ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN
26/6/2008 · Kategori: Oyku
ÖTE GEÇE
Kurak geçen yaz aylarında geçit verir de bahar aylarında geçit vermezdi Kızıl Irmağın kolu Gök Irmak.
Beslendiği çayların, derelerin çevresine yağmur yağdığında suyu kabarır, daha bir “deli” akardı.
“Daday Çay”ı adı altında, Daday yakınlarından çıkar, Ilgaz ve İsfendiyar dağlarından akan irili ufaklı dereleri çayları içine katar çoğalır, Taşköprü yakınlarında Gök Irmak adını alır, hem gider hem çoğalır, iki dağ arasında doğal sınır çizer, Durağan yakınlarında Kızıl Irmağa karışırdı.
Eşi ve Ozan; Gök Irmak Vadisi’nin Ilgaz geçe sinde görev yapıyorlardı.
Görev yaptıkları köye gitmek, o köyden Kastamonu’ya, ya da Taşköprü’ye gelmek için Gök Irmağı bir şekilde geçmek zorun dalardı.
İstanbul Boğazı üzerinden, Avrupa’dan Asya’ya geçer gibi, Ilgaz Dağı eteğinden, İsfendiyar Dağı eteğine geçebilmek için Düden Ali her yıl Gök Irmağın üzerine ağaçtan köprü kurardı.
Öte kıyıda, en çok O’nun çeltik tarlaları, elma bahçeleri vardı.
İmece eder, Elek Dağı’ndan, en uzun en kalın çam ağacını keser, yontar, bir iki çift kömüşle ırmak kıyısına sürüyerek getirir, ırmağın bir kıyısından öteki kıyısına uzatırdı.
Ormancılar yasal işlem yapmazdı.
O köprüden kendisinden başkaları da geçer, caddeye çıkar, kimi Hanönü Pazarına kimi de Taşköprü’ye giderdi.
Ağaç köprüden her geçen; düden Ali’nin “çok iyi bir hayır işlediğini” konuşurdu. Irmak, kalın ağacın bir metre kadar altından akardı.
Görücü usulüyle olsa da evleneli bir yıl olmuş, “Vicdanlarıyla baş başa” eşi ile birlikte Düden Ali’nin Köyünde öğretmenlik yapıyorlardı.
Düden Ali, Irmağın öte geçe sindeki elmalarını dokuduğunda, (topladığında) bir kalbur da öğretmenlere getirirdi.
Elmalar çok sulu, tatlı ile ekşi arası çeşnide, kırmızı ile bordo arası renkteydi.
Öğretmen, onların da, köylülerin de işine yarar, yeni aldıkları radyolarını yapar, yırtılan lastiklerini yamar, delinen sobalarını onarırdı.
Aslında radyo bozulmaz, ya teli kopar, ya da pilini ters takarlardı. Tel kopmuşsa bal mumuyla yapıştırır, pil ters takılmışsa doğrulturdu.
Daha yeni, Sabri’nin Torununun burnuna mısır kaçmış, doktora gitmeğe gerek kalmadan, burnunu yağlayıp yumuşatmış, kazak şişinden kanca yapmış, burnunu tıkayan mısırı çıkartmıştı.
Köylülerle arası iyiydi.
Köyde hasta olanlara genellikle kurşun döktürülür, muska yazdırmayı düşünmezlerdi. Yakın çevrede muska yazabilecek “derin” hoca yoktu.
Köylüler belki kurşun da döktürmeyeceklerdi de doktora ulaşmak, yazacağı ilaçları almak oldukça zordu. Irmaktan hasta-hasta geçecek, caddeye çıkacaksın. “Bağdatlının otobüsü kaçtıysa, başka arabanın geçmesini bekleyeceksin. Araba geçmez, çoğu zaman köye geri dönecek ertesi gün gidecek, doktora muayene olacak, alım gücün varsa, yazılan ilaçları alacaksın. (onu da eksik alırlardı)
İşte bu korkuya, önce kurşun döktürülür, iyileşmez, iş kötüye giderse köprü geçilip, yolda beklenir, Taşköprü’ye ulaşılmaya çalışılırdı. Çok ağır hastalar, kömüşlerin çektiği kağnı arabalarına yatırılır, boyunu su aşması pahasına ırmaktan geçirilirdi.
Evleneli bir yılı geçmiş, “yolda yolcu” olduğu belli olmuş, doğmadan adını hazırlamışlardı. Erkek olursa “Özgür,” kız olursa “Özlem” diyeceklerdi.
O yıllarda doğum gerçekleşmeden oğlan mı, kız mı? Olacağı belli olmazdı.
Deneyimli kadınlar, yiyip içtiğinden, karın-burun yapısından ne doğacağını “tahmin” eder, aileyi ve yakınlarını sevindirmek için de, “Oğlan olacak” yorumu yaparlardı. Yorumları kimi zaman tutardı.
Doğum oldu; adını “Özgür” koydular.
Sadece adını koymakla kalmadı, dünyadan başka dünyalar da onların oldu. Hani, Dede Korkut Hikâyelerindeki gibi; Azrail gelip: “Oğlun için canını verir misin?” dese, annesi de babası da hiç düşünmeden, gözlerini kırpmadan çocukları için canlarını verirlerdi.
Özgür; kâh beşikte, kâh kundakta, kâh kucakta büyüdü, kendi kendine gezinmeye başladı. Günün birinde İshal oldu. Olağan karşılandı. Her insanın olduğu kadar, her canlının başından geçen olaylardandı ishal (ötürgeç) olmak. Hiçbir işlem yapmadan, bir iki gün içinde geçebilirdi.
Kendiliğinden geçmesi beklendi, geçmedi. Kurşun döktürüldü, fayda etmedi.
Kendiliğinden geçme zamanı geçmişti. Anayı da babayı da eşi dostu, konu komşuyu da bir telaş sardı. Kimse dillendirmese de, “zehirli ishal”den korkuluyordu.
Bir öğle vakti, okulun irice ve yetenekli çocuklarından ikisini sınıfları yönetmeleri için görevlendirdiler.
Bu uygulama ara sıra yapılırdı.
Birisi birinci devreye bakacak, öteki ikinci devreye bakacaktı. Birinci devre;1. 2. 3. sınıflar, ikinci devre de 4. 5. sınıflardı.
Sabahtan da gidebilirlerdi de, sabahtan dört, öğleden sonra iki ders vardı. Dört dersi gelişkin çocuklara bırakmayı, okulu tam gün terk etmeyi uygun bulmadılar. Öğleden sonra gider, akşama dönerlerdi.
Öyle yaptılar. Fazla tedirgin olmadan, köprüden geçip, caddeye çıktı, taşıt beklemeğe başladılar.
Boyabat yönünden gelen tomruk kamyonunu görünce, yan yana dikilip, yolcu olduklarını belli ettiler.
Kamyoncular, yolda kimseyi bırakmak istemezlerdi.
Kamyon yanlarında durdu, şoförden başka muavini de vardı. O yıllarda, muavinsiz araba olmazdı. Muavin, tomrukların üstüne çıktı, erkek ve kucağında çocuğuyla kadın öğretmen şoför mahalline oturdular.
Konuşa-konuşa Taşköprü’ye geldi, köprünün karşısında indiler. Tomruk kamyonu, Kastamonu yönüne çekip gitti.
Ardından baktıkları o hantal, kalın odun yüklü, hırıltılı kamyon, iyi kalpli bir dev gibiydi gözlerinde.
Anası bebeği sırtına aldı, sırt sargısını kavileştirdi, önden bağladı.
Bu sargı ve bebek taşıma yöntemini, köylülerinden, Halkabük Köylülerinden öğrenmişlerdi.
Uzun yıllar Kastamonu’da da çalışmış, paraya önem vermeyen, tanısı yüzde yüze yakın doğru çıkan “Kel Doktora “gitmeyi uygun gördüler. Kel Doktora gitmeseler, İlköğretim Müdürlüğüne gidecek, “Sevk yazısı” alacak, hükümet tabibine gidecek, Hükümet Tabibi, keşfe gitmemişse muayene edecek, ilâç yazacak, saatler geçecek belki de akşama köye dönemeyecek, ertesi günkü derslerine yetişemeyeceklerdi.
Kel Doktora gitmeyi, işlerini tez bitirmeyi uygun gördü ve gittiler.
Kel doktor, sıra bekleyen hastasından izin alıp, çocuğa öncelik tanıdı.
Muayene etti, sorular sordu, yanıtlar aldı. “Streptemagma” adında tek bir ilâç yazdı. Öğretmen olduklarını anlayınca, para da almadı. Alsa da öteki doktorlar yirmi lira alırken, O, beş lira alırdı.
İlâç sulandırılıp, şurup şekline dönüşüyordu. Eczanede sulandırıp, bir ölçek içirdiler.
Daha akşama vakit vardı. Yeni çıkan kitaplardan bir kaç kitap alıp, geri döndü, Taşköprü’nün, taş köprüsünü geçti, çeşmenin yanında yoldan Boyabat yönüne geçecek araba beklemeğe başladılar.
Tam umudu kestiklerinde, Kastamonu yönünden bir kamyon, tozu dumana katarak yanlarına kadar geldi durdu.
“Atlayın” dedi, şoför. Şoför mahallinde oturan iki kişi yerinden kımıldamadılar.
Tekerin jantına, tekere, karasörün (kamyonun yük konulan kasası) uygun yerlerine basarak arabanın üstüne çıktılar.
Araba tozutuyordu da, onlar etkilenmiyordu. Arabanın tekerleklerinden çıkarttığı toz, iki üç metre gerisinden, geri gidip çevreye yayılıyordu. Bazen alabora olup, kamyon kasasına kadar geliyor, boğulacak gibi oluyorlardı. Bu sıkıntılı durum uzun sürmüyordu.
Araba, kasasındaki kalıntılara bakılırsa, bindikleri kamyon, pancar kamyonuydu.
Dikilemedi, oturamadılar. Çöktü, ıstırap içinde köyün karşısına geldiler.
İnmek istediklerini, isteseler bağırsalar da rüzgârın etkisinden ve arabanın sesinden şoför duymazdı.
Yumruğuyla şoför mahallinin üstüne vurdular. Şoför anladı, Ak Tepenin doğrusunda durdu. Ak Tepe, köyün karşısında çevreden yüksekçe, her yönden görünebilen, iniş-biniş yeriydi.
Gündüzden hava gürlemiş, Kastamonu yönü kararmış, Taşköprü ve çevresine yağmur yağmamıştı.
Ak Tepe’de arabadan indiklerinde, yağmur yeni çiselemeye, göz gözü görmemeye başladı. Irmak kıyısına geldiklerinde, hava iyice kararmış, sular taşmıştı. Irmağın üstüne köprü niyetiyle atılan ağacın ucunu bulamadılar. Sadece akan ırmağın bulanık suları arada bir parlıyordu.
Gecenin karanlığında, kalın ağacın su altında kalmayan orta kısmı da zar zor görünüyordu. Irmağın suları, ağacın iki yanını kaplamış kaybetmişti.
Çamur deryası ırmağın kıyısında, sular çekilene kadar duramazlardı. Öteye geçmek eve ulaşmak zorun dalardı.
Bebeğin sırt sargısını iyice kavileştirdi, baba önde, eşi arkasında tuyumuna (rast gele) ırmağın kıyısından içine doğru yürümeye başladılar. Üç beş adım atıp, su dizlerine çıkınca, ağacın ucunu buldular. “Buldum” dedi, sevinçle baba. Eşine de: “Belimdeki, kayıştan (kemer) iyi yapış, kendini de beni de zorlama, tuyumuna ağaca basarak ayağını kaldırmadan sürterek ilerle, yere bakma, korkma” dedi.
Güneşe gölge, yağmura süzek, ağacın tek yanındaki korkuluktan tutarak yürümeye başladılar.
Eşinin sırtında bebek, ayağını sürüyerek beyinin kemerinden tutmuş, ardından gidiyordu. Tam ırmağın ortasına geldiklerinde; baba bir uğultu duydu. Irmak delidolu akıyor, dönemeçlere, şalaklara vurup geri püskürüyor, sanki yutacak adam arıyordu.
Sular gittikçe yükseliyor, ayaklarının altındaki ağacı alıp gidecek gibi oluyordu.
Ve sular, ağacı aşmaya başladı. Ağacın ortasını ileri geçtiklerinde ağaç kayboldu, ayak bileklerine, daha sonra da kalçalarına kadar suya battılar.
Baba oldukça korkuyor, korkusunu dışa vurmuyor, belli etmiyordu.
Ağacın ucu bitti. Su bacaklarını zorluyor, çelleyemiyordu. (ayaklarını yerden kesip yıkamıyordu) Bir ara bastığı yer yumuşadı.
Köprünün ucu bitmiş, sertlik gitmiş, çamurlu zemin başlamıştı.
Gecenin zifiri karanlığında tarla kıyısındaki sınırlar görünüyor, su kadar parlamıyordu.
Sudan kurtulup, karaya ayak bastıklarında, tarla sınırına oturup derin bir oh çektiler.
Anne bebeği sırtından çözdü emzirdi. “Bir ara gidiyoruz sandım” dedi. Eşi korktuğunu belli etmedi. O korku beyinlerinin derinliklerine yerleşti.
Yaya köprüsünden de geçseler, hep o köprüyü anımsadılar.
Irmağı geçtikten sonra, hızlı yağmaya başlayan yağmur altında, çamurda, bata çıka köye gelmek, asfaltta yürümek gibiydi. Hiç değilse, düşüp boğulma tehlikesi yoktu. Gece eve girdi, çamaşırlarını değiştirdi, çaylarını içti, yorgun argın uyudu, ertesi günü derslerine yetiştiler.
Aybaşlarında, maaşlarını almaya Taşköprü’ye baba giderdi. Baba, maaşlarını almaya geldi aldı. Saydı, maaşları eksikti.
Mutemet hakkında dedi kodular da vardı. Hüseyin Erikli, işin peşindeydi. Mutemedin başı kalabalıktı. Kalabalık içinde “ayıp” olur düşüncesiyle sormadı, yüzüne vurmadı.
Çarşıyı dolaştı, iyice hesapladı, araştırdı, maaşları geçen aydan eksikti.
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner”di.
Mutemedin başı tenhalaştığında yanına yaklaştı, ”Hocam bir yanlışlık var her halde. Aldığımız maaş her zamankinden az” dedi.
Mutemet, maaş defterini açtı, Ozan Uzun, altında da Reyhan Uzun yazan bölümde parmağının ucunu, “güdecek”le güder gibi dümdüz ilerletti, durdu. Parmağını durdurduğu yerdeki rakamlar kırmızı yazıyla yazılmıştı.
Mutemet:
“Bir günlük maaş kesim cezası almışsınız.
Sanırım izinsiz Taşköprü’ye gelmişsiniz” dedi.
Fikri Uzun –Ocak 2008
NOT: Mutemet; Fazlı Çetin, İlköğretim Müdürü; Vehbi Güneş’ten sonraki İlköğretim Müdürüydü.
.

