Vedat Türkali

30/5/2008 · Kategori: Makale

Vedat Türkali

Güven


Tzvetan Todorov, “Yurdundan Uzak İnsan” adlı makalesinde “Nedir bir aydın?” sorusunu sormuş ve şöyle vermişti yanıtını; aydın, “bilim ya da sanat yapıtları yaratmakla, dolayısıyla gerçeğin ilerlemesine ya da güzelin açılıp gelişmesine katkıda bulunmakla yetinmeyen, halkın iyiliğinin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin kendisini ilgilendirdiğini de duyumsayan ve bu değerlere ilişkin tartışmaya katılan bir bilgin, yazar ya da sanatçıdır”

‘1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Vedat Türkali Yılı’ etkinlikleri, aydın sözcüğünün içinin boşaltıldığı günümüzde, 85 yıllık ömrünü sosyalizme, sinema ve edebiyata adamış bir aydını, Vedat Türkali’yi yeniden gündeme getiriyor. Çok sayıda film senaryosunun yanı sıra beş de romana imza atan Türkali, siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllarını hapiste geçiren, fişlenen, işsizliğe mahlum edilmeye çalışılan, ama bütün baskılara rağmen sanatından ve düşüncelerinden ödün vermeyen, her eseri ile heyecan ve tartışma yaratan onurlu bir aydın portresidir.

Geçmişe ve Geleceğe Güvenmek
Vedat Türkali, “Tek Kişilik Ölüm”de(1989) işaretlerini verdiği TKP tarihi çalışmasını yüzlerce sayfaya yayılan iki ciltte tamamladığı “Güven”le(1999) edebiyata aktarırken geçmişi sahipleniş tarzı ve geleceğe olan inancıyla “Mavi Karanlık”(1983) romanının izlerini sildi ve okuyucusunda yarattığı kırgınlığı giderdi. Cumhuriyet tarihinde radikal bir değişimin miladı da sayılabilecek 1940’lı yılları yanı başımızda patlayan II.Dünya Savaşı atmosferi içerisinde, merkezine TKP hareketini ve o hareket atrafında örgütlenen üniversite gençliğini yerleştirerek işleyen “Güven”, Türkali’nin söyleşilerinde de belirttiği gibi hem bir yaşanmışlığın izlerini taşıyor, hem de yıllar sonra açılan Komintern belgelerine dayanıyor.

Parti tarihinde bir kırılmayı işaret eden “desantralizasyon” kararı etrafında gelişen olaylar ilk bakışta yalnızca siyasi meselelere ilgili okuyuculara hitap ediyor yargısı uyandırmakla birlikte, o dönemin toplumsal yapısındaki farklı sınıf ve kesimlerden gelen çok sayıda farklı insan tipini, işçisiyle, öğrencisiyle, polisi, memuru, tüccarıyla, kadını ve erkeğiyle canlı portreler halinde, tutkuları, aşkları, cinsellikleri, inançları, zaafları ve kimilerini çıkarcı yanlarıyla romanına katan Türkali, içinde yaşadığımız bugünün somut tarih öncesine gönderiyor okuyucuyu.

Bilinç akışı, iç monolog, karşılıklı konuşma, tasvir gibi çeşitli anlatım tekniklerini birarada uyum içerisinde kullanan yazarın özellikle üniversite öğrencisi Turgut’un cinsel hayatına –abartıya kaçmasa bile sol edebiyat için alışılmışın ötesinde- yer açması o dönemi yaşayan kimi partilinin tepkisini çekmiş, “o dönemdeki gençlerde aşırı bir seks tutkusu olduğu izlenimi yaratılıyor” tarzında eleştirilere yol açmıştı. Önceki yazılarımda cinsel özgürlüklerin bizim edebiyatımızda yasaklı kalmasının nedenlerini geniş biçimde değerlendirdiğim için konu üzerinde durmak istemiyorum, ama bu tarz eleştirileri diilendirenler açısından değeri tartışılmaz bir komünistin verdiği yanıtı aktarmadan da geçemeyeceğim: “Bir gün gelecek” demişti Friedrich Engels 1883’te kaleme aldığı ‘Georg Weerth” makalesinde; “Alman Sosyalistleri Alman filisten önyargılarından ve ikiyüzlü ahlaki çekingenliklerin son izlerinden büsbütün kurtulacaktır, zaten bu ahlakçı tavırlar gizli müstehcenlikleri örtmeye yarıyor. Örneğin, Freiligrath’ın “Mektuplar”ını okuyun - insanların cinsel organları olmadığına inanasınız gelir. Ama şiirinde bu kadar aşırı temiz olan Freiligrath kadar kimse hoşlanmaz müstehcen sözlerden”. Engels’in yanıtı cinselliğin doğallığına yaptığı vurguyla noktalanıyordu; “Hiç değilse Alman işçilerinin her gün yada her gece yaptıkları şeyden rahat ve serbest bir tavırla konuşmaya alışmalarının zamanı artık gelmiştir. Bunlar doğal, kaçınılmaz, çok da güzel şeylerdir”.

Yazarın sorumluluğu
Türk romanında Cumhuriyet tarihinin “tartışmalı” bölgelerine pek adım atılmaz. Adım atmaya niyetlenen metinlerse, artık sansür korkusundan mı diyelim, yoksa yazarlar o tarihe objektif bakamadıklarından mı, bir türlü başarılı olamamıştır. Ermeni tehciri, Serbest Fırka, Istiklal mahkemeleri, Kürt İsyanları, Varlık Vergisi ve Aşkale kamplarıyla II.Dünya Savaşı yılları, 6/7 Eylül olayları gibi, Cumhuriyet ile başlayan yasaklı ve acılı tarihi ile TKP de o “tartışmalı” bölgelerden, tarihimizin kara deliklerindendir.

Resmi tarihin, tarihin resmisini sevenlerin ve siyaset erbaplarının 1940’lı yılları bir bellek yitimi ile nakletmeleri alıştığımız, kabul etmesek bile anladığımız bir ideolojik duruş; ne var ki, toplumların vicdanı, halkların ya da tarih dışı bırakılanların “vakanüvisti” olması gereken edebiyatın bu dönemlere ilişkin sessizliğini anlamak zor doğrusu. Doğrudan sol muhalefete karşı girişilen baskıcı uygulamalara duyulan bir uzaklık değil kastettiğim: II. Dünya Savaşına doğrudan katılmamış olsalar bile, bu coğrafyada yaşayan insanlar savaşın etkilerini -yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar, vb. toplumsal sorunlar olarak- yakından hissetmişlerdi. Neredeyse bütün temel ihtiyaç maddelerini kapsayan karaborsa ekonomisinin ve karneli hayatın bir efsane halinde toplumsal bilincimize kazındığı o karanlık dönem rüşvetçi memurları, tek parti çevresinden savaş zenginleri, yoksul çocuklarının beş yıla uzayan askerlikleri, gizlenemeyen Alman taraftarlığı, ırkçı akımları ve aydınlara yapılan baskılarıyla tarihçilerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların -gerek o yılllarda gerek sonrasında verdikleri- ürünlere yeterince yansımadı.

Vedat Türkali, Cumhuriyetin II. Dünya Savaşı yıllarındaki işte bu dehşet tablosunu -TKP tarihine paralel biçimde- mümkün olan en geniş biçimiyle gözler önüne sererken gerçek bir aydın tavrı sergiliyor; olup bitenleri gören, olayların ardındaki dinamikleri soruşturan ve tarihin bir kesitini gelecek kuşaklar için anlaşılır bir hale getiren bu tavır, yazarın dile getirdiği gibi “gerçeklerin devrimci” olduğuna duyulan inancın gereğidir.

“Eğer bir roman iyi bir romansa ve dönemini de bilinçli bir şekilde yansıtıyorsa, zaten bir kavgaya girmiştir. Bir şeyler dağıtır, bir şeyler verir” diyor söyleşisinde Vedat Türkali. İyi romanlar yazarak dağıtmaya, vermeye çalıştığı daha iyi bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesidir. İçerde anti demokratik uygulamalara, insan hakları ihlallerine, dışarıda küreselleşmenin azgın ve yayılmacı iktidarına karşı direnen bir yazarın yapması gerekeni yapıyor, elindeki yegane silahı kalemiyle sesini duyurmak istiyor. Yazıyor Vedat Türkali, çünkü gözler önüne sermek istediği bir yalan, dikkatleri üzerine çekmek istediği bir düş, sosyalizme duyduğu hiç bitmeyen inancı var…

A. Ömer Türkeş

Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

21/7/2007 · Kategori: Makale

Sandığa Gidin / Rıza Zelyut

Kategori: Makale

Rıza Zelyut
Sandığa gidin


Sevgili okurlarım!..
Her şey yalan bugün doğru...
Bugünü çok iyi değerlendirin.
Bakın: Hırsızlar koşa koşa sandığa gidiyor.
Terörist tayfası bütün gücüyle sandığa yükleniyor.
Ali Dibolar, sandığı ablukaya almışlar.
İstiyorlar ki bu yolsuzluk düzeni devam etsin...
Sömürgen-vurguncu sermaye sahipleri de sandığı asla bırakmıyor.
Dünyanın en tatlı faiziyle kolaydan para kazanıyorlar ya...
Hazinemizi istedikleri gibi tırtıklıyorlar ya...
Bu yüzden borsayı hep zıplatıyorlar ya...
Ekonomi iyi deyip sizi kandıracaklar ya...
Kendi çocukları emeklemeye başlamadan dolar milyoneri oluyor ya...
Bütün yamuklar sandığa gidiyor.
Ya siz neredesiniz?
Yoksa, 'Benim bir oyumdan ne çıkar ki...' mi diyorsunuz?
Sizin o bir oyunuz var ya...
Çok önemlidir; unutmayın...
Unutmayın: Bir oy dünyaya bedeldir.
Bir oy, iktidarı tayin eder.
Siz gitmezseniz de öbürleri gidiyor.
Gidip, yamuklar iktidarı belirliyor.
Sizin de şikayet etmeye hakkınız kalmıyor.
Haydin, sandığa gidelim.
Sandığı haramilerden kurtaralım...

OYUNUZ KURŞUN OLMASIN
Hem yazıyorum hem de gazetelere bakıyorum
2 askerimiz daha şehit olmuş.
O anaları düşünüyorum:
Aslan gibi çocuklarının başında yakalarını yırtıyorlar.
Feryatları yeri göğü dolduruyor.
Ama kim duyar onları...
Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları dev gibi panolarda.
Her yeri işgal etmiş...
'Yola devam!' diyor...
Yeni çocuklarımızın ölmesi için...
Yola devam.
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sözlerini yeniden duyuyorum: Terörü önlemek için Kuzey Irak'a girmeliyiz. Girersek başarılı oluruz.
Ama dev panolardan millete bakıp 'Yola devam!' diyen kişi, karşı çıkıyor.
'Ben girmem, oradakilere dokunmam!' diyor anlayacağınız.
Ama oradakiler bizim çocuklarımıza dokunuyorlar.
Her gün birini, ikisini havaya uçuruyorlar.
Bu yüzden: Oyum, benim evladımdır.
Onun canını cellada teslim etmem.
Oyum kurşuna dönmesin.
Gelip beni vurmasın.

ZAM GELECEK
AKP yeniden iktidar olursa, vatandaş yandı yanacak.
Bunlar IMF'ye imza verdiler.
Ali Babacan attı imzayı.
Bunu da eski bakanlardan Cafer Tayyar Sadıklar açıkladı:
Seçimlerden sonra zam yağacak...
Doğal gaz, elektrik, su, akaryakıt, ulaşım.
Aklınıza ne gelirse zamlanacak...
Bundan kurtulmak için bu iktidardan kurtulacaksınız...
Bir kutu yiyecek, beş torba kömürle sizi kandırmaya çalışana, cevap verme günü bugündür: Oyunuzun, namisiniz olduğunu gösterin...

KADINI ORTAÇAĞA GÖTÜRENLER
Bir de kadınlarımızın özel sorunu var.
Bu zihniyet kadını zevk aleti gibi hayal eder, bu yüzden de eve hapseder.
Bunlardır kadını eksik etek gören.
Ey kadınlar...
Ey analarımız...
Ey bizleri doğurup büyütenler...
Bu aşağılanmaya razı mısınız?
Hazreti Hatice gibi, Hazreti Fatıma gibi, Selçuklu İmparatorluğu'nu yöneten Türkan Sultan gibi kadının muhteşem duruşunu onlara göstermeyecek misiniz?
Kadınların, kadınlık haklarına sahip çıkma fırsatı gelmiştir.
Sizi böyle ikinci sınıf varlık haline getirenler, seçmen listesinde karşınıza geliyor.
Mührü asla bunlara vurmayın.

KURBAĞA MISINIZ?
Kurbağayı kaynatmanın yolunu biliyor bunlar.
Su dolu kazanın içine bırakıp altını ağır ağır ısıtıyorlar.
Kurbağa sıcağa alışıyor.
Gevşiyor.
Piştiğini, yanacağını anladığı zaman...
Artık zıplayamıyor...
Ve telef olup gidiyor.
Seçmeni o hale getirmeye çalıştılar.
Durmadan seçim anketi yayımladılar ve AKP'yi rakipsiz gösterdiler.
Gazeteler, televizyonlar iktidar ateşiyle halkımızı iyice yumuşattılar.
Çevremizde tuzaklar kuruldu; bekliyorlar:
Oylar AKP'ye giderse millet telef olur.
Fakat halkımız bugün zıplayıp bunlardan kurtulacaktır.

OYLARI BÖLMEYİN
Sandığa giderseniz...
Oyunuzu dürüstlere verirseniz...
Türkiye, Türkiye'nin altını oyanlardan kurtacaktır.
Bunun için oyları bölmeyin...
AKP'nin karşısında iki büyük parti var:
Biri CHP, biri MHP...
Hesabı soracak olan, bunlardır.
Kendinizi hangisine yakın buluyorsanız oyunuzu ona verin.
Verin ki Türkiye; devletiyle kavga edenlerden kurtulsun...
Rahat nefes alsın.
Üzülenler; teröristler olsun; vurguncular olsun, Amerika olsun; faizle para kazanan emperyalist şirketler olsun...
Bizler de bayram yapalım.

 

Güneş, 21.07.2007

Anayasa Mahkemesi'nin ''367'' kararının gere

27/6/2007 · Kategori: Makale

Anayasa Mahkemesi'nin ''367'' kararının gerekçesi açıklandı

      Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci turunda toplantı yeter sayısının 367 olduğu yönündeki kararının gerekçesi, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.
      •  Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına karşı oy gerekçeleri...
      CHP, Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turundan sonra, 11.
      Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin ilk tur oylamanın eylemli içtüzük değişikliği niteliğinde olduğunu ileri sürerek, TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. birleşiminde alınan 11. Cumhurbaşkanı’nın seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile ilgili kararının iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle dava açmıştı.
      Anayasa Mahkemesi, 1 Mayıs 2007’de söz konusu kararı iptal etmiş ve kararın gerekçesi Resmi Gazete’de yayımlanıncaya kadar yürürlüğünü durdurmuştu.
      Yüksek Mahkeme’nin gerekçeli kararında, şöyle denildi:
      "Cumhurbaşkanın seçimi sürecinde ilk iki oylamada uzlaşmanın sağlanması, 102. maddenin birinci fıkrasındaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir.’ kuralının toplantı yeter sayısını da kapsamasıyla olanaklıdır. Aksi halde, üçüncü fıkradaki birinci ve ikinci oylamalar anlamsız hale gelecek, üçüncü ve dördüncü oylamalarda üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilebileceği için, bir uzlaşmaya da gerek kalmayacaktır. Üçüncü fıkrada öngörülen üçüncü ve dördüncü oylamalarda, TBMM’nin, adaylardan birini üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla seçebilme olanağı karşısında, Meclis’te salt çoğunluğa sahip parti ya da partiler, birinci ve ikinci oylamada üçte iki çoğunlukla aranan uzlaşmaya sıcak bakmayabileceklerdir. Bu durum Anayasa’nın, Cumhurbaşkanı seçiminin uzlaşmaya dayanması amacıyla bağdaşmamaktadır." Kararda, "Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın seçimi için öngörülen üçte iki çoğunluk, dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden hem toplantı hem de karar yetersayısını kapsamaktadır" denildi.
      Anayasa Mahkemesi’nin 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimine ilişkin kararının gerekçesinde, bugünkü üye tam sayısı esas alındığında TBMM’nin kural olarak 184 milletvekili ile toplanabileceği ve en az 139 milletvekiliyle karar oluşturabileceği, ancak Anayasa’da hem toplantı hem de karar yeter sayısı bakımından başkaca bir hüküm bulunmaması durumunda bunun geçerli olduğu kaydedildi.
      Anayasa Mahkemesi, CHP’nin, TBMM İçtüzüğü’nün 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimine ilişkin 27 Nisan 2007 günlü ilk oylamanın Anayasa’nın 96. ve 102. maddelerine aykırılığı savıyla iptali ve iptal kararı yürürlüğe girinceye kadar bu uygulama ile oluşan içtüzük hükmünün yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi istemini yerinde görmüş ve oy çokluğuyla iptal etmişti.
      Yüksek Mahkeme’nin Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan gerekçeli kararında, öncelikle iptali istenilen TBMM kararının Anayasa’ya uygunluk denetimi konusunda Anayasa Mahkemesi’nin görevli olup olmadığı "bir ön sorun olarak" incelendi.
      Gerekçede, Anayasa’nın 148. maddesinin birinci fıkrasının, "Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler", 85. maddesinin ise "Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84.
      maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması hallerinde, Meclis Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın, Anayasa’ya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içerisinde kesin karara bağlar" şeklindeki hükümleri anımsatıldı.
      Anayasa’nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararları ile Anayasa’nın 148. maddesinde belirtilen TBMM İçtüzüğü’nün, hukuki nitelikleri bakımından birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmadığı ifade edilen gerekçede, şöyle devam edildi:
      "Anayasa’da sayılarak gösterilen bu kararlar dışında kalan parlamento kararları kural olarak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulamamakta ise de Anayasa Mahkemesi’nin bir çok kararında belirtildiği gibi, iptali istenilen bir yasama tasarrufunun Anayasal denetime bağlı tutulabilecek nitelikte olup olmadığı saptanırken sadece, onun bu tasarrufta bulunan organ tarafından nasıl nitelendirildiğine ve hangi ismin verildiğine veya bu işlemin nasıl bir yöntem izlenerek yapıldığına bakılması yeterli olmayıp, yapılış yöntemi ve adı ne olursa olsun hukuksal niteliği, etkisi ve doğurduğu sonuçlar da gözetilmelidir.
      Yapılacak değerlendirme sonucunda, iptali istenilen tasarrufun, Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi’nin denetim alanına giren kanun, KHK veya TBMM İçtüzüğü ile aynı değer ve etkide bir işlem olduğu kanısına varılırsa bu işlem Anayasa Mahkemesi’nce denetlenebilir.
      Aksi halde, hukuksal nitelikleri, etkileri ve meydana getirdikleri sonuçlar bakımından, Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi tutulan kanun, KHK ve TBMM İçtüzüğü ile eşdeğerde bulunan ve bu nedenle de belirtilen işlemlere özgü yöntem ve isimlerle tesis edilip, hukuki varlık kazanması gereken bazı yasama tasarrufları, farklı yöntem ve isimlerle hukuk sistemine dahil edilerek Anayasa’ya uygunluk denetiminin kapsamı dışına çıkarılabilir.
      Bu durumda adı yeni bir içtüzük düzenlemesi veya değişikliği olmadığı ve içtüzük yapılması ve değiştirilmesindeki yöntem uygulanmadığı halde değer ve etkisi bakımından birer içtüzük kuralı niteliğinde olan TBMM kararları anayasal denetime bağlı tutulabilir. Değer ve etkileri bakımından aralarında fark bulunmayan yasama tasarruflarının aynı yargısal denetime bağlı tutulmaları hukuk devleti olmanın da gereğidir."
     
     "DOĞRUDAN DÜZENLEME YOK"

      Gerekçede, dava konusu TBMM kararının alındığı 27 Nisan 2007 tarihli 96.
      Birleşimde, ilk oylamaya geçilmeden önce, bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı seçimini gerçekleştirmek üzere toplanan Meclis’te, Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrası gereğince en az 367 milletvekilinin hazır bulunması gerektiği, aksi halde toplantı yeter sayısı bulunmadığından oylamaya geçilemeyeceği yönündeki açıklamaları üzerine, konuyla ilgili usul tartışması açıldığı ve bu tartışmanın sonucunda oturumu yöneten Meclis Başkanı’nın, Anayasa’nın 96.
      maddesindeki toplantı yeter sayısıyla ilgili kural uyarınca 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli olduğunu belirttiği, bu konuda yapacağı uygulamanın, İçtüzüğe ve Anayasa’nın 96. ve 102.
      maddelerine uygun olup olmadığı hususunu Genel Kurul’un onayına sunduğu anımsatıldı.
      Gerekçede, Genel Kurul’un da Başkan’ın tutumunun Anayasa’ya ve İçtüzüğe uygun olduğu yönünde karar verdiği, böylece, Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen TBMM üye tam sayısının en az üçte biri oranındaki toplantı yeter sayısı olduğunun Meclis kararıyla tespit edildiği dile getirildi.
      Gerekçede, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin ilk fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasanın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir" denilerek, Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısıyla ilgili doğrudan bir düzenleme yapılmamış, Anayasa’nın 102.
      maddesine göndermede bulunulmakla yetinildiği kaydedildi.
     
     "102. MADDE ÖZEL HÜKÜM"

      Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında da Cumhurbaşkanının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçileceği, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağrılmasının öngörüldüğü belirtilen gerekçede, şunlar kaydedildi:
      "Dava konusu Meclis Kararı’nın İçtüzük düzenlemesi niteliğinde olup olmadığının saptanabilmesi için öncelikle 102. maddede geçen ’üçte iki çoğunluk’ ifadesinin toplantı yeter sayısını da kapsayıp kapsamadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
      Cumhurbaşkanı seçimi bakımından 96. madde genel hüküm, 102. madde özel hüküm niteliğinde olduğundan, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 102. maddesi ile Meclis’in toplantı ve karar yeter sayısını belirleyen 96. maddesinin birlikte değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
      Anayasa’nın 96. maddesinde ’Anayasa’da, başkaca bir hüküm yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz’ denilerek TBMM Genel Kurulu çalışmalarında toplantı ve karar yeter sayısı ayırımı yapılmış, her ikisinin alt sınırı da ayrı ayrı belirlenmiştir. Buna göre, TBMM, ’Anayasada başkaca hüküm olan haller’ dışında, üye tam sayısının en az üçte biri ile toplanabilecek ve üye tam sayısının en az dörtte birinin bir fazlasıyla karar verebilecektir. Bugünkü üye tam sayısı esas alındığında TBMM kural olarak 184 milletvekili ile toplanabilecek ve en az 139 milletvekiliyle karar oluşturabilecektir. Ancak, Anayasa’da hem toplantı hem de karar yeter sayısı bakımından başkaca bir hüküm varsa o uygulanacaktır.
      Bu düzenlemenin, 1961 Anayasası’na göre bazı farklılıklar içerdiği görülmektedir. 1961 Anayasası’nın, toplantı ve karar yeter sayılarını belirleyen 86. maddesinde, ’Her Meclis, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasa’da başkaca hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir’ hükmü ile istisna niteliğindeki ’Anayasa’daki başkaca hükümlerin’ varlığı, sadece karar yeter sayısı için öngörülerek, toplantı yeter sayısı yönünden genel kurala istisna getirilmezken, 1982 Anayasası’nın 96. maddesindeki ’Anayasada başkaca bir hüküm yoksa’ ibaresi madde metni başına konularak, Anayasa’da sadece karar yeter sayısı bakımından değil, toplantı yeter sayısı bakımından da ’başkaca’ özel nitelikli, istisnai hükümlerin bulunabileceğine işaret edilmiştir. Bu durumda, 1961 Anayasası’nın 86. maddesiyle karşılaştırıldığında 1982 Anayasası’nda, bilinçli olarak toplantı yeter sayısı yönünden de 96. maddedeki genel kuralın istisnalarının öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
      Bu bağlamda 1982 Anayasası’nın, genel ve özel af ilanı (Md.87), Meclis Başkanı seçimi (Md. 94), Meclis soruşturması yoluyla bakanların Yüce Divan’a sevki (Md.100), Cumhurbaşkanı seçimi (Md.102), Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı suçlandırılması (Md.105), gensoru ve görev sırasında güvenoyu (Md.99, 111) ve Anayasa değişikliği (Md.175)
      konularında, TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayıları bakımından, 96.
      maddedeki genel kurala istisna getiren, özel hükümler içerdiği görülmektedir. Bu durumlarda kuşkusuz TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayıları bakımından, 96. maddedeki genel kural değil, belirtilen maddelerdeki özel hükümler uygulanacaktır." Gerekçede, Anayasa’nın genel kurala istisna oluşturan söz konusu maddelerinin, ifade biçimleri ve işlevleri yönünden incelendiğinde bunlarda belirtilen nitelikli çoğunluğun Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin 102. madde dışında karar yeter sayısına ilişkin olduğunun anlaşıldığı ifade edildi.
      Anayasa’nın 102. madde hükmünün anımsatıldığı gerekçede, şunlar kaydedildi:
      "Maddenin birinci ve üçüncü fıkralarında Anayasa’nın nitelikli çoğunluk öngörülen diğer maddelerinden farklı olarak iki ayrı yeter sayı düzenlenmiştir. Üçüncü fıkradaki dört oylamanın, ilk ikisinde üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunu, üçüncü ve dördüncü oylamalarda salt çoğunluğunu sağlayan adayın seçilmiş olacağı kuralına yer verilerek dört oylamada da seçilmek için gerekli olan karar yeter sayıları ayrı ayrı belirlenmiştir. Buna göre, birinci fıkradaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir’ kuralı ile belirlenen yetersayının, üçüncü fıkradan farklı bir anlam taşıdığının kabulü gerekmektedir. Birinci fıkradaki, ’Cumhurbaşkanı, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir’ kuralındaki üçte iki yeter sayısının, üçüncü fıkradaki karar yeter sayılarından farklı amacı ve işlevi olduğu düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanı seçiminde birinci fıkra hükmünün toplantı yeter sayısı bakımından; üçüncü fıkra hükmünün de karar yeter sayısı bakımından, 96. maddedeki toplantı ve karar yeter sayısına ilişkin genel kuralın istisnalarını oluşturan, ’Anayasadaki başkaca hükümler’ kapsamında bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır."
     
     "CUMHURBAŞKANI SEÇİMİNDE UZLAŞMA TEMEL ALINIYOR"

      Gerekçede, Meclis Başkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 94. maddesinin dördüncü fıkrasında da 102. maddesinin üçüncü fıkrasında olduğu gibi dört oylama ve seçilme yeter sayısı olarak da TBMM üye tam sayısının, ilk iki oylamada üçte iki, üçüncü oylamada ise salt çoğunluğu öngörülmesine karşın, bu maddede 102. maddenin birinci fıkrasına benzer biçimde bir yeter sayı öngören kurala yer verilmediği ifade edildi.
      Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin 102. maddenin birinci fıkrasında, Cumhurbaşkanının TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla seçileceği belirtilirken, Anayasa’nın 94. maddesinin dördüncü fıkrasında Meclis Başkanı’nın ’gizli oyla’ seçileceği vurgulandıktan sonra fıkranın devamında öngörülen karar yeter sayısı ile seçileceğinin açıklandığı belirtilen gerekçede, bu farklı düzenleniş biçimi de 102.
      maddenin birinci fıkrasındaki, "Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir" kuralının bilinçli olarak toplantı yeter sayısını belirtmek amacıyla getirildiğini gösterdiği kaydedildi.
      Gerekçede, "Bu bağlamda, 102. maddede, dört oylamanın her birinde seçilebilmek için aranan karar yeter sayılarının ayrı ayrı belirlenmesi, birinci fıkra ile üçüncü fıkra arasına otuz günlük seçim takviminin düzenlendiği ikinci fıkranın konularak birinci ve üçüncü fıkraların birbirinden ayrılması da 102. maddenin yukarıda belirtilen anlam ve içerikle yorumlanması gerektiğini ortaya koymaktadır" denildi.
      Sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesi için bir kuralın yorumunda, onun lafzı kadar amacının da gözetilmesi gerektiğinde duraksama bulunmadığı kaydedilen gerekçede, şöyle devam edildi:
      "102. maddedeki düzenlemeyle, Cumhurbaşkanı seçiminde Meclis’te olabildiğince nitelikli bir uzlaşma sağlanmasının amaçlandığı açıktır.
      Nitekim, ikinci fıkrada otuz günlük seçim takviminde adaylık süresinin on günle sınırlanması, kalan yirmi günde yapılacak dört oylamanın ilk ikisinde adaylardan birinin seçilebilmesi için üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun oyunun aranması, dördüncü oylamaya, üçüncü oylamada en çok oy alan iki adayın katılabilmesi, bu oylamada da yarışan iki aday arasında üye tam sayısının salt çoğunluğunun adaylardan biri üzerinde sağlanarak Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde, TBMM seçimlerinin derhal yenilenmesi yoluna gidilmesi, Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşmanın temel alındığını göstermektedir.
      Anayasa’nın 104. maddesine göre, ’Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder.’ Ayrıca, Cumhurbaşkanına verilen görev ve yetkilerin niteliği ile Anayasa’nın Cumhurbaşkanının statüsüne ilişkin diğer hükümleri bir bütün halinde incelendiğinde Cumhurbaşkanının, ulusun önemli bir çoğunluğunu yansıtan temsilcilerin katılımı ve iradeleri ile seçilmesi yaklaşımının Anayasa’da benimsenmiş olduğu görülmektedir. Bu düzenlemeler, Cumhurbaşkanı seçiminde aranması gereken uzlaşının pozitif hukuksal dayanaklarını oluşturmaktadır.
      Cumhurbaşkanın seçimi sürecinde ilk iki oylamada uzlaşmanın sağlanması, 102. maddenin birinci fıkrasındaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir’ kuralının toplantı yeter sayısını da kapsamasıyla olanaklıdır. Aksi halde, üçüncü fıkradaki birinci ve ikinci oylamalar anlamsız hale gelecek, üçüncü ve dördüncü oylamalarda üye tam sayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilebileceği için, bir uzlaşmaya da gerek kalmayacaktır. Üçüncü fıkrada öngörülen üçüncü ve dördüncü oylamalarda, TBMM’nin, adaylardan birini üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyuyla seçebilme olanağı karşısında, Meclis’te salt çoğunluğa sahip parti ya da partiler, birinci ve ikinci oylamada üçte iki çoğunlukla aranan uzlaşmaya sıcak bakmayabileceklerdir. Bu durum Anayasa’nın, Cumhurbaşkanı seçiminin uzlaşmaya dayanması amacıyla bağdaşmamaktadır." TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinde Cumhurbaşkanının Anayasa’nın 101.
      maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından Anayasa’nın 102.
      maddesi hükümlerine göre seçileceği belirtilerek göndermede bulunulan Anayasa’nın 102. maddesindeki, Cumhurbaşkanı seçiminde dava konusu Meclis kararına ilişkin ilk oylamada toplantı yeter sayısının, TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu olduğu sonucuna varıldığı kaydedilen gerekçede, buna göre, İçtüzüğün 121. maddesinde de aynı esasın benimsendiğinin kabulünün gerektiği vurgulandı. Gerekçede, şöyle devam edildi:
      "Bu durumda, TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. Birleşiminde Başkan’ın, 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli bulunduğu yolundaki görüşünün kabulüne ilişkin TBMM Kararı, İçtüzüğün 121. maddesinin eylemli biçimde değiştirilmesi niteliğinde olduğundan bu kararın Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi, Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkisi içindedir." Gerekçede, dava konusu 27 Nisan 2007 günlü TBMM kararının "eylemli bir İçtüzük kuralı değişikliği" niteliğinde olduğuna ve işin esasının incelenmesine Tülay Tuğcu, Haşim Kılıç, Sacit Adalı ve Fulya Kantarcıoğlu’nun karşı oyları ve oy çokluğu ile karar verildiği belirtildi.
     
     ESASA İLİŞKİN İNCELENMESİ

      Kararın esas incelemesine ilişkin gerekçesinde ise, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin ilk fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101.
      maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasa’nın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir", Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında da "Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir" denildiği anımsatıldı. Gerekçede, şöyle denildi:
      "İlk inceleme bölümünde belirtildiği gibi, Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın seçimi için öngörülen üçte iki çoğunluk, dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden hem toplantı hem de karar yeter sayısını kapsamaktadır. Bu nedenle, İçtüzüğün 121. maddesinde de yapılan gönderme doğrultusunda aynı yeter sayının benimsenmiş olduğunun kabulü gerekmektedir. Oysa TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. Birleşiminde 11. Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili birinci oylamaya geçilmeden önce Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen toplantı yeter sayısı olduğu Meclis kararıyla saptanmıştır. Böylece, Anayasa’nın 102. maddesine yapılan gönderme nedeniyle, Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin toplantı ve karar yeter sayısının ilk oylamada TBMM üye tam sayısının üçte ikisini oluşturan 367 olduğunu öngördüğü sonucuna varılan İçtüzüğün 121. maddesi dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden değiştirilerek toplantı yeter sayısı konusunda, Anayasa’nın 96. maddesindeki genel kural doğrultusunda TBMM üye tam sayısının en az üçte birini oluşturan 184 oyun yeterli olduğu kabul edilmiştir.
      Toplantı ve karar yeter sayısının ilk oylamada TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu, bu bağlamda 367 olduğunu öngördüğü sonucuna varılan Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrası karşısında, bu çoğunluğun 184 olarak uygulanması sonucunu doğuran eylemli İçtüzük değişikliği niteliğindeki dava konusu TBMM Kararı Anayasa’nın 102. maddesine aykırıdır. İptali gerekir." Üyeler, Serruh Kaleli ve Osman Alifeyyaz Paksüt bu görüşlere ek gerekçelerle katıldılar.
      Haşim Kılıç ve Sacit Adalı ise bu görüşlere katılmadı.

Karl Marks ve Bugün

19/6/2007 · Kategori: Makale

Karl Marks ve Bugün

Kategori: inceleme

Bilim Teknik 11.02.2006

Gündem

Karl Marks ve Bugün

Karl Marks , sermayenin bugünkü enternasyonalizmini (uluslararası/küresel karakterini) gören, buna karşı işçi sınıfının enternasyonalizmini çıkaran insandır. Bu saptamanın doğal çıkarımı sınıf mücadelesi esasıdır. Kapitalizmi çözümlediği iki ciltlik muazzam eseri Das Kapital (Sermaye- (İnternet'te Türkçe dahil bütün dillerde bedava var!), bence, bugün bile, sistemi gerçekten anlamak isteyen "iktisat-ekonomistler" tarafından okunması zorunlu eserdir. Marksizmin kapitalizm-emperyalizm çözümlemelerinden bihâber iktisatçı, bence yarım ayaklıdır, veya iktisat bilimcisi olamaz.

Marksizm şüphesiz bir ekonomi politik çözümlemesi üzerine yükselen bir toplumsal önermedir ve bu önerme, insanlığın o ana kadar ortaya koyduğu veya ulaştığı tarihsel-felsefi düşüncesinin eleştirisiyle temellenir. Marks ve Engels'in ortaya koydukları ne salt bir felsefi ne ekonomik veya tarihsel modeldir. Ama bunların hepsini içeren, o güne kadar düşünce tarihinde cesaret edilebilen en kapsamlı insanlık tarihi ve gelişimi açıklaması ve model önerisidir..

Belki de, geçmişi ve varolanı ile insanlığın en büyük, en muhteşem bu eleştirisi karşısında, bugün bile objektif olarak ancak şapka çıkartılabilir...

Onların en büyük cesareti, belki de, kendilerinden öncekiler gibi toplumu kısmi olarak açıklamakla yetinmeyip, bütünsel kavramaya kalkışmalarıdır... Hem de bütün yönleriyle!...

Zaten Marks ve Engels 'in insanlık tarihindeki büyüklüklerini belirleyen de budur. Onlarda, kendilerinden önceki insanlığın temel düşüncelerinin hemen hepsi vardır. Marks'ın toplumların gelişmesinden, ekonominin yapısal niteliğini çözümlemesinden çıkardığı sonuç, sınıfsız toplumdur. İnsanlığın en mutlu yaşayabileceği bir toplum düşlediler. Sosyalizm ise sınıfsız topluma giden bir modeldi. Ortaya attıkları kuram, herkesin yeteneğine herkesin ihtiyacına göre pay aldığı, bolluk ve refah içinde, devletin bile olmadığı ütopik toplum modeli önerir..

***

Marks zamanında bu ütopya belki de çok daha yakın mıydı? Şimdi ise çok mu daha uzak? Veya bugün dünyada yüzer gezer halde, büyümekten başka ne yapacağını bilmeden hareket eden triliyonlarca dolar serseri "sermaye"ye, insanlığın bir kısmının büyük varlık ve tüketim içinde yüzmesine bakılacak olursa, belki de Marks'ın ütopyası, paylaşımcı anlamında olmasa bile, gerçekleşti!? Belki de iş sadece "bölüşüme" kaldı?!

Şimdi bu köşede Marksizmin işi ne, diyeceksiniz. Arada sırada dergimizde "bilimsel eleştiri" adı altında Marksizme haksız saldırılar oluyorsa, en azından bir kaç noktada düzeltmeler yapmak gerekiyor..

***

Marks ve Engels sadece tarihi, toplumu ve bunların ekonomi politiğini açıklayan, anlayan/betimleyen büyük düşünce insanları değildi. Onları öncüllerinden ayıran temel özelliklerinden belki de en büyüğü veya karakteristik olanı, devrimci /değiştirici/ eylemci olmalarıdır.. Marksizmin (Marks ve Engels'in) en büyük eylemi Komünist Manifesto 'yu yayımlamaları ve Avrupa'da işçi sınıfını eyleme çağırmalarıdır.

Genellikle yapılan fahiş bir hata vardır: Ardıllarının yaptıklarının hesabı, büyük insanlara kesilir. Sovyet ve Doğu Avrupa sosyalizm pratiği ile Marks ve Engels özdeşleştirilir. Halbuki onlar işin pratiğinde hiç olmadılar. Teorilerini, pratik içinde geliştirme (ve düzeltme!) şansları hiç bulunmadı. Aynı şekilde, ülkemizde de, en büyük askeri ve siyaset insanımız Mustafa Kemal adına hareket eden Evren ve zevatını düşünün!

***

Marks, kendisinden öncekiler için "Filozoflar dünyayı/âlemi sadece değişik şekillerde yorumladılar. Ama maksat onu değiştirmektir", dedi. Bu bakışı, "bilim" ve bilim insanının anlayışıyla bağdaştırmayarak, Marks'ın bilim insanı olmadığının kanıtı olarak sunabilir miyiz? Bilim insanı "Doğayı anlamaya çalışır onu değiştirmek görevi yoktur" diyerek Marks'ı eleştirmek doğru mudur?

Şüphesiz, temel bilimler doğa olaylarının nasıl "çalıştıklarını" ortaya koymaya çalışır. Ancak bu "genellikle doğru" bir tariftir.. Bazı temel bilimciler de "olayı" anlamaya çalışır, anladıktan sonra da, dünyayı, doğayı, toplumu "değiştirme çabası" içine girer. Atom Bombası Projesi, tamamen "doğayı anlayan" temel bilimcilerin eseridir. Onlar anlamakla kalmadı, bizzat bomba üreterek hem doğayı hem insanlığı hem toplumla-tarihsel akışı değiştirme görevini üstlendi! Marks'tan ayrıldıkları nokta, sadece egemen siyasetin emrinde birer "eylemci" olmalarıdır! Kimi jeologlar da bugün büyük petrol şirketleriyle birlikte temel bilimsel araştırmalarıyla "kısmen eylemci" karakterinde olabilmektedir!

Biyologlar sadece canlının en küçük parçasının nasıl davrandığını, en küçük maddelerin birbiriyle etkileşimini ve bütünle ilişkilerini anlamakla (temel bilim) kalmıyor, aynı zamanda, ayrıştırdığı biyo-moleküler parçalarla, varolan yapıyı değiştiriyor.. Kök hücreler, genetik tedavi vb.. Doğaya en büyük müdahale bu anlamda biyolojideki büyük devrimdir.. Burada biyologlar da, Marks gibi, değiştirici rolüne soyunmuşlardır!

Fizikçiler de öyle!.. Kimyacılar da, toplum bilimciler de! NASA temel bilimcileri ve mühendisleri ortaklaşa, uzayda kuyrukluyıldız vuruyor! Göktaşlarının yönlerini değiştirme planları yapıyor!

Büyük toplumbilimcilerin ortaya attıkları kuramlar da, toplumların gidiş yönlerini değiştirici özelliktedir. Bütün kuramların ortak özelliğidir, değiştiricilik! Darwin 'in teorisi, bütün bilime (ve toplumlara), düşüncelere yön verdi! Bugünkü iktisatın, ekonomi politiğin temellerini kimler attı? Toplum, bütün büyük düşüncelerden etkilenir.. Einstein 'in teorisinin yolaçtığı bilimsel ve toplumsal değişimlerin niteliklerini burada sayıp mı dökelim!

Temelbilim ile uygulamalı bilimler giderek daha fazla iç içe giriyor ve etkileri de katlanarak büyüyor.. Şimdi bu gerçekler ortadayken, üçyüz-beşyüzyıl öncesinin "betimleyici bilim" anlayışını hâlâ geçerli sanmanın ne âemi var? Betimleyici bilimciler de var, betimleyici-değiştirici bilimciler de!

***

Gelelim can alıcı diğer bir noktaya: Marks'ın "dünyayı değiştirici" düşüncesi nedeniyle geçmişte sosyalist ülkelerin çevreyi berbat ettikleri görüşü doğru mudur? Çevre kirliliklerini, ekolojiye müdaheleyi, Marks'ın "değiştirici" anlayışına mal ederek, Marks'a saldırmak büyük haksızlıktır, bilimsel değildir ve salt idelojik bir saldırıdır! Bir bilim insanına yakışmaz!

Çevre sorunları, genel olarak, sanayileşmenin bir sonucudur. İlk başta Avrupa, ilk sanayileşmesini gerçekleştiren kıta olarak çevrenin içine yapmıştır. Arkasından ABD ve Doğu Bloku ülkeleri! Bugün ise Avrupa dikkatlidir, verilen zarardan geriye dönüşte öncü rolü oynuyor.. Ama ABD dünyanın en büyük çevre kirleticisi rolünde.. Kapitalizmin kalesi! Bilimin kalesi! Kapitalist Rusya ve bölgesinde ülkeler çevreyi kirletmeye berdevam!

İnsaf!

***

Dünya şüphesiz Marks dömeminin dünyası değildir. Marksist teori geliştirilmek, yer yer değiştirilmek zorundadır. Marks, dömeninde, ütopyasını gerçekleştirecek en büyük güç olarak, kuramından çıkarsamalara uygun olarak, işçi sınıfını görmüştür.

Ama bugün durum öyle hiç değildir. İşçi sınıfı değişmiştir. Emek gücünün önemi çok gerilemiştir. Ayrıca değiştirici niteliğini de kaybetmiştir. Entelektüel "sermaye" ise çok yaygınlaşmış ve tabana yayılmıştır.

Bilgi toplumu insanı, giderek Marks'ın işçi sınıfının yerini almaktadır! Bugün ekonomik olarak da ana değiştirici güç Bilgi Toplumu insanı, entelektüel, bilimsel, teknolojik "sermaye"dir.. Yani bu sınıfı oluşturan insanlardır.

Tekelci sermayeyi, emperyalizmi bugün büyüten ana güç bu " sınıf"t ır.. Marks'ın teorisine uygun olarak, ana çelişki de buradadır!

Değiştirici, devrimci sınıf yer değiştirmiştir günümüzde.

Celal Şengör de aslında bu sınıfın en önde gelen, dünya çapında parlak üyelerinden biridir, ancak bu niteliğinin henüz farkında değildir..

Devrimci sınıfının bütün diğer üyeleri gibi!

Ama hepsi, bugün değilse bile yarın, kaçınılmaz olarak bu farkındalığa sahip olacak.. Sadece bilimsel-siyasal örgütlenme beklenmektedir!

Başkası için varolan sınıftan, kendisi için varolan sınıfa evrilmeleri, bu rolü, kendi çıkarlarını kavramaları gerekir!

Dünyayı bugün esas değiştirici güç olduklarını farketmeleri gerekir!..

Ben çok umutluyum!

Gelecek cumartesiye kadar, hoşçakalın!..

obursali@cumhuriyet.com.tr

CBT İnternet adresi: www.cumhuriyet.com.tr

Bilim Teknik 11.02.2006

Terakki Fikri 'ni Niçin yazdım?

İlerlemecilik eğilimlerimizin büyük Türk inkılabıyla hazırladığı derin ve kuvvetli bilinçten sonra, terakki felsefesiyle ilgilenmemiz doğaldı.

Terakki fikri, bir tabiat ve tarih felsefesinden başka bir şey değildir.

Tarih felsefecileri olmasaydı, bütün tarihlerimiz şekilsiz bir hikâyeden ibaret olurdu.

Felsefeyi bilimden ayıran fark, gerçeğe ulaşma konusunda felsefenin daha aceleci olmasından ibarettir.

Mustafa Şekib (Tunç)

Terakki Fikri, hayatın ve insanlığın oluşuna karşı duyulmuş bilincin doğurduğu felsefi bir meseledir. Hayat nereden geliyor, nereye gidiyor? İşte iki soru ki, insanlığın bunlara karşı bilinç peyda etmesiyle başlamış ve bu bilinç derinleştikçe terakki meselesi de önem kazanmıştır. Bilimsel analiz bize hayatın ve insanlığın unsurlarını veriyor. Tarihi bilginin derinleşmesiyle de geçmişimizin unsurlarını öğreniyoruz. Fakat yalnız bunları bilmek ne hırsımızı, ne de merakımızı yatıştıramıyor. Fazla olarak herhangi bir şeyin analizle elde edilen unsurları o şeyin sentez halinde niteliğini bize tanıtmıyor.

Mesela oksijen ile hidrojeni ayrı ayrı bilmek, bunların bireşiminden oluşan suyu bilmek olmuyor. Aynı şekilde genel tarih, milli tarihlerin toplamından başka bir şeydir. Hayatı ve insanlığı parça parça tanımakla bunları bir birlik halinde düşünmek, aynı zihniyet ve aynı tarz ile yapılamıyor. Birisine yeterli gelen yöntem ve bakış diğerine hiç de yetmiyor. Tarih ve hayat esas itibariyle bir bütündürler. Bütünün kuşatılabilmesi, daha geniş ve aynı zamanda dinamik bir görüş ve anlayış ister. İçinde yaşadığımız dünyayı ve insanlığı genel bir bakışla görmeye çalışmadıkça bakış ve kuşatma genişliği olmaz. Cansız dünyayı tecrübeyle hem analize, hem de senteze tabi tutmak mümkün oluyor. Fakat hayat ve insanlık için aynı şeyi yapamıyoruz. Bunun için gözlem ve tecrübeden başka araya bir de, akıl yürütme, hayal gücü, sezgi, ilham ve yaratma gibi insani melekelerin girmesi zorunlu oluyor.

TEORİSİZ GÖZLEM YÖNSÜZDÜR

Pozitivizmin bu melekelere karşı olan isyanı, kendisinden önce gelen romantizm ve vitalizmin, öznelliği son dereceye götürmelerinden kaynaklanmıştır. Gerçek durumda, öncülük eden bir sezgi veya faraziye doğmadıkça, gözlem ve tecrübe hem düzensiz, hem de yönsüz kalır. İnsanlar ise tesadüf veya talih ile iş göremezler.

Bilimin bütün tarihi, muhayyile veya sezginin çoğu keşiflere yapmış olduğu öncülüklerle doludur. Nerede kaldı ki, biz insanlar yalnızca olmuş ve olanı değil, olacağı da aramayı isteyenlerdeniz. Yalnız bu kadar da değil. Acaba bütün bu oluşların değerleri ve anlamları ne? İşte bu soruya çeşitli zaman ve mekanlarda verilen cevapların tamamı konumuzun kadrosu içine girmektedir.

Acaba hayatın ve insanlığın geçmişleri neydi, şimdiki durumları nedir ve gelecekleri ne olacaktır? Sadece hayata yöneltilen bu soruların cevabı tabiat felsefesini, yalnız insanlığa yöneltilenlere verilecek cevaplar da tarih felsefesini oluşturmuşlardır. O halde terakki fikri, bir tabiat ve tarih felsefesinden başka bir şey değildir. Terakki fikrinin bu tarihlerinde, zaman, mekan ve şahsiyetlere göre çeşitli değerlendirmeler görünmekle beraber, uyanış devrinden itibaren galip gelen ve gittikçe gelişenler gelişmecilik ile ilerlemecilik olmuştur. Her iki nazariyede de egemen olan kanaat, hayatın ve insanlığın geçmişe oranla üstün kudret ve değerler kazanmış olduğudur. Başka bir deyişle ifade edersek deriz ki, iyilik ve kötülük kanaatleriyle iyimserlik ve kötümserlik eğilimlerinin mücadelesinde galip gelenler iyilik kanaatleriyle iyimserlik eğilimi olmuş, yani mefkure (ideal) ile ümit; ilgisizlik, mefkuresizlik ve yeis ile ümitsizliğe egemen olmuştur.

Hayatın ve tarihin büyük ana hatlarını ve bunların gelişimindeki değerleri ve anlamları bilme ihtiyacının zamanımızda olduğu kadar hiçbir zaman açık ve şiddetli olmadığı düşünülecek olursa, doğanın ve tarihin genel, sentezsel bir görüşünün asla değerden düşmemiş olduğu pek kolay tahmin edilebilir. Fazla olarak, ta genç Osman'dan beri başlayan ilerlemecilik eğilimlerimizin büyük Türk inkılabıyla hazırladığı derin ve kuvvetli bilinçten sonra terakki felsefesiyle, belki herkesten çok ilgileneceğimiz doğaldı. İşte milletimizin duyduğu bu büyük ihtiyaç üç yıl önce beni de terakki felsefesine sevk ederek bu ufacık inceleme tecrübesini bana şevk ve heyecanla tamamlayabilmek saadetini verdi. Bunun için şu küçücük eserimi büyük milletime ithaf etmekten daha haklı bir şey yapamayacağım.

Burada eserimi ne suretle oluşturduğumu ve benzerlerinden nasıl farklı kılmaya çalıştığımı da söylemek isterim. Terakki fikrinin tarihi, değeri ve eleştirisi hakkında Fransız lisanıyla yayınlanmış olan önemli eserleri yorumladıktan sonra, bunlardan hiçbirinin oluşum ve değerlendirme tarzlarını kendim için yeterli bulmadım. Bunun üzerine tam iki yıl bu fikri kendi tezim çerçevesinde geliştirebilmek için ana kaynakların en önemlilerini bizzat gözden geçirmeye mecbur oldum ve ancak bu sayede yazarların kişisel veya milli bakış açılarının etkisinden kurtularak meseleyi bağımsız bir Türk gözüyle muhakeme etmeye çalıştım. Bunda ne derece başarılı olduğumu okuyucularım takdir edecektir. Yalnız çalışmamı derinleştirdikçe gördüm ki, terakki fikri aynı zamanda çeşitli uygarlık ve insanlık tiplerinin en geniş birtakım ifade ve açıklamalarıdır. Başlangıçta pek kişisel ve kurgusal görünen bu çeşitli ifadelerin ve açıklamaların çeşitliliklerini sınıflandırabilmek üzere bunların felsefi, bilimsel, dini, milli, sosyal ve siyasi muhitlerini ortaya koyarak anlamaya çalıştım ve nihayet gördüm ki, ortada başlıca ideal iki hayat tipine mecburiyet doğmuştur.

GEÇMİŞE VEYA GELECEĞE BAĞLANMAK

Bu tiplerden biri geçmişin, diğeri de geleceğin aşığıdır. Eskiler ve yeniler adı verilen bu tiplerin hayat ve tarih değerlendirmeleri birbirlerinin tamamen zıddıdır. Eskilere göre "Altın Devir" yani ideal hayat gelecekte olmayıp geçmiştedir. Bu nedenle en makbul hareket, inkılab ve yenileşme değil, tam tersine sükunu ve nizamı koruma ile geleneğe bağlılıktır. Yeniler ise ideal hayatı gelecekten ümit ederek en makbul hareketi yenilikte ve ilerlemede görürler. Öncekiler için sükun, dönüşümsüzlük asıl hayat ve gerçek iken, ikinciler için asıl hayat, harekette ve dönüşümdedir. Bunun için birinciler ne kadar uzak geçmişlere yaklaşırlarsa o kadar gelişecekleri, ikinciler de tam tersine bundan uzaklaştıkları ölçüde ilerleyecekleri kanısındadırlar.

Bugünkü tabiat ve tarih felsefesi tamamen ikincilerin lehinedir ve bunun içindir ki, bütün yeniler, hareket ve yenilik tutkunudurlar. Sükun ve dönüşümsüzlük bunlar için ölümdür. Keza eskiler nazarında en büyük adamlar geçmişte yetişmişlerdir. Bugünün ve geleceğin büyükleri bunların yanında ancak cüce birtakım taklitçiler sayılır. Terbiyenin ideal biçimi de hep geçmiştedir. Bunun için alınacak örnek önde değil arkadadır.Sonradan gelenlerin itaat ve taklitten başka yapacakları bir şey yoktur ve en akıllılar daima ihtiyarlardır.

Yeniler ise geçmişte gördükleri insanlara karşılık gelecekte olağanüstü insanlar beklerler. Bunların ideal okulları daima yeni okullardır. Bunun içindir ki, çocuğun hoca etrafında değil, hocanın çocuk etrafında dönmesini isterler. Yine bunun içindir ki, hürriyet, serbestlik ve yaratıcılık taraftarıdırlar. Ve en yaratıcı kabiliyeti daima gençlerden beklerler. Uyanış döneminden 19. asra kadar bu şekilde çarpışan eskilik ve yenilik, bu asırda terakki kanaatini feda etmemekle beraber eskilerin idealinde bir düzen felsefesi olduğunu ve cemiyetler için bunun da gerekli olduğunu ileri sürerek, düzen içinde terakki ilkesini işlediklerinden, gelişmeci ilerlemeciler sırasına geçtiler.

Zafere ulaşıncaya kadar ihtilalci veya inkılabçı ilerlemeci olan burjuvaların bu suretle gelişmeci olmaları gayet doğaldı. Bununla birlikte aradaki fark, terakkide sürat ve derece gibi bir itidal farkı olmak bakımından hayat ve tarih bakışı asla değişmiş değildi. Bir de terakki fikrinin tarihine bağlılıktan ayrılmayarak bu yöndeki çeşitli ve hatta karşıt bakışlar da yerli yerinde zikredilmiştir. Ta ki okuyucular, konu hakkında ileri sürülmüş bütün fikirleri karşılaştırmalı bir biçimde düşünüp muhakeme edebilsinler.

"Tarihin bilimi varken felsefesiyle neden uğraşmalı" diyecekler yok değildir. Fakat bunlar düşünmüyorlar ki, tarih felsefecileri olmasaydı elimizdeki bütün tarihler, tasnifsiz, şekilsiz, organik olarak birleşmemiş bir sürü hikayeden ibaret kalacaklardı. Günümüzde hemen bütün tarih alimlerinin kabul ettikleri,ilkçağ, ortaçağ ve yakınçağ tasnifi bile tarih felsefecileri tarafından yapılmıştır. Nerede kaldı ki, bütün bilimler en sonunda bir felsefeye indirgenmeye ve varoluşa çaresiz çarpmaya mecbur olduktan sonra tarih bilimi bundan nasıl ayrı kalacak?

Büyük Fransız bilim felsefecisi M.Meyerson'un dediği gibi; "Felsefeyi bilimden ayıran fark, gerçeğe varmakta öncekinin ikincisinden daha aceleci olmasından ibarettir." Bu acele, olgulara hiç değinmeden alabildiğine olursa buna zaten felsefe de denemez. Bu nedenle gerçek tarih felsefesinin acelesi, ancak olgular topluluğuna mümkün olduğu kadar bir organik yapı ve anlam vermesinde olabilir ki, bu yapılmadıkça tarihten genel bir fikir almaya imkan kalmaz. Bu genel fikir gerçi soyuttur. Fakat soyut ve genel fikirler olmadıkça da muhakeme ve bilim mümkün olmaz. Hiç şüphe yok ki, tarih felsefesinin biraz aceleyle ulaşmış olduğu fikirler nazari ve hatta farazidirler.

TARİH FELSEFESİ OLGULARA DAYANMALIDIR

Fakat ne çare ki, bilimler konularının büyüklüğü ve karmaşıklığı ölçüsünde faraziyelerden ilham ve yön alabiliyorlar. Fazla olarak tarihi araştırmanın günümüzde sınırsız bir şekilde genişleyen sahasındaki uzmanlık dalları o kadar çoğalmıştır ki, bunların kendi daracık bölümlerinde mahsur kalma mecburiyetleri, genel ve bütüncül fikirler zevkinden onları adeta mahrum bırakmıştır.

Halbuki bu zevkin dumura uğraması tarih bilimi için bir felakettir. Bu vaziyette bir de tarih felsefecilerinin nisbeten özgür kalmış nazari ve genel sentezci çalışmaları da olmasa tarihten yararlanmak belki de mahşere kalacaktır. Ne bende, ne de kimsede bu derece sabır ve tahammül düşünemediğimden tarih felsefesine karşı küskünlük, ancak kötüleri için olsa gerek. Ve gerçekten somut olguları ihmal ederek kendi öznelliğine dalmış her felsefe nasıl kötü ise, tarih uzmanlarının çalışmalarından hakkıyla yararlanmamış bir tarih felsefesi de öyle kötüdür.

Hayat, Sayı 86, 19 Temmuz 1928, Cilt IV, s.3-4, Ankara.

12:20 - 2006-2-11