyor. Erbakan'ın tutumunu, tanımını ``demokratik bir davranış'' olarak yorumluyorsunuz, Veren de ``Mertçe'' diyor. Bunu açar mısınız? Bunların elindeki siyaset ha ön ha geri planda ne fark ederdi ki/ ne fark ediyor ki?

    - Şimdi Erbakan bir siyasi partinin, anayasa ve siyasi partiler yasasına göre kurulmuş bir siyasal oluşumun lideri. Biri Nizamdan itibaren olan bir siyasal oluşum bunda uzun bir süreç var. Başbakan olmuş, Başbakan Yardımcısı olmuş, yani bir sürecin içinde. Ama Fethullah'ın yaptığı eğitimde örgütlenmek, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde örgütlenmek, poliste örgütlenmek amaç bu. Örgütlenerek belli bir tarihte devleti bu şekilde ele geçirme planları yapıyor fakat bu plan ne yazık ki 28 Şubat sürecinde bozuluyor. Bozulduğu için de hakkında davalar da açılıyor ve Amerika'ya kaçıyor. Zaten Fethullah Gülen her ne kadar ben siyasetin dışındayım da dese siyasetin içinde. Nasıl siyasetin içinde, işte Kenan Evren ve arkadaşlarıyla pazarlık yapıyor 12 Eylül sonrası 1982 Anayasası'na evet denmesi için kampanya başlatıyor. Ve o zaman işte Yeni Asya grubundan kopuyor ve Yeni Asya grubu Fethullah Gülen'i hain olarak ilan ediyor. Çünkü bu gruplar, Nurcu gruplar, öteden beri Adalet Partisi'ni daha sonra da Doğruyol Partisi'ni destekleyenlerdi. Ve 12 Eylül sonrası Turgut Özal'ın Anavatan Partisi'ni destekliyorlar. Tanışıklığı da 1977 seçimlerinde ortaya çıkıyor. Çünkü Milli Selamet Partisi'nden aday o zaman Turgut Özal ve aday olduğu için tanışıyorlar ve değişik geliyor tabii Amerika görmüş bir adam Özal, Nakşibendi tarikatından geliyor ve İzmir'den aday olan Özal seçimi kaybediyor ve Anavatan'ı destekliyorlar ve Anavatan 1983 seçimlerinde iktidar olduktan sonra ANAP iktidarı Fethullah'çılara sahip çıkıyor ve bunlar palazlanmaya başlıyorlar. Askeri liselere sahte sağlık raporlarıyla öğrenci soktukları dönemlerdir. 1986'dır, ANAP iktidardadır o zaman ve Maltepe Askeri Lisesi, Kuleli Askeri Lisesi, Işıklar Askeri Lisesi'nde sahte sağlık raporuyla bu ışıkevlerinde yetiştirilen yoksul ailelerin çocukları, Nurcu çocuklar, Fethullahçı çocuklar bu liselere giriyorlar ama bir soruşturma sonucu bunların hepsi askeri liselerden atıldılar. Ancak bu askeri liselerden atılanlar Turgut Özal'ın yardımıyla Anadolu liselerine filan kaydoldular, sivil liselere kaydırıldılar. Onlar şimdi üniversiteyi bitirdi, kimisi savcı, kimisi yargıç, kimisi kaymakam oldular.

    - Fethullah'ın girmediği kılık kaldı mı?

    - Neredeyse kalmadı gibi.. Adam her yerde. Fethullah bugün siyasetin dışında değil içindedir. Tabii kendisi milletvekili filan olmuyor ama yandaşları, müritleri bugün çok önemli mevkilerdedir. Niye Fethullah Gülen Fransa'da, Almanya'da, İngiltere'de, Hollanda'da, Belçika'da, Avusturya, ya da Avustralya'da yaşamıyor? Neden? Yıllardan beri bir insan Amerika'da, 8 yıldan beri Amerika'da nasıl oturabilir bir insan? Bu sorunun yanıtı çok açık; Amerika'nın desteğiyle tabii ki.

    - ABD'nin Türkiye'ye biçtiği ılımlı İslam modeli tutacak mı?

    - Tutmayacak.

    - Neden?

    - Çünkü ABD, AKP'yi gözden çıkardı. Irak'ta çöken ABD şimdi yeni yöntemler peşinde. ABD'nin kirli, yoz işi bitmez. Dünya kafalarında planların ötesinde an be an da şekillenir. Planlarının satılmış aktörleri daima el altındadır.

    - Bugünkü iktidarla Fethullah'ın arası nasıl?

    - Çok çok iyi. Başbakanla, bakanlarla ilişkisi çok iyi.

    - Şemdinli olayının ardında hükümet ve Fethullahçıların işbirliği iddiasına ne diyorsunuz?

    - Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın adının, Van Cumhuriyet Savcısı' nın hazırladığı Şemdinli iddianamesine geçirilmesiyle Fethullahçıların ''yıpratma'' eylemi geçerlilik kazanıyor. Büyükanıt Paşa yargıyı etkilemiş... Nasıl etkilemiş? Büyükanıt, Astsubay Ali Kaya için şöyle demiş: "Tanırım, iyi çocuktur. Elbet şu aşamada sürmekte olan soruşturmaya saygımız var. Sonucunu bekliyoruz..." Van Cumhuriyet Savcısı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ı da tutuklu olarak yargılatmaya çalışmıştı. Birkaç gün sonra Fethullahçı Zaman gazetesi, Jandarma İstihbaratı kaynaklı "Yücel Aşkın, PKK Sempatizanı" başlıklı, emekli olmuş bir astsubayın komutana yazdığı bir mektubu yayımladı. İşin rengi ise daha sonra belli oldu. Jandarma astsubayı "Fethullahçı"ydı. Orgeneral Büyükanıt'ı yıpratmaya yönelik kampanya düşündürücü. Burada eleştiri filan yok, doğrudan yıpratılma söz konusu. Türkiye'de faili meçhul pek çok olay bugüne dek aydınlatılamadı. Yaşanan olaylar ve pek çok cinayet araştırılmadığı için halk "Neler oluyor" sorusunu sık sık sormaya başladı. Bunları biliyorum. Ancak bir orgeneralin "Tanırım, iyi çocuktur" demesi, yargıyı hiç ama hiç etkilemez. Bir oyun oynanıyor. Oyunun içine, Diyarbakırlı Mehmet Ali Altındağ da girmiş, Sabah gazetesinin haberine göre. Bu kişi gazete ve televizyon patronu. Askeri ve polis ihalelerine girerdi bir dönem. Asker-sivil kamu kurum ve kuruluşlarından ihale alırdı. Bölgede Hizbullah'a yakın bir kişi olarak tanınırdı. Bir de Fethullahçılara yakın, onların şirketlerinde danışmanlık yapan bazı emekli askerler, Fethullahçıların desteğinde bazı yerlere çomak sokuyor olmasınlar!

    Fethullah Gülen'in 40 Yıllık Serüveni/ Hikmet Çetinkaya/ Günizi / 280 s.

     

    (Cumhuriyet Kitap, 30 Mart 2006)

    09:02 - 2006-3-30