İdolü ile aynı dizide

12/9/2008 · Kategori: Inceleme

İdolü ile aynı dizide

 

Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, idolü olarak nitelendirdiği Rutkay Aziz'in eşini canlandıran tiyatrocu, tanıdıktan sonra usta aktöre yeniden hayran olduğunu dile getiriyor.

 

Geçtiğimiz sezon, 'Kurban' adlı oyundaki rolüyle 'İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, her zaman hayran olduğu usta oyuncu Rutkay Aziz'in eşini canlandıran Eronat, dizinin Orhan Kemal'in kaleminden dökülen hikayesiyle çok ses getireceğinden emin olduğunu söylüyor. Güzel oyuncunun tek sıkıntısı; iş trafiği yüzünden yaşadığı kent olan Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuması...

EVRENSEL BİR HİKAYE!

* Geçen sezon yayınlanan 'Sessiz Gemiler'den sonra, bu sezon da Gurbet Kuşları' ile yine atv'desiniz. Bu dizinin konusu nedir?

Bu, benim için çok önemli bir proje. Orhan Kemal isminin altında bir projede olmak ve değerli bir oyuncu kadrosuyla çalışmak, her oyuncu gibi benim de çok isteyebileceğim bir şeydi. Gerçekten çok isteyerek bu işin içinde oldum. Başımızda, Yusuf Kurçenli gibi sinemanın çok değerli bir yönetmeni var. Tüm taşlar yerine oturmuş durumda. Son derece sürükleyici bir öykü. İnsanın içini acıtan ama bir yanıyla da umut dolu bir öykü var bu dizide. Türkiye'nin her yanına yayılmış sevgisizlik problemini, dolaylı yoldan anlatacağız. Bu dizide, sevginin nelere kadir olduğunu göreceğiz.

* Orhan Kemal'in 'Gurbet Kuşları'nı yazdığı, o yoğun göç dalgasının yaşandığı 1950'li 1960'lı yılların şartları günümüzde de geçerli mi sizce?

Tabii geçerli. Ben Ankara'da yaşıyorum ve orası hala çok göç alıyor. Göç almasa bile, problemlerimiz ortak. İstanbul'a yeni göç eden biriyle, 40 yıl önce göç etmiş birinin yaşadıkları arasında çok fark yok. Dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. 3 gün sonra ne olacağımız belli değil. Burada önemli olan; göçle yaşanan hikayenin güncelliğini korumuş olması. Dizimizin hikayesi evrensel bir hikaye ve çok güncel. Büyük kente göç, benim için de geçerli olan bir sorun. Ankara'da yaşayan biri olarak çekimler için İstanbul'a geldiğimde, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Kaç yıldır gelip gidiyorum ama İstanbul gerçekten herkes için çok zor bir şehir.

İSTANBUL'A GÖÇECEĞİM

* Ankara'da yaşayıp İstanbul'da çalışan bir oyuncu olmaya daha kaç yıl devam edeceksiniz?

Ben de, İstanbul'a göç edeceğim. Biliyoruz ki; bizim işimizle ilgili bütün her şeyin merkezi İstanbul. Türkiye'nin kalbi İstanbul'da atıyor. Beni Ankara'ya bağlayan şey; tiyatro. Tiyatrodan vazgeçemiyorum. Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım. Bakalım; tayin olabilirsem çok kolay olacak her şey. Olmazsa da bir şey yapacağız. Çünkü artık böyle gitmiyor. Çok zor...

* Dizide 'idolüm' dediğiniz usta oyuncu Rutkay Aziz ile karı-kocayı oynuyorsunuz. Kendisi nasıl bir partner? Hep hayalinizde canlandırdığınız gibi biri mi çıktı?

Rutkay Bey, aynen gördüğünüz gibi biri. Son derece kibar ve üst düzey bir insan. Yüksek düzeyde bir kalitesi var. Kibar, düşünceli ve de etrafıyla ilgili biri. İnsanlara sürekli hatırlarını sorar. İyi ya da mutlu olup olmadıklarını merak eder. Onun bir seyircisi ve hayranı olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisi tam da hayal ettiğim gibi biri çıktı. Ben Rutkay Aziz, Aytaç Arman ve Şükrü Türel gibi duayenlerle çalışıyor olmaktan gerçekten çok mutluyum. Onlar, özel yaşantılarıyla da duruşlarıyla da tam birer aktörler bence. Çok insanseverler ve işlerine karşı çok ilgililer.

* Edebiyat uyarlamaları son yıllarda televizyonda neden bu kadar ilgi görmeye başladı?

Çünkü onlar adı üstünde birer klasik ve içlerinde hiçbir zaman modası geçmeyecek öyküler var. İnsana dair öyküler bunlar. Sevginin önemi anlatılıyor ve bu; güncelliği hiç yitirilmeyecek bir konudur.

BAKIŞAÇILARI FARKLI!

* Çok sayıda dizi çekildiği için yeni hikaye sıkıntısı da olabiliyor. Bu yüzden edebiyat eserlerine yöneliniyor olabilir mi?

Hikaye sıkıntısı değil konu. Zaten yeryüzünde çekilmemiş hikaye yok. Bence bir konuya nereden ve nasıl baktığın önemlidir. Bugüne dek bin tane Yahudi soykırımı öyküsü çekildi. Ama biri öyle bir tarafından baktı ki aynı hikayeye, Oscar aldı ve 'Roberto Benigni' unutulmazlar arasına girdi. Bu öyküleri yazan büyük ustalar da, hayata öyle bir yanından bakıyor ki; sana hiç görmediğin, hissetmediğin başka bir pencere açabiliyor.

BÜLENT İPEK / SABAH

Türkiye'ye hazırlanan tuzağın özeti

13/6/2008 · Kategori: Inceleme

Türkiye'ye hazırlanan tuzağın özeti
Öcalan, CIA, Said-i Nursi, cinsel sapkınlık

Özgür CEBE/DİYARBAKIR, (DHA)


BATMAN'da DTP bünyesinde oluşturulan `İnanç komisyonu' üyesi ve Saidi Nursi cemaatine mensup dini cemaat lideri Hüseyin Bulut'un da aralarında bulunduğu tutuklu 14 sanık hakkında, 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. İddianamede, cemaat lideri Bulut'un dini ders verdiği kızlarla akıl almaz telefon görüşmeleri, Kuran-ı kerim ve Allah'a hakaret içeren sözleri ve Bulut'un aynı zamanda ABD'li Barbara Anne Lakeberg adlı CIA elemanı bir kadın ile olan bağlantılarına yer verildi.

Batman'da polisin 2 ay önce Saidi Nursi Cemaati elemanlarına yönelik yaptığı operasyonda yakalanıp tutuklanan 14 sanık hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca, `PKK'ya yardım etmek, Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanuna muhalefet, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve askerlikten soğutmak, PKK örgütü adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmak' suçlarından TCK'nın 314/2, 220/6-7, TMY'nin 7/2 maddesi ve 5816 Sayılı Yasa'ya muhalefet etmek suçlarından 5- 20 yıl hapis istemiyle dava açıldı.

İddianamede, terör örgütü PKK'nın son 2 yılda bölgede yaşayanların tarafından yalnız bırakılması üzerine kutsal dini duyguların örgüt tarafından ön plana çekilerek yeniden taban bulmaya çalışıldığı, sanıkların da bu yıl Batman'da düzenlenen yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı Nevruz kutlamalarına katıldıkları, kalabalık içinde yer alan bazı sanıkların Saidi Nursi'nin posterlerini Abdullah Öcalan'ın posterleriyle birlikte havaya kaldırıp, posterin altına `Şeriat-i Garra için bin başım olsa feda etmeye hazırım' ibaresini yazdıkları, bu grubu DTP ile bağlantılı çalışan Saidi Nursi Cemaati mensubu 53 yaşındaki sanık Hüseyin Bulut ile Aydın Tunçyüzlü'nün yönlendirdiği kaydedildi. Hüseyin Bulut'un dini sıfatla kurduğu dini oluşumun lideri, Aydın Tunçyüzlü'nün yardımcısı olduğu, ev toplantılarında verdiği dini derslerde herkesin ayağa kalkarak kendisini dinlediği, Bulut'un özellikle üniversite öğrencileri üzerinde etkili olmak için medrese adı altında dini ders verdiği, evinde yapılan aramada Abdullah Öcalan'ın posterleri, kırsal alanda çekilen PKK'lılara ait fotoğraflar, bayrak benzeri dokümanlar ile `Bahira' adlı bir Hıristiyan tarafından çizilen Hz. Muhammed'e ait 23 fotoğraf CD'sinin ele geçirildiği belirtildi. İddianamede, Bulut'un yardımcısı Tunçyüzlü'nün evindeki aramada ise Hüseyin Bulut'un kalabalığa hibaten yaptığı bir konuşma CD'sinin ele geçtiği bildirildi. İddianamade, Hüseyin Bulut'un konuşmasında, söylediklerine şu şekilde yer verildi:

"Türk milleti' denen millet kendine istediğini bu millete istiyor mu? Adaletsizlik, zulüm var. Ne zaman harf inkılabı olursa demek ki deccal (Atatürk'ü kastediyor) ne olmuş çıkmış, kim harf inkılabı yaptı, deccal olayı bitmiştir. Harf inkılabı yapana destek verende deccal'dir. Piyasadaki Kuran'ın vallahi fen kitabı kadar kıymeti yok. Yani hiçbir b...k Kuran da yok. Bakın size b....k diyorum. Yani git bir meal getir hiçbir b...k yok, milletin kafasındaki Kuran yeterli değil. Artık her yerde söyleyin, sizin anlattığınız peygamber, Allah yeterli değil, onların anlattığı Allah vallahi Bediüzzaman kadar büyük olmuyor, onların Allah'ı neyi biliyor? Ben size söyleyim hayali bir şeye inanmışlar. Hiçbir şey ifade etmiyor. Bediüzzaman'ın bahsettiği Kuran ise denizde mürekkep olsa bunu bitiremiyor. Onların bahsettiği Kuran'ı getirin bana, bir şişe mürekkeple sabaha kadar yazar bir gecede bitiririm. Bugün Sevr Anlaşması'ndan bu yana Kürdistan 8 parça olmuş. Suriye, İran, Irak, Türkiye, Nahçivan, Azerbeycan ve Sovyetler'dedir bu parçalar. Bütün imamlar mel'undur, Arap ırkçılığı yapıyor. Yani Kürdistan'ı kurtaracak Kürtler'dir. Çünkü Kuran böyle diyor. Risale-i Nur Kürtler'in imdadına gönderilmiş. Bizim de devletimiz olsun, dinsiz bir devlet olsun. Şerefime namusuna dinsiz bir devlet bizim Kürtler'in bu halinden hoştur. Keşke Rusya'nın, İsrail'in işgalinde olsak, İsrail ne kadar vicdanlı, merhametli şefkatli. Yani Türkiye'ye göre ha.. Türkiye'de Kürtler'e yapılan zulmü örtbas ediyorlar. Milletimin kurtuluşu için bin tane oğlum olsa feda ederim. İşkencelerde copları bize soktular çözülmedik. Ben demokratik Cumhuriyet için feda edeceğim. Devlet olsun da bizim olsun, dinsiz olsun. Çünkü Türkler meşrutiyette bize zulmetti."

İddianamade, cemaat lideri Hüseyin Bulut'un ele geçen CD'lerde topladığı cemaat üyelerine yönelik yaptığı bir başka konuşmasında ise Kürtler'in işgal altında olduğu, Türkler'in `o....u çocuğu' olduğu, Kürtler'in düşmanlarının gavur ve Ruslar olması halinde bu kadar geri kalamayacağını ve "Vurun arkadaşlar dört bir yandan, bu gerilla ne güzeldir" sözlerini içeren müziklerin CD'de yer aldığı bildirildi.

Sanık Hüseyin Bulut'a ait bilgisayarlarda Said-i Nursi fotoğraflarının yanı sıra erotik resimlerin ele geçtiği, Bulut'un telefon dinleme kayıtlarında ise özellikle kız çocuklarına din dersi adı altında toplantılar düzenlediği, bu konuşmalarında kızlara haraket, fiili livata ve cinsel ilişki içerikli görüşmeler yaptığı ifade edildi. İddianamede sanığın telefon görüşmelerinde ders verdiği kızlara kendi cinsel organından söz ettiği, anal ilişki teklifinde bulunarak, "Zahirem ben 60 trilyon hücremle senin g....ü s....m. Senin g....ne hepsini k....mak istiyorum. Göğsüne küçük bir a. açayım, seni pompalayıp bataryanı dolduracağım' diyerek geceden sabahın erken saatlerine kadar 4.5 saat cinsel konuşmalarda bulunduğu vurgulandı.

CIA BAĞLANTISI

Sanığın ayrıca bir başka telefon görüşmesinde `Mustafa' adlı kişinin çocuğuna Melis adını koyacağını belirtmesi üzerine, "Marya koy. Süryani ve İbranice daha hoş" dediği bildirilen iddianamede, Hüseyin Bulut'un toplantıya katılan `Nuri' adlı kişinin askere gidip gitmeme konusunda görüşünü sorması üzerine de, "Seni çürük yaparız. Başka tarz olmaz. Kendini deliliğe vur, her tarafından hastalık uydur" dediği, kendisiyle görüşme talebinde bulunan Amerikalı Barbara Anne Lakeberg adlı CIA elemanı bir kadınla görüştüğü, Budist olan ve Kürtçe bilen bu kadının Kuzey Irak'ta insan haklarına yönelik bir dernek açtığını ve aynı derneği Diyarbakır'da da açmak istediğini içeren konuşma yaptıkları anlatıldı. İddianamede, Barbara adlı kadının bölge insanını `CIA ajanı' olarak gördüklerine dair Bulut'a telefonla bilgi verdiği kaydedildi.

Sanık Bulut'un ayrıca 21 Mart'taki nevruzdan 5 gün önce DTP Batman Milletvekilleri Bengi Yıldız, Ayla Akat, Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan ve eski DTP İl başkanı Salih Altun'a randevu verip görüştüğü, nevruz günü isanığın cemaatine bağlı grubun alanda Said-i Nursi posterleri taşıdığı ve bu şekilde DTP ile koordineli çalıştığı, telefon konuşmalarında, `Bediüzzaman ile ilgili bilgileri Roj TV'ye versek nasıl olur? Valla Musa Anter'in başaramadığını bence biz başardık" dediği ifade edildi.

AMERİKALI'NIN MEKTUBU ELE GEÇTİ

İddianamede sanık Aydın Tunçyüzlü'nün cemaat lideri olan Hüseyin Bulut'un yardımcısı olduğu, banka hesap hareketlerinde yüklü miktarda para bulunduğu, evindeki aramada, ABD'li Barbara Anne Lakeberg'in kaleme aldığı mektup ile örgütsel içerikli CD ve dokümanların ele geçirildiği yer aldı. Mektupta özetle, "Sizin için önemli olan bir ülke ya da toprak parçası var. Afrika ile aynı şekle sahip sizin için çok önemli olan bir yer var bu toprakların ortasında. Kendiniz için önemli olan bir iş var bu topraklarda" denildiği belirtildi.

Tutuklu 12 sanığın ise, Hüseyin Bulut'un cemaatine mensup oldukları ve nevruz etkinliği sırasında Said-i Nursi'nin posterlerini açarak `zafer işareti' yaptıkları ve terör örgütü PKK lehine sloganlar attıkları, ev ve işlerlerinde yapılan aramalarda teröristlerin dağlarda çektikleri film ve müzik kiliplerini içeren CD'ler, PKK'ya ait sözde bayrak ve flamalar, bölücübaşı Abdullah Öcalan'ın kitapları'nın ele geçirildiği bildirildi. Sanıkların ayrıca nevruz kutlamasının yapıldığı alanda bölge tarafından dinsel kimliği ile tanınan Said-i Nursi posterlerini teşhir ederek tüm ülke nezdinde örgüt propagandası yaptıkları, Atatürk'e `deccal' dedikleri, halkı askerlikten soğutarak PKK propagandası yaptıkları gerekçesiyle ayrı ayrı cezalandırılmaları istendi.

İlk Kadın Yönetmen: Bilge Olgaç

21/6/2007 · Kategori: Inceleme

İlk Kadın Yönetmen: Bilge Olgaç

Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk hem de en çok film çeken kadın yönetmeniydi, 2 Mart 1994'de, 54 yaşındayken evinde çıkan yangın sonucu kaybettiğimiz Olgaç o günlerde yeni bir filme hazırlanıyordu.



03/05/2002    Aslı ÖNGÜN


BİA - Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk, hem de en çok film çeken kadın yönetmeni. 1940'da, Kırklareli, Vize'de doğdu. Orta öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemaya 1962'de yönetmen Memduh Ün'ün asistanı olarak başladı. Başka yönetmenlerin yanında da asistan olarak çalıştı. İlk filmini 1965'de çekti. Üçünüzü de Mıhlarım isimli filmin başrolünü Yılmaz Güney üstlenmişti.

Sinema tarihimize ilk kadın yönetmen olarak geçen Bilge Olgaç, önce erkek gibi davranmayı seçmiş. O günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı."

Toplumsal sorunlara eğildiği "Linç"i 1970'de, "Bir gün Mutlaka"yı 1975'te çekti. Bu filmlerle dikkatleri üzerinde topladı. 1980'li yıllarda "Kaşık Düşmanı", "Gülüşan", "Üç Halka Yirmibeş", "İpekçe", "Kurşun Adres Sormaz" gibi iddialı filmlerle adını yeniden duyurdu.
Televizyonlar ise en çok, başrollerini Hülya Koçyiğit ve Çetin Tekindor'un paylaştığı, Çocuklarımı Kim Sevecek isimli filmin uyarlamasına yer verdi. Beş çocuklu bir ailede ölümcül bir hastalığa yakalanan annenin, çocuklarına yeni aile aramasını anlatan filmi, en iyi olmasa da, en bilinen filmlerinden.

Bilge Olgaç, pekçok ödülün de sahibi. 1970'de Adana Altın Koza Film yarışması'nda, Linç isimli filmi, 3. en iyi film ödülünü kazandı.
1984'de, 21. Altın Portakal Festivali'nde, Kaşık Düşmanı isimli filmiyle iki ödül birden aldı. En iyi senaryo ve 3. en iyi film ödülü...
Kaşık Düşmanı filmiyle 7. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde en iyi film ödülü ve basın ödülü sahibi oldu.

Ölümünden sonra da Türkiye'de ilk kez düzenlenen Kadın Filmleri Festivali'nde yer aldı. 1998 Haziran'ında Uçan Süpürge tarafından düzenlenen bu festivalde, Bilge Olgaç, Kadın Ustaya Saygı bölümünde anıldı ve kadın konusunu işlediği üç filmi Kaşık Düşmanı, İpekçe ve Gülüşan gösterildi.

Çoğunun senaryosunu kendisinin yazdığı 33 filmi bulunan Bilge Olgaç, 2 Mart 1994'de henüz 54 yaşındayken Taksim'deki evinde çıkan yangın sonucu yaşamını kaybetti. O günlerde yeni bir filmi henüz bitirmişti. Son filmi, Bir Yanımız Bahar Bahçe, ölümünden sonra vizyona girdi. Halil Ergün ve Sibel Turnagöl'ün oynadığı, düşünce suçundan 18 yıl cezaevinde yatan bir adamın öyküsünü anlatıyordu

 

Ataizi : Manşete Çıkma Dersleri

Her şeyin kolaya kaçarak, basit yollardan elde edilebileceğini öğrenen bir kuşağın, hiç de aykırı olmayan bir üyesi o.



03/05/2002    Çiğdem MATER


BİA - Her çıkışın da bir inişi olacağını düşünmek, ona göre biraz erken...

Gelecek vaat eden bir oyuncuyken, kendi kendini "kötü oyuncu" yapmasını seyrettik. Televizyonu tercih etti, sinemada ise kötü işleri...Kendisinden beklenen "iyi işleri" bir kenara atarak...

90'ların başları Türk sinemasının yeniden dönüşünü müjdeledi bizlere. Yıllardır Amerikan sinemasının egemenliğindeki sinema salonlarında birden "Türk filmleri" gösterilir oldu. Yeni kuşak için şaşırtıcıydı sinemada Türk filmi seyretmek, zamanla alıştık.

Dönüşün müjdeleyicilerinden olan "Mum Kokulu Kadınlar", hem kadına bakışı hem de toplum yapısını yargılaması açısından dikkat çekti, bir de başrolünde oynayan kadınları tabii...

İlk "Mum Kokulu Kadınlar"da

İrfan Tözüm'ün filmi farklı kadınların hikayesiydi. Farklı kadınların bazılarını tanıyorduk, tiyatrocu Yasemin Alkaya,belki de ilk kez oyunculuğunu kanıtlama fırsatı bulan Sevtap Parman ... Ama başrolde genç bir kadın vardı, Hande Ataizi adında. Ataizi konservatuarı yeni bitirmiş, iyi bir eğitim almış, konservatuarda kendi döneminde en iyilerden bir olarak anılan, genç bir oyuncuydu.

Film biraz da erotik sahneleri nedeniyle uzun zaman inmedi manşetlerden. Hem gişesi iyiydi, hem de medya desteği. Zaten kendi başına da eli yüzü, düzgün bir filmdi.

İlk film, ilk ödül

Filmin oyuncuları hemen ilgi gördü. Çoğunu zaten tanıyorduk, hayatımıza yeni giren Hande Ataizi'nin üzerindeydi bütün gözler.

Kimdi, neler yapıyordu, nerelerde okumuştu?

Ataizi dönemin koşullarına pek de uygun davranmadı ilk zamanlarda. Konservatuardan yeni çıkmıştı, "akademik oyunculuğu" önemsiyordu, "medyatik" olmaya da pek niyeti yok gibiydi. Film ona hem şans, hem de ödül getirdi. Artık hızla yükselen bir yıldızdı.

Birbiri ardına teklifler almaya başladı, televizyon programından, dizilere kadar pek çok farklı alandan öneriler geliyordu. O ise, konservatuarlı olmanın tüm gereklerini yerine getirerek, inatla "ben tiyatro yapacağım" diyordu.

Medya her kapıyı kırar

Bizim de içimiz rahattı. Uzun yıllardır pek de iyi oyuncularla karşılaşmamış olan sinemamıza yeni bir soluk geliyordu.

Mütevazı tavırlarına rağmen bazı konularda kararı kesindi sanki. Bir oyunda ya da bir filmde oynayacak herkesin oyunculuk eğitimi alması gerektiğinden söz ediyordu. Herkesin sinema ya da tiyatro yapamayacağından bahsediyordu, "kesinlikle haklı" diyorduk.

Her şey gayet güzel ilerlerken, bir gün gazetelere inanılmaz bir haber çıktı. "Bekaretimi Fikret'e verdim" başlığını taşıyan haber, o güne kadar özel hayatı ile asla gündeme gelmeyen Ataizi'nin magazin basını ile de tanışmasının habercisiydi.

Haberde sözü edilen Fikret, Ataizi'nin konservatuardan arkadaşı, sinemanın ve tiyatronun umut vaat eden aktörlerinden Fikret Kuşkan'dan başkası değildi. Bu da medya için çok daha iyi malzeme anlamına geliyordu elbette.

Ataizi'nin bir anda tüm hayatını gözler önüne sermesini anlayamamıştık. Ama o sadece bu açıklama ile yetinmedi. Konuşmaya devam etti, artık "televolelerin vazgeçilmezleri" arasına girmeyi başarmıştı.

Tiyatro sahnesinden bar penceresine

Ataizi bir anda sinema izleyicilerinin takip ettiği bir kadın olmaktan vazgeçti ve televizyon dünyasına attı kendini. Önce bir diziye başladı, Ruhsar çok beğenildi, sonra da show programları hazırladı. Bu arada "asıl işim" dediği tiyatroya bir daha geri dönmedi, sinema ise televizyon popülerliğinde tek bir filmle devam etti.

Sinemaseverlerin, "tamam, artık sadece yaptığı filmlere ya da oynadığı oyunlara bakılacak bir kadın oyuncu var"dedikleri anda kulvar değiştirdi Ataizi.

Yeni bir filmle karşımıza çıkmasını beklerken, papparazzilerden kaçarken sıkıştığı "bar tuvaletindeki" görüntüleri ile kazıdık onu kafamıza. Hem ağlıyor, hem de gazetecilere bağırıyordu.

Bir sonraki görüntüler ise, estetik ameliyatından hemen sonra çekilen bandajlı hastane görüntüleriydi. Elbette estetik olmak normal bir şeydi, ancak hastaneye televizyon kameralarını çağırmanın mantığını kimse anlayamadı.

Artık "medyatik"

Ataizi artık tam anlamıyla "medyatik" olmuştu. Nerede yemek yediğinden tutun da, kaçıncı çocuğunu düşürdüğüne kadar hayatının her anını bilir olduk, kendisi gibi bu "camia"yı yaratan diğer insanların hayatları gibi.

Adı her hafta başka erkeklerle anılıyordu. Üstelik kendisi de bu durumdan şikayetçi değildi. Sık sık annesinin profesörlüğünden, kendisinin konservatuar mezunluğundan söz ederek, yerinin farklılığını göstermeye çalışıyordu. "Bilinen en uzun ilişkisinde", siyah bir adam vardı hayatında. Aslında aşk da bile sıradan olmamayı başarıyordu.

Yaptığı televizyon programında kendisinin de dediği gibi "şımarık bir genç kadın" oldu. Programa gelen konuklara her türlü soruyu sorma hakkını buldu kendinde. Hedefi de belliydi, günün birinde Hülya Avşar gibi olmak istiyordu. Güzelliğinden de emindi, yeteneğinden de...

Ev bulamazsan, otelde kalırsın

Hande Ataizi, 80 sonrası Türkiye'nin ufak bir özeti aslında. "Herkesin 15 dakikalığına ünlü olduğu bir dünyada" idealist olup, dikiş tutturmaya çalışmak yerine kolaya kaçmak ona özgü değil elbette.

Yaptığı iyi çıkıştan sonra kendisi için en doğru olanı yaptı. Medyanın sıcak kucağına attı kendisini. Hayatındaki her şeyi bir anda değiştirmeyi başardı. Kendisine uygun bir ev bulamadığı için aylarca 5 yıldızlı bir otelde kalmanın hiç bir garip tarafı yoktu ona göre.

Televizyon işin kolay ve ucuz yoluydu. Herhangi bir bedel ödemesi gerekmiyordu, üstelik parası da iyiydi. Sinemada "inanılan işlerde üç kuruşa çalışmak" ya da tiyatroda "açlığa rağmen sahnede kalmak" kolay değildi.

Ataizi de pek çok akranı gibi bu yolu seçti. O zaman ne gerek vardı o kadar yıl tiyatro okumaya diye soruyorsanız, sormayın, cevabını henüz verebilen yok...

Meraklısına not: Ataizi şu aralar yeni bir diziye başladı. "Ben de onlardanım, benim ailem okumuş, kalburüstü bir aile" dediği "sosyete camiasından" sevgilisi yine manşetlerde. Tiyatroda ve sinemada hala isteyerek ve severek iş yapan oyuncular var. Neyse ki...

Sayılarla Kadın Romanları / A. Ömer Türkeş

19/6/2007 · Kategori: Inceleme

BİRİKİM YAYINLARI
Sayılarla Kadın Romanları
      
Yazar A. Ömer Türkeş

BİA Net’e yaptığım 2005 yılı roman değerlendirmesi tepkiler almış, kendileri 2005 yılı içerisinde ürün vermedikleri halde bazı kadın yazarlarımız eski romanlarını örnek göstererek 2005 yorumlarıma itiraz etmişlerdi. Milliyet gazetesinin haberi “2005 yılında yayımlanan 320 roman içerisinde kadın yazarların ürettiklerinin oranının bu yıl da düşük olduğunu belirten Türkeş, kadın yazarların en çok aşk, evlilik ve ilişkiler gibi konuları işlediklerini, bilimkurgu, polisiye ve siyasi meseleleri yazmadıklarını söylüyor” şeklindeydi. Yazarların yanıtlarını aktarmak ve karşı yanıtlar vermek niyetinde değilim, ama yukarıdaki ifadeden “bir yazarın konu seçme hakkına müdahale edildiği”, “kadınların hiç siyasi roman yazmadığı”, “Buket Uzuner’in romanlarının aşk romanları gibi algılandığı” ya da “kadın yazarların erkeklerden edebi açıdan geri kaldığı” gibi anlamlar çıkarılmasına şaşırdığımı söylemeden de geçemeyeceğim. Hem benzer yanlış anlaşılmalarla gelecek yıllarda karşılaşmamak hem de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü selamlamak için, okuyacağınız yazıyı Cumhuriyet dönemi kadın romanlarının sayısal dökümüyle sınırlı tutuyorum.

 

SINIRLAR ÇİZİLİYOR

 

Sayılar ve istatistiki bilgilerle dolu bir yazı ilginizi çekmeyebilir. Ancak aşağıdaki sayılar Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. Cumhuriyetin kadın yazarlarının ve bu yazarların kaleminden çıkan romanların sayısını -elbette ufak tefek hata payları olduğunu unutmadan- ilan edecek olan bu yazı, Cumhuriyet romanı hakkında yürüttüğüm çok uzun süreli bir çalışmanın bir parçası. Doğrusunu söylemek gerekirse Cumhuriyet dönemi Türk romanının sınırlarına hâlâ ulaşmış değilim. Asıl ulaştığım bugüne de Türk romanı hakkında verilen rakamların çok eksik olduğu, yüzlerce yazarla binlerce romanın kaybolmaya yüz tuttuğu, hatta birçoğunun kaybolduğu gerçeğidir. Bugün unutulan, bilinmeyen ve yok sayılan binlerce romanda karşılaştığımız hikayelerin, insan tipleri ve ilişki tarzlarının Cumhuriyet döneminin çeşitli evrelerinde ortaya çıkan zihniyet biçimlerini çok daha çıplak yansıtıyorlar. Bu romanların büyük kısmı -yazarlarının niyetinden bağımsız olarak- bugün bizim popüler dediğimiz türler içinde mütalaa edilebilirler, hatta çoğu okuyucu onları basit, değersiz, “kötü” bulabilir. Ancak toplumun edebi düzeyini, cinsellik algısını, eğlence tarzlarını, değer yargılarını, inanç biçimlerini, dışlama mekanizmalarını onlar kadar dolaysızca sergileyen metinler bulamayacağımızı hatırlatmak isterim. 1920’li, 30’lu, 40’lı yıllarda yazılan kadın romanları Cumhuriyet kadınının kimlik arayışının tarihi olarak da okunabilir.

 

Artık sayılarla geçebiliriz. Cumhuriyetin ilanından bu yana roman yazan 449 kadın yazar ismi var kayıtlarımda. Bu yazarların kaleminden çıkan roman sayısı ise 1089. Romanların dönemleştirilmiş dökümlerine gelince: 1923-1938 arası 55, 1939-1949 arası 125, 1950-1960 arası 74, 1961-1971 arası 89, 1972-1980 arası 84, 1981-1991 arası 133, 1992-1999 arası 154, 2000-2006 arası 377 kadın romanı yayımlanmış. 2000’li yıllardaki artış dikkat çekici olduğu için ayrıntılandırıyorum; 2000’de 35, 2001’de 39, 2002’de 54, 2003’te 59, 2004’te 95, 2005’te 83 ve 2006’da 12 roman…

 

EVET, BİRİNCİLİK AŞK ROMANLARINDA!..

 

Bu rakamlar kendi başlarına da anlamlıdır, ama onları hem edebiyat hem de sosyolojik incelemeler için daha mamul malzeme haline getirecek başka sayılar da vermek istiyorum; 269 kadın yazar sadece bir kez denemiş roman yazmayı. Kimi yazarın kalemi ise çok üretken. Mesela kariyerlerinde on sayısını geçen yazarlarımız şöyle sıralanıyor; Sevim Asımgil (10), Ayla Kutlu (11), Pakize Başaran (11), Samiha Ayverdi (11), Alev Alatlı (12), Emine Işınsu (13), Afet Muhteremoğlu (14), Nezihe Muhittin (14), Suat Derviş (14), Nazlı Eray (15), Cahit Uçuk (16), Halide Edip Adıvar (16), Peride Celal (20), Mükerrem Kamil Su (23). Birinciliği ise Kerime Nadir Azrak ve Muazzez Tahsin Berkand paylaşıyorlar. Her ikisinin de 41’er romanı var.

 

İlk kadın polisiye yazarımız -Pembe Evin Esrarı ile- Fahriye Şükrü; yıl 1933. Erol Üyepazarcı, 16 yaşında bir genç kız olduğunu söylüyor Fahriye Şükü’nün. O günden bugüne kadınların elinden çıkan 34 polisiye roman kayıt edebildim. Ancak bunların büyük çoğunluğu -24 tanesi- 1989 yılından sonra yazılmış. Bilim Kurgu türünde 15 ve Korku/gerilim türünde 9 roman ismi sayabilirim.. Ve yine geldik tartışma yaratacak meseleye; popüler aşk romanı türünde yazan kadınların sayısı 150’yi, popüler aşk romanlarının sayısı 400’ü geçiyor ki bu toplam roman sayısının neredeyse yarısına eşit. Gündelik hayata yaptıkları etkilerle edebiyattan çok sosyoljik öneme sahip aşk romanlarının unutulmaz yazarlarını anmadan geçmeyelim; Suat Derviş, Halide Nusret Zorlutuna, Güzide Sabri Aygen, Şükufe Nihal Başar, Mebrure Hurşit, Muazzez Tahsin Berkand, Nezihe Muhittin, Mükerrem Kamil Su, Cahit Uçuk, Kerime Nadir Azrak, Peride Celal, Pakize Başaran, Suzan Sözen…

 

Siyasi konulara doğrudan el atan kadın yazar sayısı gerçekten çok az. Cumhuriyetin ilk yıllarında Halide Edip ve Müfide Edip’in başını çektiği muhafazakar duruş Halide Edip Adıvar, Samiha Ayverdi, Safiye Erol ve Münevver Ayaşlı tarafından sürdürülmüştür. İslami dünya görüşüne sahip yazarlar arasında edebi düzeyleriyle dikkat çeken sadece dört isim görülüyor; Afet Iıgaz Muhteremoğlu, Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş

 

İlk siyasi içerikli ürün veren sosyalist kadın yazar Sabiha Sertel’dir (Çitra Roy ile Babası-1936). Son dönem romanlarıyla Suat Derviş, akla gelen ikinci isim. 12 Mart darbesinin etkileri atlatıldıktan sonra yükselen toplumsal hareketlilik içerisinde hem kadın yazar sayısı hem romanları erkeklerinkinden daha fazla öne çıkmıştır. ‘70 sonrasında kadın ve toplum sorunlarını siyasi bir perspektifle dillendiren yazarlar arasında Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Ayhan Bozfırat, Fürüzan, Aysel Özakın, Pınar Kür ve Tezer Özlü isimleri öne çıkıyor. ‘80’lerden sonrası için İnci Aral, Oya Baydar, Erendiz Atasü, Ayşegül Devecioğlu ve Süreyya Acar’ı sayabilirim.

 

Türk romanında ‘80’lerden sonra yeni bir “modern” kadın tipi belirdi. Ağırlıklı olarak büyük kentlerde yaşayan üst orta sınıftan eğitimli, maddi sıkıntı çekmeyen ama varoluş problemlerini, kimlik sorunlarını da aşamayan, beyaz atlı prenslerini bir türlü bulamayan bu kadın tipleri –ilk dönem aşk kadın romanlarındakinin- her türden vazifeden ve sorumluluktan azade bir özgürlük arayışı içerisindeler. Ama anlaşılan o ki bu özgürlük hali de ağır bir yük oluyor kadınların sırtlarına; günümüz kadın yazarları da kadın kahramanlarına ölümle/intiharla noktalanan kısacık ömürler biçiyorlar. Üstelik kadınların sınıfsal benzerlikleri de dikkat çekici. Osmanlı konaklarında, Cumhuriyet balolarında başlayan kimlik arayışı 2000’li yıllarda İstanbul’un zengin muhitlerinde sürdürülüyor.

 

2000’li yıllarda yazdıklarıyla dikkat çeken kadın yazarlardan birkaç isim sıralayarak bitireyim; Gülayşe Koçak, Aslı Erdoğan, Elif Şafak, Cahide Birgül, Halide Eşber, Aslı Biçen…

 

BİR LİSTE DENEMESİ

 

Edebi ölçütler içerisinde “kadın yazar”-“erkek yazar” ayrımı yapmayı ben de anlamlı bulmuyorum. Ancak edebiyat sosyolojisi için bu ayrım pekala anlamlı, hatta toplumsal zihniyet araştırmaları açısından kaçınılmaz bir zorunluluktur; hele ki söz konusu toplum Osmanlı Devletiyse, dünü ve bugünüyle Türkiye Cumhuriyeti ise… Nitekim “erkek yazar”larla “kadın yazar”lar arasındaki bakış farkları romanın daha ilk örneklerinde kendisini belli etmiş, uzun bir tarih boyunca, ister Kemalist ister Sosyalist ve isterse İslamcı, kadın yazarların en çok uğraştıkları mesele kadının kimlik ve özgürlük arayışı olmuştur. Ancak önemli bir konuya dikkat çekmek gerekir; romanların merkezindeki tipler, ezilen/dövülen, hani o “sofralarımızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” kadınlar değil, büyük kentlerde yaşayan orta sınıf eğitimli kadınlardır.

 

Her yazardan bir romanla sınırlanan ve dönem karakteristiklerini yakalamayı gözeten aşağıdaki listeyi, Cumhuriyet dönemi kadın romanlarının meselelerini kavramamıza yararlı olacağı düşüncesiyle hazırladım. Tartışmaya açıktır!...

 

Müfide Ferit Tek-Pervaneler (1924)

Güzide Sabri Aygen-Yabangülü (1926)

Halide Nusret Zorlutuna-Gülün Babası Kim? (1933)

Mükerrem Kamil Su-Sevgim Ve Istırabım (1934)

Halide Edip Adıvar-Sinekli Bakkal (1936)

Mebrure Sami Koray-Leylaklar Altında (1936)

Kerime Nadir Azrak-Hıçkırık (1938)

Şükufe Nihal Başar-Yalnız Dönüyorum (1938)

Muazzez Tahsin Berkand-Kezban (1941)

Samiha Ayverdi-İnsan Ve Şeytan (1942)

Nezihe Muhittin-Çıplak Model (1943)

Safiye Erol-Ülker Fırtınası (1944)

Nihal Yeğinobalı-Genç Kızlar (1951)

Peride Celal-Üç Kadının Romanı (1954)

Suzan Sözen-Sanera (1959)

Nezihe Meriç-Korsan Çıkmazı (1961)

Afet Ilgaz Muhteremoğlu-Başörtülüler (1965)

Suat Derviş-Aksaray’da Bir Perihan (1967)

Münevver Ayaşlı-Pertev Bey’in Üç Kızı (1968)

Adalet Ağaoğlu-Ölmeye Yatmak (1973)

Ayhan Bozfırat-Dört Yol Ağzındaki Ev (1973)

Fürüzan-47’liler (1974)

Selçuk Baran-Bir Solgun Adam (1975)

Sevgi Soysal-Şafak (1975)

Aysel Özakın-Alnında Mavi Kuşlar (1978)

Fatma İrfan Serhan-Marziye (1979)

Pınar Kür-Asılacak Kadın (1979)

Tezer Özlü-Çoçukluğun Soğuk Geceleri (1981)

Ayla Kutlu-Tutsaklar (1983)

Latife Tekin-Sevgili Arsız Ölüm (1983)

Nazlı Eray-Orphee(1983)

Sevim Burak-Everest My Lord (1984)

Leyla Erbil-Karanlığın Gün (1985)

Feride Çiçekoğlu-Suyun Öte Yanı (1991)

İnci Aral-Yeni Yalan Zamanlar (1994)

Aslı Erdoğan-Kırmızı Pelerinli Kent (1997)

Oya Baydar-Hiçbiryere Dönüş (1998)

Şebnem İşigüzel-Eski Dostum Kertenkele (1999)

Cahide Birgül-Geceye Uyananlar (2000)

Elif Şafak-Bit Palas (2002)

Erendiz Atasü-Bir Yaş Dönümü Rüyası (2002)

Nazan Bekiroğlu-İsimle Ateş Arasında (2002)

Mine Söğüt-Beş Sevim Apartmanı (2003)

Ayşegül Devecioğlu-Kuş Diline Öykünen (2004)

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu-Hiçbiryer (2004)

Gaye Boralıoğlu-Meçhul (2004)

Gülayşe Koçak-Topaç (2004)

Aslı Biçen-Elime Tutun (2005)

Ayfer Coşkun-Kapak Kızı (2005)

Halide Eşber-Her Şey Seninle (2005)

 

 

Milliyet Sanat, Mart 2006

BİLİM DÜNYASI ŞİŞMANLIK KONUSUNDA İKİYE BÖLÜNDÜ

19/6/2007 · Kategori: Inceleme

BİLİM DÜNYASI ŞİŞMANLIK KONUSUNDA İKİYE BÖLÜNDÜ

Kategori: Saglik

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

 

Bilim Teknik 18.03.2006

BİLİM DÜNYASI ŞİŞMANLIK KONUSUNDA İKİYE BÖLÜNDÜ

Yoksa şişmanlık o kadar kötü değil mi?

Yeni bir araştırmaya göre, şişmanlıkla vakitsiz ölüm arasında hiç de öyle sanıldığı gibi yakın bir bağlantı yok. Bir başka deyişle, şişmanlıkla obezlik birlikte ele alındığında, buna bağlı ölümler (ABD'de) yılda 325.000 gibi afaki bir sayıdan 26.000 kişi dolaylarına düşüyor.

Danimarka ve Finlandiya'da yapılan bir araştırma kilo vermeyi başarabilen insanlarda vakitsiz ölüm riskinin de artabileceğini ortaya koyuyor. Daha az yiyerek kilo veren insanlarda yağ düzeyinin yanı sıra, yağsız kütlenin de azaldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ne var ki, yağlar erirken yağsız kütlenin de bedenden atılmasının bedeli çok ağır olabilir.

26 farklı araştırmanın bulgularını bir araya toplayan bir çalışma, sigaranın kapsam dışında bırakılması durumunda bile, şişman olmanın ölüm riskinde normal kilolulara kıyasla çok küçük bir düşüşe yol açtığını ortaya koyuyor

"Kalbim ve bacaklarım sapasağlam, ancak bedenimin geri kalanı ümitsiz," diyor Stanton Glantz. Kaliforniya Üniversitesi'nde tıp profesörü olan 59 yaşındaki Glantz, resmi ölçütlere göre obezliğin eşiğinde olmasına karşın, turp gibi sağlam olduğunu öne sürüyor ve bir süre önce ülkesinde uzun bir bisiklet turuna çıktığını belirtiyor.

Bu gezi sırasında epey kilo vermiş olsa gerek. Gelgelelim Glantz, sanıldığının tersine, bir gram bile vermediğini ve gezi boyunca domuzlar gibi yemek yediğini söylüyor. Tıbbi verilere bakılırsa Glantz'ın aşırı kilolu olması osteoartritten kansere, şekerden yüksek tansiyona ve kalp hastalığına bir yığın hastalığa yakalanma olasılığını arttırması gerekiyor.

Oysa Glantz'ın egzersiz ve sıkı bir diyetle kilosunu dengede tuttuğu sürece ortada ciddi bir risk olmadığına dikkat çekiliyor. Kimi uzmanlar bu görüşe katılmasalar da, bilimsel kanıtlar Glantz'dan yanaymış gibi görünüyor.

Gelişmiş ülkelerde yaşayanların eski kuşaklara kıyasla genelde daha kilolu oldukları su götürmez bir gerçek.

Ancak giderek salgına dönüşen bu durumun milyonlarca insanın yaşamını tehlikeye düşürdüğü görüşüne artık kuşkuyla yaklaşılıyor.

Kimi uzmanlar kamu sağlığı açısından obezliğin sigarayla aynı kefeye konmasının abartılı olduğunu düşünüyorlar ve "fazla kilolu" sınıfına girenlerin büyük bir bölümünün son derece sağlıklı olduğuna dikkat çekiyorlar. Durum böyle olunca, sağlıklı kilo konusunun belki de yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

BEDEN KÜTLE ENDEKSİ

Günümüzde kişinin fazla kilolu olup olmadığının belirlenmesinde ölçüt olarak beden kütle endeksinden (BKE) yararlanılmaktadır. Kişinin metre olarak boyunun karesinin, kilo olarak ağırlığına bölünmesiyle elde edilen bu değerin 18,5'un altında olması onun düşük kilolu, 18,5-24,9 arasında olması normal, 25-29,9 arası fazla kilolu ve 30'un üzerinde olması ise obez olduğu anlamına gelmektedir.

Bu ölçütlere göre, Britanya'daki erişkinlerin yarıdan çoğu fazla kilolular, beşte biri de obezler sınıfına giriyor.

ABD'de ise nüfusun yaklaşık üçte ikisini fazla kilolu ve obezler oluşturuyor.

Dünya çapında bir değerlendirme ise, yeryüzündeki 6,45 milyar kişinin bir milyar kadarının fazla kilolu ya da obez olduklarını ortaya koyuyor.

Sonuçlar bir hayli şaşırtıcı görünmekle birlikte, kısa bir süre öncesine dek, bunun kamu sağlığı üzerinde nasıl bir etki yarattığı yönünde herhangi bir somut veri yoktu. Fazla kilolu olma ya da obezliğin çeşitli hastalıklarla ilintili olduğundan kuşku yoktu. Ancak, şişmanlığın ne denli tehlikeli olabileceği konusunda hiç kimse kesin bir görüş belirtemiyordu.

SİGARADAN SONRA İKİNCİ

ABD'deki Hastalık Denetim ve Engelleme Merkezi tarafından 2004 Mart'ında yayımlanan bir rapor bu soruya sarsıcı bir yanıt getiriyordu.

Rapora göre, şişmanlık ve obezlik yalnızca ABD'de bile yılda 325.000 kişinin vakitsiz ölümüne neden olmaktaydı. Bu da, ölüme neden olan ancak önlenebilen etmenler arasında obezliğin sigaradan sonra ikinci sırada yer aldığı anlamına geliyordu.

Bu çalışmalar sürerken, kimi uzmanlar da obezliğin kamu sağlığı üzerindeki olumsuz etkisiyle ilgili yaygın görüşü sorgulamaya başladı. Mayıs 2004'te, Kolorado Üniversitesi hukuk profesörlerinden Paul Campos , şişman ya da obez olmanın sağlığı olumsuz etkilediği yönünde yeterli kanıt bulunmadığını konu alan "Obezlik Söyleni" başlıklı bir kitap yayımladı.

Kitabın hemen ardından, New York Rockefeller Üniversitesi'nde görevli olan ve 1994 yılında iştah bastıran leptin hormonu genini bulan Jeffrey Friedman , New York Times'a verdiği demecinde, obezlik patlamasının gerçekte göründüğü boyutta olmadığını, obezliğin görünürdeki tırmanışının zaten fazla kilolu olan kişilerin BKE ölçütleri gereğince obez kapsamına girmelerinden kaynaklandığına dikkat çekiyordu. Bu uygulama obezlik oranına %30'luk bir artış olarak yansımaktaydı. Oysa gerçekte yaşanan olay, zaten kilolu olanların biraz daha kilo almalarıydı.

SAYILAR DÜŞÜYOR

Derken, Nisan 2005'te, yine Hastalık Denetleme ve Engelleme Merkezi'nden Katherine Flegal ve grubu, obezliğe bağlı ölümlerin sayısının topu topu 112,000 kadar olduğunu açıkladı.

Flegal ve arkadaşları şişmanlar sınıfını gözden geçirdiklerinde şaşırtıcı bir bulguyla karşı karşıya geldiler. Buna göre, şişmanlıkla vakitsiz ölüm arasında hiç de öyle sanıldığı gibi yakın bir bağlantı yoktu. Bir başka deyişle, şişmanlıkla obezlik birlikte ele alındığında, buna bağlı ölümlerin yılda 325,000 gibi afaki bir sayıdan 26,000 kişi dolaylarına düştüğü görülüyordu.

Araştırma sonuçları bilim çevrelerini velveleye verdi. Bir araştırmacı Flegal'in raporunu yerden yere çalarken bir başkası göklere çıkarıyordu.

Bunun üzerine Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Fakültesi obezlik ve ölüm konulu bir sempozyum düzenledi. Sempozyum yerleşik görüşü savunanların zaferiyle sonuçlandı. Eleştirmenlerin çoğu, şişmanlığın görünürde savunulan etkisinin yapay olduğuna, bunun normal kilolular sınıfının sigara içenler ya da tanı konmamış ölümcül hastalıkları olanlarla dolup taşmasından kaynaklandığına dikkat çekiyorlardı.

ŞAŞIRTAN BULGULAR

Sigaranın kilo yitiminin yanı sıra, çok sayıda ciddi hastalığa da yol açtığı bir gerçek. Öyle ki, sigara içenlerin ve tanısı konmamış ölümcül hastalıkları olanların normal kilolular sınıfında fazlasıyla şişirilmiş bir biçimde yansıtıldığını düşünmek de insana mantıklı gelebilir.

Bu bulguların ciddiye alınması gerektiğine inanan Glantz de, "Bir istatistik uzmanı olarak, bu araştırmanın son derece titiz bir çalışma olduğunu ve kanıtların kolay kolay çürütülemeyeceğini düşünüyorum. Öte yandan, Harvard uzmanlarının eleştirileri bana hiç de mantıklı gelmiyor," diyor.

Elde ettiği bulgular Flegal için de, en az ötekiler denli, şaşırtıcıydı.

Ancak bu konuyu biraz daha eşelediğinde şişmanlıkla ölüm arasındaki bağlantının incelendiği ve kilolular sınıfına girenlerde ölüm riskinin obez ya da "normal" kilolulara kıyasla daha düşük olduğu sonucuna ulaşan çok sayıda başka araştırmanın da olduğunu gördü.

Örneğin, son dönemlerde yapılan ve 26 farklı araştırmanın bulgularını bir araya toplayan bir çalışma, sigaranın kapsam dışında bırakılması durumunda bile, şişman olmanın ölüm riskinde normal kilolulara kıyasla çok küçük bir düşüşe yol açtığını ortaya koymaktaydı. Flagel, "İnsanlar şişmanlıkla ölüm arasında sıkı bir bağlantı olduğu yönünde bir yığın kanıt olduğunu sanıyor. Oysa, gerçekte böyle bir durum söz konusu değil" diyor.

YENİ TANIMLAR GEREK

Tüm bunların doğru olması durumunda dünya nüfusunun büyük bir bölümünü fazla kilolu insanların oluşturmasından kaynaklanan sıkıntının da ortadan kalkacağına dikkat çeken Glantz, artık tüm dikkatlerin aşırı kilolulara çekilmesi ve BKE ölçütlerinin yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyor ve, "Şişmanlığın tanımı ışığın hızı ya da pi sayısı gibi değişmeyen bir değer değil. Halihazırda normal ya da ideal kilo olarak kabul edilen değer son derece düşük bir değer," diyor.

Ancak, Flegal'in elde ettiği bulgular doğru olsa bile, BKE değerlerinin değişmesi gerektiği görüşüne herkes katılmıyor ve araştırmanın yalnızca şişmanlığa bağlı ölümlerin hesaplanması konusundaki fazlalığı ortadan kaldırdığına, oysa kilo sorununun bundan ibaret olmadığına dikkat çekiliyor.

Ölümlerin hesaplanmasında yaşanan bir sorun, değerlendirme yapılırken insanların yaşam biçimlerinin dikkate alınmamasından kaynaklanıyor.

Illinois Üniversitesi salgın hastalıklar uzmanı S. Jay Olshansky olaya yalnızca ölüm oranı açısından yaklaşıldığında gerçek boyutunun gözden kaçırıldığına parmak basıyor ve"Kilolu insanlar hemen ölmeseler bile ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirler," diyor.

ŞİŞMANLIĞIN DİĞER SORUNLARI

Örneğin, hipertansiyon ve yüksek kolesterole karşı etkili ilaçların her geçen gün daha çok sayıda kilolu insanın ömrünü uzattığı yönündeki kanıtlar giderek artıyor.

Ancak bu durum onların sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürdükleri anlamına gelmiyor. "Kilolu olmakta herhangi bir sakınca görmemek, salt daha iyi çözümlere ulaşıldığı için HIV'e yakalanmanın hiçbir sakıncası olmadığını düşünmek kadar saçma bir davranış olur" diyor Olshansky.

Ölümlerin sayılara dökülmesiyle ilgili bir başka sorun da, günümüzde obez ya da aşırı kilolu olan çocukların daha ileri yaşlarda karşılaşabilecekleri tehlikeleri örtbas ediyor olabileceği. Uzmanlar bu çocukların doğallıktan son derece uzak koşullarda büyüdüklerini ve bu durumun uzun erimde sağlıkları üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirtiyorlar.

Tıptaki gelişmeler aşırı kilolu binlerce kişinin yaşamını kurtarıyor olabilir, ama bu söz konusu gruba giren insanların ölüm olasılığının görünürde neden normal kilodaki insanlara kıyasla daha düşük olduğuna herhangi açıklama getirmiyor.

KASLAR VE YAĞLAR TARTIŞMASI

Willett az biraz kilolu olmanın yalnızca yaşlılıkta kemiklerdeki kırık çıkıklar ve menopoz öncesinde meme kanserine yakalanma açısından olumlu bir etkisi olabileceğine, bunların dışında fazla kilonun kişiye herhangi bir yarar sağlamayacağına dikkat çekiyor.

Gelgelelim Flegal bu konuya da kendince bir açıklama getiriyor ve aşırı yağlanmanın sakıncalarına katılmakla birlikte, insan bedeninde ağırlığı yaratanın yalnızca yağ olmadığını, kas, kemik, organlar ve bağlayıcı dokuları gibi "yağsız kütlenin" de göz önünde tutulması gerektiğine inanıyor.

Uzmanlar araştırmanın tek işlevinin BKE'nin kusurlu yönlerini gözler önüne sermek olduğuna, Flegal'in şişmanlığı sağlık açısından artı bir puan olarak görmesinin ardında "yağsız kütlenin" yatabileceğine parmak basıyorlar.

Kasın yağdan çok daha ağır tarttığına, bu nedenle de güçlü kuvvetli ve son derece sağlıklı bir atletin BKE değerinin de genellikle yüksek olacağına dikkat çeken New York Albert Einstein Tıp Okulu uzmanlarından Howard Strickler, fazla kilolular arasında ölümlerin giderek azalmasının zinde bir beden ve gelişmiş kasların insan sağlığı üzerindeki olumlu etkinin bir yansıması olabileceğine inanıyor.

ZAYIFLAMADA VAKİTSİZ ÖLÜMLER

İyi de, kilosu normal olanlar arasında da en az şişmanlar grubundaki kadar güçlü ve yapılı insan olduğuna göre, normal kilolular arasındaki ölümlerin genelde şişmanlar grubundan biraz daha yüksekte seyretmesine ne demeli?

Bunun nedeni kasların ağırlığından çok, yağsız kütlenin yitirilmesinin şaşırtıcı bir biçimde kişinin sağlığını da olumsuz etkilemesinden kaynaklanıyor.

Geçen yılın haziran ayında Danimarka ve Finlandiya'da yapılan bir araştırma kilo vermeyi başarabilen insanlarda vakitsiz ölüm riskinin de artabileceğini ortaya koyuyor.

Daha az yiyerek kilo veren insanlarda yağ düzeyinin yanı sıra yağsız kütlenin de azaldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ne var ki, yağlar erirken yağsız kütlenin de bedenden atılmasının bedeli çok ağır olabilir.

Kopenhag Üniversitesi'nden Thorkild Sorensen önderliğindeki araştırma, 1975 yılında kilo verme girişiminde bulunup bunu başaran şişman ve obezler arasında 1999 yılına dek ölenlerin sayısının kilo vermeye hiç niyetlenmeyenlere kıyasla iki kat daha fazla olduğunu belirtiyor.

Sorensen kilo vermenin ölüm riskini neden arttırdığı konusuna kesin bir açıklama getiremiyor. Ancak bu durumun yağsız kütle yitimiyle ilintili olabileceğine inanıyor ve yağsız kütle düzeyi ne denli düşükse ölüm riskinin de o denli yüksek olduğunu kanıtlayan çeşitli araştırmalara dikkat çekiyor.

Ancak araştırması oldukça küçük kapsamlı olduğundan, insanlara kilo vermeye çalışmamaları yönünde bir uyarıda bulunmak için henüz yeterince kanıt bulunmadığını belirtiyor.

Bu arada, Boston Çocuk Hastanesi obezlik uzmanlarından David Ludwig hayvanlar üzerinde yapılan ve beyaz ekmek gibi karbonhidrat düzeyini arttıran yiyeceklerin kesilmesinin yağları eritmesine karşın yağsız kütle yitimine yol açmadığını ortaya koyan çok sayıda eski araştırmaya dikkat çekerek "Tüm beslenme düzenlerinin yağsız kütle ve yağlar üzerinde mutlaka aynı etkiyi yarattığını düşünmek çok yanlış olur," diyor.

Tüm bunlar şekerli içeceklere çoktan veda eden Stanton Glantz'ın kulaklarında müzik etkisi yaratabilir. BKE değerlerine göre obezliğin eşiğinde olan Glantz, yine de kalbinin sapasağlam olduğunu ve bedeninde bol miktarda yağsız kütle bulunduğunu biliyor ve "Bunlar insanın dış görüntüsünden çok daha önemli özellikler" diyor. Flegal'in bulguları doğruysa, daha yıllar yılı sağlıklı bir yaşam sürdürmesi de işten değil.

Rita Urgan

New Scientist 26 Kasım 2006

03:31 - 2006-3-19

Uydu komedi mizah ekimiz yayında / Sarımsak

19/6/2007 · Kategori: Inceleme

Uydu komedi mizah ekimiz yayında

Kategori: Mizah

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

 
Uydu komedi mizah ekimiz yayında

SEVDA KAYNAR - Sevgili Açık Gazete okurları, sizden bir dileğimiz var. Lütfen ekranınıza  kırmızı bir kurdele takınız. Kurdeleyi  kesmek için bir makas, makas yoksa ekrana atmak için bir jilet bulunuz.

 

20 Mart 2006


Sevgili Açık  gazete okurları, sizden bir dileğimiz var. Lütfen ekranınıza  kırmızı bir kurdele takınız. Kurdeleyi  kesmek için bir makas, makas yoksa ekrana atmak için bir jilet bulunuz. Jiletiniz de mi yok.. O zaman siz erkekseniz köse, kadınsanız yaşlı bir köselesiniz.

Şu anda büyük bir olaya tanıklık etmektesiniz. Sizin için, sizin keyfiniz için uzaya bir uydu gönderdik veee bilim adamlarının uyduruk dedikleri  bir uydu keşfettik...

Üstelik bu uydu size yüzyıllardır kendini aydede olarak yutturmuş olan ve Neil Astronong’un gidip te “bu dedenin yaşı bin milyon yetmiş işi de finiş “ dediği aydedenin yanında taptaze bir dünya uydusu..

Dahası bu uydu da hayat var . Ama ne hayat !  Her şey dünya da olanların aynısı.  Hem taze  turfandası  hem bayat hem banal hem sanal!

Dünyada ne oluyorsa burada da onun komiği oluyor. Haberler, olaylar, gazeteler, yorumlar, İnternet hareketleri, savaşlar barışlar, yarışmalar... aklınıza ne gelirse hepsi  hepsi bir komedi...

Bundan şu sonuç çıkıyor ki; Hani büyük Üstad Müslüm Gürrrses'in zikrettiği; “tanrı İztemezze günejjj doğmazmışşş,” diye de  terennüm eylediği opus asparagus senfonik şiirindeki gibi tanrı artık dünyayı orijinıl haliyle görmek  istemiyor.

Ve tabi ki oradaki medya melai kelek leri dünyayı tanrının toz pembe görmesi için bu uyduda yepyeni bir hayat oluşturmuşlar.

İşte biz Açık Gazete olarak bu uyduyu bulduk. Buldumcuk olduk.. Evreka evrekaaaa diyerek eski tas eski hamamını bırakarak banyolardan fırlayan bilgin Arşimet, yahut Eviagra Eviagraaa diye bağırarak eski zevce yeni hatun edinen bilumum erkeklerin sevinçli naralarına benzer naralar attık.

Sonra oradaki medya melai kelekler iyle oturup bir anlaşma yaptık.. ”Sizin dünyadaki gazeteniz de biz olalım. Biz her şeye Acık gazeteyiz. Sizin haberlerinizi dünyaya biz duyuralım. Madem ki özümüz aynı, bari sözümüzde bir olsun, sayenizde gülmeyen yüzlerimiz gülsün.

Sizin gözünüzle bakılınca hepimizin ciddiye aldığı nice dramlar, trajediler,analar avratlar polatlar cellatlar komedinin ince eleğinden geçip bizi ağlatsalar da tanrıyı güldürsün.

Biliyoruz ki onlar öteki dünyaya geldiklerinde “cennete gider” tabelasına doğru bir hamle edecekler. Ve kıs kıs gülen bir ses onlara şöyle diyecek... “Ve kıs kıs gülenlerdir ki son gülenlerdir ve onlar iyi gülecektir.”.Amin!!!

 

İSMİMİZ, KÜNYEMİZ, BÜNYEMİZ

Açık Gazete'nin yepyeni Mizah ekini oluşturacak gazete sayfasının adı size hiç yabancı gelmeyecek bir isim: "Uyduko-med"

Bu  komedi ve medya nınyaptıkları  akraba evliliğinden doğan adı üstünde azıcık uydu, azıcık uyduruk olan yepyeni bir bebek. Ama çok hızlı büyüyecek, her hafta yeni bir doğum  yapacak, kadrosunu AKP'den daha hızlı ve gizli bir biçimde büyüterek hiç pot kırmadan stop demeden –tanrının emri peygamberin kavliyle –her hafta siz sayın görücülerin karşısına çıkacaktır.

Şimdi sözü fazla uzatmadan bakalım Uydukomed de Tepe taklak kaba taslak neler olacak.

Tabi ki olmazssa olmaz HABERLER:

SUNAN DEFİNE SAMAN YELİ; BAZEN DE MEHMET ALİ BİLENDLAND

Hatta 32 .gün de onun düblörü M.İlallah-ı Ali GÖRENDLAND.

İşte ilk örnek-eşantiyon olarak

Dünyada ve Türkiye”de gündem i yakalamak için artık zaman lar ötesi işleyen bir hız birimi yaratmak gerektiğini bizzat ABD deki bilim adamları bugün bir bildiri yayınlayarak Türkiye ye postalamışlardır..Ama ne yazık ki bir kanal  tam bu haberi  geçecekken, haberleri sunan spikerin yanına ağlayan bir kadın oturmuştur.

Spikır büyük bir ustalıkla ona “Bugün git yarın gel,çünkü yarın dünya kadınlar günü, o gün ağlarsın.” dediyse de kadın ” benim buradan cesedim o olmazsa kasedim çıkar” demiştir.
Hatta kendini koltuğa zincirlemiş,kamereman da nereye bakacağını şaşırdığı için spikır haberleri yalnız başına değil bu hanımla birlikte sunmuştur.

Örneğin şehit polislerin cenaze töreni gösterilirken ifadesiz bir yüzle oturan ihanet malul gazisi hanım, yönetmen eşinin Aliye ile kulaktan kulağa oynadıkları bir görüntü ekrana gelince sular seller gibi ağlamaya başlamıştır.
 
İşte uydukomedi bu noktada gerçeği yalnız gerçeği bulmuş hatta icat etmiştir.

Aslında ağlayan kadın büyük bir yanlış anlamaya kurban gitmiştir. Bunu da bize bir reklamcı şöyle açıklamıştır.

“Diyelim siz bir buzdolabı için bir slogan okutuyorsunuz.  (Buzdolabım benim..Ne kadar çok soğursan seni o kadar çok severim ) Rakip ürün de diyelim bir nevresim.. İşte oldukça kabız reklam yazarı hala bir slogan çıkartmadıya nevresim sererken görülen kadın eşine spontane  olarak şunları söyler..
-Buzdolabım benim....vs vs

İşte  bu çalıntıdan korkan yönetmen dizinin ne zaman biteceğini Aliye ye söylüyordu mutlaka. Ya duyarlarsa diye tabi ki kulaktan kulağa. Çünkü bu ifşaat bir duyulursa, bütün diziler aynı senaryonun klonu olduğu için bir anda aynı sonuçla bitebilir. Dahası halkımız gibi, kafası karışan sanatçılarımız da diziden diziye atlayabilir.. Aliye -ıhlamurlar altına -koşarken, Elif tozutur Keremcan'la bakışmaya başlar.

Gümüş kendini altın sanıp Polat'a takılır. Polat şöhret dizisinde hafzasını yitirip Irak'a gider. Amerikalı erat onu yalnız görünce Ricat demez başına Amerikan bezinden bir çuval geçirir.
Polat Çuvallayınca Türkiye üçlü ittfak devletleriyle sevr anlaşmasna oturur.Veee işte o zaman Atatürk ün de bir taklidi çıkar o da bir kamereman bulur.

 

MADE İN ATATÜRK

Mustafa Kemal'in bir kameremanı olaydı. Gerisi kolaydı. Çanakkale gazilerinden binlerce figüran. Üç beş manken hatundan da Nene hatun.! "Kağnı yolda kalırsa top mermilerini türbanlarınızın arka hatlarına koyun.

TOP MERMİSİ DEĞİL TOPATAN KAVUNU GİBİ DURSUN" Ve çekmesi kuvay-i muhtemel filmler:

Tam yol Bandırma, Vatan millet sarı kanarya, Dom Domlupınar...vee At avrat Polat

Kapalı gişe, gaziler köşe.

Devrimler mi laiklik mi :

Yazsın yeni bir senaryo 1.Özakman.

Aksın rol icabı kova kova kan !

Amaaa Ön sıralarda işgalci 7 düvel .

Filmin adı:

Bir Türk dünyaya bedel !

Haberlerden biraz damlattık.Gelin öteki köşelerden de kısaca söz edelim. Bu haftaki yayınımızın suyunu çıkarmayalım.

Ağır ol molla desinler, biraz sus ta mola versinler.

BİLGİ YARIŞMALARI

Kim beşyüz milyar ister. Bu yarışmayı burada yinelemenin nedeni her akşam tekrarlanan ve Türk halkının engin bilgi dağarcığını tüm dünyaya kanıtlayan kültür hazinelerimizi herkese tanıtmak. Hatta bu yarışmaya katılanların Dalgın bilginler olduğunu ve yarışmayı Nimet abla piyango bileti satan büfesi sanıp katıldıklarnı da bizzat sizlere örneklerle göstermek.

 

KİM BEŞYÜZ MİLYAR İSTER:

Kenan Işık
-Hanımefendi  500 milyarlık son sorunuz. Cumhuriyet bayramı hangi ayın 29 una rastlar
A- Şubat B-mart C- nisan D-ekim
Yarışmacı
-Hımm şubat olamaz. Çünkü şubat dört yılda bir 29 çeker. Dört yılda bir bayram da bize uymaz. hah hah. Mart diyeceğim ama; mart kedilerin bayramıdır. Nisan desem olmaz ayol
Halife olmak için fırsat kollayanlar Atanız size nisan şakası yapmış der. Ekim mi acaba bilmem ki o da dizideki kızın adı galiba. Hani şu Sarpla evleneceğine film icabı Kenanla evlenen ve her işi sarpa saran Ekim. Buradan sesleniyorum evlenin  yani di mi. Bir Aliye bir de sen. Çeyiziniz yoksa dantel sehpa örtüleriniz benden.. En iyisie eşime sorayım. Kendisi Bankacıdır
-Aloo Cevher Cumhuriyet bayramı hangi ay hangi gün?  
-29 ekim
-29 dan emin misin
-Evet..O gün bankalar kapalıdır. Kart sahiplerine icra yollamayız.Türkiye  Cumhuriyeti bayram eder
-Peki Ekim den emin misin
-Evet. O gün faizleri kartlara ekeriz.Yavru faizler için de 29 gün daha bekleriz. 
-Sağol canım. Evet sayın Kenan Işık. 29 ekim. Eminim.
-Son kararınız mı?
-Ayol eşimin son kararı. Bu ülkede son kararı hep bankacılar verir. Hah hah

 

REKLAMLAR VE YORUMLARI

Bunu UYDUKOM un  meslekten gelme reklamcıları yapacaktır.
Nihal Güven bu  isimlerin en babasıdır. Kendisi aynı zamanda reklamcılıktan gelme bir alışkanlıkla bir yorum beğenene bir da PÖF NOKTASI HEDİYE DİYEREK GAZETEMİZE YEPYENİ BİR TAT KATACAKTIR.

Resmini gazetemizin resim basma servisi  hazır olduğunda göreceksiniz .Diğer gönüllülerimizin resimleri de sırada. Azzzz sonra.

Üstelik  bu reklamlar ALİ ATAN BİR in reklama hiç bulaşmadan işkembe i kübradan attığı gibi değil gece gündüz setlerde montaj ve dublajlarda hatta siz daha annenizin karnında bir embriyo iken nice ünlüyü daha ünlü olmadan ele geçiren üstadların gözüyle değerlendirilecektir. Tadından yenmez olacaklardır.

Bitmedi, reklamcılık yaratıcılık konusunda parasız bir kurs açılıp merak ettiğiniz her soruya yanıt verilecek, bu kursu bitirenler tanıdık bir reklam ajansına Jenius olarak ittirileceklirdir.
Bakarsınız yeteneğini 10 a katlAR, jenius luktan jesus luğa terfi edip ajansı kurtarır. Jesus gibi kazığa çakılmaz ,tüm ünlü Türkler gibi ekranlara sahnelere gazetelere umuma açık heryere kazık çakar.

 

PÖF NOKTASI

Sinir olduğunuz ama çevrenizdekilern kabul ettiği nice dogmalara ,saplantılara yanlış saptamalara, dümdüz beyin vadilerinde yetişen otlara,bozkırlardaki ulu kurtlara, ulemalara, her şeye ama herşeye pöf denecek ve sizden de bu konudaki pöfleriniz de beklenecektir.Hazırlayan Nihal güven.

 

TIP NOKTASI

Burada son yıların en mucizevi tıp buluşları aydınlatılacak,her söylemden önce Hipokrat yemini edilecektir. Bir  zamanlar Zakkum diyerek bütün Türkiyeyi ekranlara bağlayan uyduruk haberlerin önüne geçilecektir. Ama yalan kanımıza işlediği için arada bir ağzımızdan kaçırıp  yalan yemin ettiğimizde de çarpılırsak bu köşedeki Tıp danışmanımız Estetik cerrahi uzmanı Dr. BUĞRA ÇÖLLÜ bizi yeniden düzeltecektir. Aysel Gürel ucubesinden Deniz Akkaya mucizesi çıkarsa  bizim uzmanımızın elinden de derya deniz ne biçim Akkayalar çıkacaktır. Hatta dr umuz yepyeni bir gelişmeyi de bu vesileyle açıklayacaktır.

 

FOTO KOPİ ESTETİĞİ

İsminden anlaşılacağı gibi bir  estetik ameliyattan sonra ameliyat masasından kalkan kişi fotokopi masasına yatacak,masanın altına giren diğer hatunlara onun yüzü foto kopi ile aktarılacaktır.

Masa altına girenlerden yarım ücret alınıp,paralar Hakkari de  Şırnak'ta yüzünü gözünü yitiren Memetçiklerimize yeni bir ameliyatı çok gören devlete hibe edilecektir. Bu hibeler hileye dönüşüp bazıları yüzsüz bazıları binbir suratlı meclis erkanı tarafından pastorize yumurtalara dönüşmesin,  Memetçiklerimiz terörzede olarak kalmasın diye de arkasından üç kuluvallah bir elham okutulacaktır.

 

SIRDAŞ KÖŞESİ

Bu köşe, proto tipleri kadın programlarında gözüken tüm dertli hatunlarımızın derdine derman olacak, kocasından günde beş vakit dayak yiyen,küfürü kurtuluş sayan,imparator İbonun deyişiyle  yemek pişmemişse kafasına dabak fırlatılan tüm ezik hatunlar için bir  ağlama duvarı olacaktır. 

Onları döven davarlardan sonra bu duvar adeta başlarını koyup ağlayacakları bir kuş tüyü yastık  yumuşaklığı taşıyacaktır ayıptır söylemesi. Ama Türk hatunu bu. Ekonomik özgürlüğü yoksa BİZE ŞÖYLE DE DİYEBİLİR.

-Alın sizin olsun bu yastık. Ben kocamı isterim; olsa da astığı astık kestiği kestik. En iyi jileti de benim kocam atar, Muhsin baba söylerken jileti bırakır kadın kısmısı gibi oryantal yapar...

Gördüğünüz gibi her hafta yepyeni bir çehre ile ,çok değişik köşelerle karşınıza çıkacak ağlarken  gözüken dişleriniz beyaz değilse eski bir geleneği sürdürerek size bilgisayar ekranından ipana püskürteceğiz.

Bunu nasıl yaparlar diyorsanız unutmayın burası yepyeni bir uydu gazetesi. Gerekirse dişlerinizi ,gerekirse düşlerinizi  aklarız; gerekirse borsayı düşürüp düşlerinizi de haklarız...

((UYDUKOMED in bir tutar yanı yok mu, burası gezegen değilde aklı havalarda gezenlerin kurduğu  evlerden uzak akıllara tuzak korsan bir yayın istasyonu mu))  diyen gafiller çıkacaktır elbet .

Var mıdır acaba onlarda bir parça ar bir parça edep..

Dua edin de hayata mizahla bakanlar yaşasın ilelebet..Yoksa o kaskatı suratınız, yollardaki sürat iniz, seçimlerdeki  yanlış oy sandıklarınız ve çoğu hatalardan kaynaklanan nedenlerle vakitsiz düştüğünüz sırat-larınız yüzünden dünya şeytanın  minicik bir misketi oldu olacak.

En baba kırkpınar güreşçisi olun,iştediğiniz kadar yağlanın.istediğiniz  kumaştan seçin kispeti ,kapanmış  bu ülkenin kısmeti. Tek umudunuz Acık Gazete nin UYDUKOMED eki.

Zaten kırkpınarında suyu çıktı diyorlar. En son ağa Fatih ürek olacakmış.. Yağlı yağlı bir Fatih Ürek, göbek altı bir kıspet, valla ona da alışır bu millet. Zaten kırkpınar güreşlerini daha önce hiç görmemiş birine Fatih Ürek'in ağalığı son derece normal gelir.YADIRGAMAZ ELBET !

Vee söyleşi sayfamızda sizin istekleriniz doğrultusunda  yaşayan yaşamayan herkesle röportaj yapacağız.

Bunun için Ayşe Arman ustamız gibi enayilere özel Dubai söyleşileri yerine  yeni harman  söyleşiler sunacağız.

Nazım Hikmet'i tanımam diyen İbo'ya inat Nazımla bile söyleşeceğiz. (BKZ  bekleyiniz demek.)

Yenilikler her hafta yeni katılımlarla zenginleşeçek, ayrıca açık kapımızı tüm değerli yazarlara da arada bizi de gör diyerek açık bırakacağız

Bize müsvette bile yollasalar razıyız

Evet dansta vedetiz ama gelişme anlamında hala müsvetteyiz.

 

BASINÇ ODASI

UYDUKOMEDi uzaydan yayın yapacağı için dünyadaki tüm hadiseleri, düşen çıkan hisseleri, savaşları, bir kap aş peşinde kuruyan açları, dramları, trajedileri, internet yüzünden düşen tirajları, bu kadar çok köşesi olup ta hala dönemediğimiz virajları, apaçık, tüm hilesi hurdası, bilgisayarda sanal, tv yonda banal olan sunumlarıyla size ulaştıracaktır.

Uydukomed size uzaysal yorumlarıyla yollayacağı bu haberlerin özellikle  Türk lerde bir vurgun etkisi yapmaması için daha değişik formatlar da düşünmüştür.

Bu haberler size gelirken tam doğru olarak gelecek ama demin de açıkladığımız gibi uygun ve esprili kılıflar takılacaktır.

((BU YORUM AÇIK GAZETENİN DEĞERLİ YAZARI İsmail Cem Özkan ‘ın yazısından Önce okunmalı, uğranacak şoklar ve tabi ki vurgunlar hafifletilmelidir.))

KATİLLERİNE TANRININ ADALETİ ÇOKAN TAKTI KELEPÇEYİ, GELİN BİR DE BİR BAŞKA ANLAMDA İNCELEYELİM İNSANLIĞIN MEZARI HALEPÇE Yİ. 

SÜNNİ VAHŞETİNİN TEMELİNDE SÜNNET TRAVMASI OLABİLİR Mİ?

Sadece soruyorum. Asla bir fikir yürütmeden.çocuklukta yaşanan gövdesel travmaların ileriye; beyinde kalan korkular olarak aktarıldığını artık herkes biliyor.Freud a göre bu erken travmalar,örneğin üzerinden düştüğümüz o zararsız tahta atlar bile bilinc altına bir troya atı olarak içinde  bir sürü depresyon yüklü olarak giriyor.

Freud'a saygımız sonsuz ama; ayıptır söylemesi bizim atalarımız bu gerçeği yüz yıllar önce bulmuşlardır. Ne yazık ki psikolojiyi pis ve mundar bir şey sanan dindarlarımız "Anam avradım olsun" diyerek; koskoca Oidipus kompleksini bir yemine indirgemiş, bunu her fırsatta tekrarlayarak Freud bilimine de göndermeler yapmıştır.)

Hem bu gerçek sadece Freud değil SİR CHARLES Darwin sınıfından insan olarak mezun olanlarca; hatta hayvan doğan dostlarca da kanıtlanmış bir şey.(AYRI BİR KONU BAŞLIĞI:
ACABA CHARLES DARWİN -KISACA ÇARLİ-İLHAMINI KENDİ İSMİNDEN ALMIŞ OLABİLİR Mİ...Dahası Çarli ile Camel karışımı bir melez ingiltere tahtının veliahtı, kraliçe Elizabet in de kara bahtı olabilir mi?)))

Bunları UYDUKOMED mizah sayfamızda ayrıntılı olarak göreceksiniz. Azzz sonra...
 
Konuya dönelim: Örneğin benim kedimin kuyruğundaki bir apse tedavi sonrasında onda sanal ve de hayal bir kuyruk acısı ve korkusu bıraktı. Kimse onun kuyruğuna dokunamazdı.
Bu açıdan bakarsak çocukluğunda onu ,önce babasının sonra çevresinin kahramanı yapan malum fazlalığının törenle kesilmesi erkek çocukta acaba ne gibi bir korku bırakır? Hele geri kalmış bir toplumda gücünü sadece gövde olarak kanıtlayabilen erkler, beyinlerindeki serotonin hormonu dengesizliğinde, yahut testesteron hormonu eksikliğinde, yahut adrenalin fazlalığında; sünnet SIRASINDA yaşadıkları kayıp korkusunun geri dönmesi sendromuna giriyor olmasınlar sakın?

Aslında iki beta bloker trankilizan, bir beyin  emarıyla modern tıbbın iki dakkada çözdüğü bir sorunu tüm müslüman aleminin, varoluş durumu haline getirmeden bu dertten hem kendilerini hem de gavur belledikleri batı alemini kurtarmak mümkün müdür

Kaybedeceğini sandığı nesnenin onda kaldığını kanıtlamak için kültür ve karakter yapılarına göre bir takım kanlı kansız gösteriler yapan karikatür düşmanı bu kanlıtürü modern tıp neden hala ele almıyor? Yoksa bu psiko sendrom pis bir silah ticaretini de desteklediği için; o gamasız hacıların karşısına yepyeni bir GAMALI HAÇLILAR zihniyeti çıkıyor?

GELİN MESELEYİ BİR DE AKILLARI DA DURDURAN BİR KIRMIZI IŞIKTA İNCELEYELİM

Sünni kültürünün liste başı renk kırmızıdır. Azgın boğalar kırmızıyla tahrik olur. Azgın boğaların -iki hadi bir de benden olsun-üç gen üstünü olan  insan boğalar her kurban bayramında kıtır kıtır bir canlıyı doğrarlar. Kan akacaktır diye kural koyarlar.
Kimse buna tıbbi bir yaklaşımla bakmasın. Çöl bedevileri 1000 yıl önce kanın mikro-biyolojisini bilseydi bugün kumların üzerinde eşeklerin önderliğindeki develeri gütmezdi...
BATI FÜZELERLE UZAYA ÖNCE AYA SONRA MARSA UÇAR- AYAK GİDERKEN DOĞU MÜZELİK DEĞERLERLE GELECEK YOLUNDA İKİ İLERİ BİR GERİ ÜSTELİK TE YAYA KALMAZDI.

Gerdek odalarının önünde kanlı çarşafı beklemek gibi kadını kurbanlık konumuna indiren bir adeti namus ölçüsü yapacak kadar kafayı üşütmezdi.

O çok önemli fazlalığını kaybedeceği korkusunun minik beyninde kalan tortusuyla her şeyi bir errrrkeklik ispatı MECBURİYETİ VE AZMİNDE değerlendirmezdi.

BKZ GOL durumları.. Kaleye giren gol sevinci en çok hangi hareketle belli edilir.. Şıkları sünnetli erkeklere bırakırsak terbiyemiz, orucumuz, abdestimiz, namazımız, ezanımız, çarşafımız, türbanımız, top sakalımız, imanımız, imamımız, bu kadar örtünüp beş vakit namaz kıldıktan sonra bile rüyalarımıza giren; gençssek şeytanımız, yaşlıysak hurilerimiz,
uykuda konuşursak yanımızda yatan zavallı Düriyelerimiz, Huriyelerimiz, Cevrimizi çeken Cevriyelerimiz bozulur.

Öyleyse ve kısaca Sünnetli erklerden sanırım biraz daha fazla korkulur. Sünnetli erk lerin vur dendiğinde öldürme adeti; katliamlarına bir gerekçe,sonuç ise HALEPÇE DİR.

Diyeceksiniz ki Batı çok mu masum? Asla değil ? Ama onlarda kendi kendilerini yargılama mantığı mevcut. Karşı fikirleri savunma özgürlüğüne kavuşmuşlar. Sen Bartelmi gecesi, temerküz kampları, sömürge ayıpları, hatta geçenlerde sn Faruk Eskioğlu,nun belirttiği Blair in acımasız sığınmacı formülünü, alt bilincimizde engel olamadığımız bir dürüstlükle dengeleyen nice değerleri de var.

Bütün dünya Amerikan ve İngiliz askerlerinin Iraklı zavallı esirlere yaptığı işkenceleri lanetledi.

Bunu TV kanalları verdi. Peki aynı TV kanalları İnternet te yayınlanan,özellikle Amerikalı esir askerlerin yatırılıp kafalarının kıtır kıtır kesilmesi, son çıkan ah sesini, yemin ettirilen Türk şöförlerin yine üç saniye sonra doğranmalarını, iki araç arasına bağlanan bir esirin
araçların hareketiyle kollarının kopmasını seyrettiler mi?

Batı zulmünü lanetlerken; bunu tüm insanlık adına yapıyorum ben. O insanlığın içinde yer alıyorum tabi ki..

Ama doğu zalimliğini lanetlerken insanlığın içinde yer alamıyorum. Çünkü o zaman  kendi insanlığımdan da utanıyorum.

Bu noktada kim ne derse desin yine DARWİN yetişiyor imdadıma.. Bana diyor ki: Evrim henüz bitmedi. Ama batıdaki evrim doğuya göre biraz daha hızlı. Çünkü batıda kendine dönük bir özeleştiri var. Oysa doğuda, gelin bunu sesli okuyun, herkes duysun; doğuda hala kendi özünden olanların doğradığı binlerce insan leşi var. Prometenin ciğerini yiyen akbabaların akrabaları var..

Son olarak size doğru olması kuvvetle mümkün kendi fikrimi zikredeyim: KAYNAK DR BUĞRA ÇÖLLÜ

Apandisit örneğini veriyorum önce. Apandisit aslında apandis denen kullanılmadığı için körelmiş bir barsak parçasıdır.İltihabına apandisit denir. 

Kullanılmayan her organ ve hatta kromozom sonunda körelir mi? Evet, körelir. Biri erkek diğeri  dişi olan iki kromozomu taşıyan insanoğlu, dişilik kromozomu fazla olan dişilerini yüzyıllarca kullanmaz, kafes arkalarına kapatır, işlevsiz ve işsiz bırakırsa sonunda kendisi de diğeri körelmiş olduğu için tek bir kromozomla kalarak KIRO MOZOM olarak dünyaya gelir.

Belden yukarıya rasgelen beyin ve onu besleyen tüm organlar yarı eks ((ÖLÜ), belden aşağıya rastlayan tüm uzuvları hayvani bir refleks halindedir. Bu elbette sayısı milyonları bulan içlerinde en az 7, 8 tanesi benim arkadaşım olan Istisna lar için geçerli değildir. Bu konu öyle yürek inciten bir konu ki neresinden tutsanız,  sizi insan olarak gösteren hiçbir aynaya uzun sure bakmanız mümkün değil.

Hele insanlığınızdan utanıp canımın paresi hayvanlardan biri gibi asla bakmayın.

Her yerde tekme vurup ,katlettiğimiz, o masumlara ,foklara,geyiklere,kuşlara sığınmayın lütfen.

Son olarak derim ki:

Müslüman kültürünün bende ve nice bilinç altı okuyucusunda yarattığı bu sorudan yola çıkıp bir doğruya varılır mı acaba. Bu doğruyla kan ağlayan bir Orta doğunun yaralarından biri sarılır mı acaba, ne dersiniz ?

Sevgili Açık Gazete okurları, UYDUKOMEDi İMİZ daha bitmedi.. Ama tasarım konusuda henüz benim bir fikrim yok. Yazacak şey ve malzeme çok kare çok. Daha sırada neler neler var. Şairler, şiirler, karikatürler, her kesimden pek çok türler… konuklar… zaman tünelleri…Yok yok… Uydukomedi büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden, sevgili masum hayvancıkların da sevgi dolu yüreklerinden öper…

Haftaya bir bilgisayar uzmanını, ABD den YAVUZ KAYNAR,  bir büyük şairi TÜRKİYE'DEN BAHADIR  Bayrıl, ve SEYAHAT NAME İSİMLİ ESERİYLE BİZE KATILACAK OLAN ALMANYA'DAN Kenan Sinanoğlunu tanıyacak, onlara sorular da soracaksınız. BKZ bekleyiniz.

Sarımsak

Kategori: inceleme

Ağrıya sarımsak bakteriye tere

İlaç Yerine Kullanılmalı

SARIMSAK Sarımsağın güç ve sağlık veren etkisi bundan uzun yıllar öncesinden keşfedilmiş. Örneğin Mısırlılar piramitleri yaparken işçilerin dayanıklı kalması için sarımsak yedirirlermiş. Yunanlılar ve Romalılar da sarımsağı bir ilaç olarak kullanmışlar. Günümüzde Türkler ve Ruslar yemeklerinde sıklıkla sarımsak kullanıyorlar. Bu nedenle ilerleyen yaşlarda daha az yüksek tansiyon sorunuyla karşılaştıklarını söylemek mümkün. Sarımsağın bu gibi faydalarına rağmen pek çok kişi kokusundan rahatsız olduğu için yemekten uzak duruyor. Ancak sarımsaklı bir yiyecek tükettikten hemen sonra maydanoz yerseniz bu sorun da ortadan kalmış olur. Sarımsağın en büyük faydalarından biri baş ağrısını dindirmek konusunda. Yarım diş sarımsağı yanağın iç kısmında dişetleri üzerine yerleştirip bir süre beklerseniz faydasını
görebilirsiniz.

SOĞAN Soğanı da farklı şekillerde kullanarak tüketmenin pek çok sağlık probleminde iyileştirici etkisi var. Örneğin pişmemiş soğanın idrar söktürücü özelliği bulunuyor. Ayrıca içinde C vitamini olduğu için düzenli olarak az miktarda tüketirseniz sinirleri yatıştırıyor. Özellikle mevsim değişikliklerinde saçınız dökülüyorsa, soğan yemenizde fayda var. Baş ağrısı, diş ağrısı ve kulak ağrısı için de ilaç niteliği taşıyor.

TERE Dünya üzerinde terenin 90 farklı çeşidi bulunuyor. Bunların pek çoğu tıbbi etkiye sahip. Araştırmalara göre terede bir çeşit penisilin var. Bu da ağız ve bağırsak bakterilerinin üremesine engel oluyor. Düzenli olarak kullanırsanız ciltteki kızarıklıkların da oluşmasını engeller. Böbrek rahatsızlıkları için tüketilmesi oldukça faydalı.

 

Ağrıya sarımsak bakteriye tere

İlaç Yerine Kullanılmalı

 

 


Ağrıya sarımsak bakteriye tere

Üç duyu organı olan göz, burun ve kulakta meydana gelen sorunlar, en sık karşılaşılan rahatsızlıklar arasında. Gözler için sıcak sütle, burun için soğanla ağrıları dindirebilirsiniz.

Çağımızda artık pek çok çalışan insan neredeyse gününün tamamını bilgisayar başında geçiriyor. Bu da değişik çeşitlerde fiziksel sorun yaşamalarına sebep oluyor. Bunların arasında en sık rastlananı gözlerle ilgili. Bu yüzden göz sağlığınızı nasıl korumanız gerektiğini bilmeniz çok önemli. Ünlü İsviçreli bitki bilimci Alfred Vogel'in öncelikle vurguladığı beynin aşırı bir şekilde çalışmasının göz yorgunluğuna sebep olduğu. Stresten uzak durmak göz sağlığınız için de gerekli. Bunun yanı sıra doğal içeriğinden uzaklaşmış olan yiyeceklerle beslenme alışkanlığı geliştirmek, göz problemlerinin büyümesine sebep oluyor. Ancak bu gibi alışkanlıkları değiştirmenin kolay olmadığını elbette herkes biliyor. Peki ama bunun çözümü nedir?

SUNİ IŞIK ZARARLI
Ünlü bitki uzmanı Vogel bunun cevabının oldukça basit olduğu söylüyor. Bundan yıllar önce insanlar saatlerce suni ışık altında çalışmıyor, erken yatıyorlarmış. Bu da gözlerinin yorulmasını engelliyormuş. Vogel'in bu konuda şöyle bir önerisi var: "Dört haftalığına suni ışıktan uzak durmaya çalışın. İşteki bilgisayar ışığından kaçamayacağınız kesin. Ancak en azından akşam eve gittiğinizde ışığı yakmamak için erken yatıp, erken kalkmayı deneyebilirsiniz." Ayrıca göz ağrıları ve
yanmaları için bazı doğal çözümler de öneriyor. Örneğin gözlerinizi sıcak sütle veya ebegümeci yapraklarının koyulduğu suyla yıkamak, en hızlı çözüm alabileceğiniz yöntemlerin başında. Bunu her sabah yapmak gözlerde bakterilerin üremesini engeller. Bunun yanı sıra gözler için kuşkusuz en bilinen faydalı besinlerin başında havuç geliyor. Ancak havuç suyu olarak tüketmek daha da faydalı.

DOĞRU NEFES ALIN
Burnun doğru bir şekilde görevlerini yerine getirmesi sağlıklı bir yaşam için çok önemli. Çünkü vücuda bakterilerin girmesini engelleyen ilk organ burun. Bu nedenle burundan nefes almak gerekiyor. Eğer sürekli soğuk algınlığından şikayet ediyorsanız burnunuzun çevresine lanolin kremi sürmenin büyük faydasını görürsünüz. Burnunuz sürekli akıyorsa soğanın bu konudaki iyileştirici etkilerini gözardı etmeyin. Bir dilim soğanı bir bardak sıcak suyun içine koyun ve suyu küçük yudumlarla için. Burun ve kulakla ilgili en çok şikayet edilen rahatsızlıklardan biri de sinüs. Özellikle kronik virüs pek çok kişinin en büyük sorunu. Eğer soğuk havaların etkisiyle artan bir kronik sinüs probleminiz varsa sıcak suyla kompres yapmak yararlı olacaktır.

05:09 - 2005-12-4

Attilâ İlhan'ın şiirleri: Tüm şiirlerine yeniden bakmak/ Has

19/6/2007 · Kategori: Inceleme

Attilâ İlhan'ın şiirleri: Tüm şiirlerine yeniden bakmak/ Hasan AKARSU

Kategori: inceleme

 

Cumhuriyet Kitap'ın yeni sayısında yine ilginç incelemeler var.

     *****     *****     *****

'Yazmaktan keyif alıyorum'

Gamze Reisoğlu ŞAMDANCI

Gamze Reisoğlu Şamdancı ilk romanıyla bizleri selamlasa da aslında 22 yıldan bu yana belli dönemlerde edebi metinlerini yazınımıza sunmuş bir yazar. İlk ürünleri zamanın en önemli edebiyat dergileri olan Türk Dili ve Varlık'ta yayımlanmış. Kendini bildiğinden bu yana yazan ve bundan da keyif duyan bir yazar, şimdi de ilk romanıyla karşımızda. Son yıllarda, belirli dönemler medyada çalışmış ya da çalışmakta olan bazı gazeteciler, yazdıkları edebi ürünlerde başarı sergiliyorlar. Bu bağlamda hemen Çiğdem Anad ve Nesrin Turhan'ı anmak gerekiyor. Her ikisi de yazdıkları romanlarla isimlerinden söz ettirdiler. Adlarını andığımız bu gruba şimdilerde Gamze Reisoğlu Şamdancı da giriyor. Şamdancı'la yeni romanı nedeniyle bir araya geldik, geçmişten günümüze uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Erdem ÖZTOP

-Sevgili Gamze Reisoğlu Şamdancı, söyleşimize 'dün'den başlayalım istiyorum. Yazıyla buluşmanızın başlangıcına gidelim; nasıl oldu o an?- Bu söyleşi için eskileri karıştırdım da, ilk öyküm 1986 yılında Varlık dergisinde çıkmış. Daha öncesi de var; 1983 Ocak ayında Türk Dili dergisinde bir şiirim yayımlanmış, on altı yaşındaymışım o zaman. Nereden baksan üzerinden yirmi iki sene geçmiş. O an'ı hatırlamak güç yani. Sadece, kendimi bildiğimden beri yazmaktan keyif aldığımı söyleyebilirim. Bir daktilom vardı, şimdiki bilgisayarlar gibi sessiz değildi tabii. Oturur, gecenin bir vakti bayağı gürültü çıkararak yazardım. - Kimlerdi size bu yolculukta eşlik edenler? Kılavuz yazarlarınızı merak ediyorum?- Kılavuz yazar olarak aklıma hemen gelen isimler yok. Dediğim gibi o yıllar çok geride kaldı. Hayal gücü geniş yazarları çok severdim. Ama galiba favori yazarım Boris Vian'dı. Nazlı Eray'ı severdim. Paul Auster'ı da... Rahat okunan, kendini su gibi okutan romanları severim.

  • Asuman Kafaoğlu-Büke, Doğan Akhanlı'nın "Madonna'nın Son Hayali" adlı romanını tanıtıyor.

  • Attilâ İlhan'ın şiirleri. Hasan Akarsu yazdı.

  • İhsan Işık'ın "Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi" İngilizce yayımlandı. Tansu Bele tanıttı..

  • Mustafa Durak'la "Yakın Mercek" adlı kitabı üzerine Yücel Kayıran'ın söyleşisi.

    Tüm şiirlerine yeniden bakmak

     

    Attilâ İlhan'ın şiirleri

    Attilâ İlhan'ın şiirlerinde başlangıcından günümüze değin önemli gelişmeler olduğu gerçek. Hasan Akarsu bu değişmelere parmak basıyor.

    Hasan AKARSU

    Ozan ve yazar Attilâ İlhan, 15 Haziran 1925 Menemen doğumlu. İzmir Atatürk Lisesi'nin birinci sınıfındayken gizli örgüt kurma suçundan tutuklandı. Okuldan atılıp Türkiye'de okuyamaz diye belgelendi (1941). Danıştay kararıyla okuma hakkını kazanarak Işık Lisesi'ni bitirdi (1946). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Nâzım Hikmeti Kurtarma Komitesi'ne katılmak üzere okulunu bırakıp Paris'e gitti (1949). Oradaki sanatçı çevresinden etkilendi. Yurda dönünce Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'ne girdi. Demokrat İzmir'de başyazılar yazdı. 1973'te Ankaraya yerleşip Bilgi Yayınevi danışmanlığını yaptı. 1980'den sonra İstanbul'a taşındı. Karacan Yayınları'nın çıkardığı Sanat Olayı dergisinin yayın danışmanlığını üstlendi. 1941'den bu yana şiirleri ve yazıları birçok yayın organında yayımlandı. Şiirleri, senaryoları, denemeleri, eleştirileri, anıları, romanlarıyla tanınan ozan ve yazarımızı, 11.10. 2005'te yitirdik ve 13.10.2005 Perşembe günü İstanbul'da, Aşiyan'da toprağa verdik. (Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi, İhsan Işık) Attilâ İlhan'ın şiirlerinde başlangıcından günümüze değin önemli gelişmeler olduğu gerçek. "Sisler Bulvarı"nda (1) kendine özgü şiirini yansıttığını görüyoruz. Bir başkaldırı içinde olduğu ilk dizelerden anlaşılıyor: "yolumdan çekil yavrum/ bağlasalar duramam/...anamdan yolcu doğmuşum/ yedi dağın yolları kalbimden geçer/ salkım salkım mısralar gelir içimden..." (s.9) Yaşadığı sürece, çocuklar gibi sevdiğini, damarlarında dünyanın bütün rüzgârlarıyla gezdiğini belirtiyor. Bir türkünün kıyısından çocukların geçtiğini duyumsarken, "ben örsün kerpetenin şairi" diyor kendisi için. Deniz meyhanelerindeki kıvırcık deniz halkını, Akdeniz'i unutmuyor. Gezdiği limanlarda sevdiklerini özlüyor: "gözümden yere bir kan damladı kırmızı/ adım adım şehrin ışıklarını yaktım sokak sokak/...ben sustum kadehte rakı sustu çocuklar sustu/... Türkanı görmeyin Türkanı, köpekler gibi pişman/...Haliçte yaşlı bir şilep ağladı ben ağladım/ kulaklarımın içinde çığlık çığlığa bir akşam..." (s.24-25) Kendinden kaçan bir ozan, dostu olmayan, cigarası olan, vapurları kişileştiren. "Ben vursam kendimi vuracaktım" diyen. Şiirin deniz gibi kımıldadığını bilen ozan. 1951'de Paris'teki yaşantısının izlerini görüyoruz şiirlerinde: "...Maubeuge Sokağında gelip durmuşum/ otel defterine şair yazmışlar (s.39)...Saint-Michel'de bir talebe kahvesindeyim yalnız/ gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar/ bir Cumartesi günü saat dört buçuğa beş var..." (s.45) Kim olduğunu bilmediği Pia'yı nasıl da seviyor, "ben bir şehre geldiğim vakit/ o bir başka şehre gitmese" diyerek yakınıyor. Ellerini tutsa eksiksiz öleceğini söylüyor. Sisler Bulvarı'nda, "sokak lambaları öksürürken" yitirdiği yine sevgilisi. İstanbul'u ağlatan acılar yaşıyor, ölümü göze alıyor. Yeraltı ordusunun, devrim uğruna savaşanların şiirini yazıyor: "...diyelim ki barış ve ekmek türküsüne/ bütün eylem ve boylamlarda savaşıyoruz/ halklar ayağa kalkmışlar...(s.73)...Tuna köpürerek köprülerin altından akmış/Tunanın üstünden yıldızlar akmışlar.../ İştvanı dövmüşler/ zincire vurmuşlar/ İştvan susmuş/ söylememiş/ gözlerini oymuşlar..." (s.75) Ozan, umutla yazıyor şiirlerini. Yaşadığı çevreyi, Ege insanını başarıyla yansıtıyor dizelerine. Kimi Hasan Hüseyin'in, kimi Nâzım Hikmet'in sesini andırarak yazıyor:"...Ben grev hakkımı isterim/ grev hakkımı grev.../ (s.113)...Ben Sakaryada bir kavak ağacıyım yel eser inilerim..." (s.120)

    TOPLUMCU SANAT

    "Yağmur Kaçağı"ndaki (2) şiirlerde 1950'li yılların etkilerini görüyoruz. Kitabına yazdığı önsözde, dünya şiirine yön veren ozanları tanımadığının ayırdına vardığını belirtip tanımaya yöneldiğini söylüyor. Toplumcu sanatın özelliklerini kendisi buluyor ve o yıllarda eleştirmenlerin yetersiz olduklarını vurguluyor. Kitaba adını veren şiirinde sesi akıp gidiyor: "elimden tut yoksa düşeceğim/ yoksa bir bir yıldızlar düşecek/ eğer şairsem beni tanırsan/ yağmurdan korktuğumu bilirsen/gözlerim aklına gelirse/ elimden tut yoksa düşeceğim/ yağmur beni götürecek yoksa beni..." (s.13) Ozan, soyut kavramları ve somut varlıkları başarıyla kişileştiriyor: "Eylülün gözleri camlardan bakıyordu", her sene bir eylül bıçaklanır", "denizin gözü kanlanmıştır" vb. (s.14-15) Yalnızlığını, içinde "vahşi bir kadın gibi" taşıyor. Sevdi mi tam seviyor: "gözlerin gözlerime değince/ felaketim olurdu ağlardım.../ ne vakit Maçka'dan geçsem/ limanda hep gemiler olurdu/ ağaçlar kuş gibi gülerdi..." (s.25) Zehra'nın gözlerini alıp yakasına takmak istiyor. "Rüzgâr Gülü" ne güzel bir şiir: "önümden çekilirsen İstanbul görünecek/ nerede olduğumu bileceğim/ sisler utanacak eğilecek/ ağzının ucundan öpeceğim/ saçına kalbimi takacağım/ avcunda bir şiir büyüyecek/ nerede olduğumu bileceğim..." (s.35) Yine Hannelisee seslenirken, "yağmurdan çıkıp geleceksin Hannelise/ yağmur gözlerinden çıkıp gelecek..." diyor Paris yıllarından. "Deli Asaf" şiiriyle Cahit Külebi'yi anımsatıyor: "Şekrivanlı köyünden kamyonlar gelir geçer/ lastikleri ısınmış toza kesmiş camları/ kavakların altında selama durur saf saf/ Şekrivan ahalisi uzun dağ adamları..." (s.73) Şiirlerinde sesleri, müziği önemsiyor. "Bela Çiçeği"ndeki (3) şiirlerinde, "Divan şiirinden esintiler bulunur ve toplumculuk eğilimi üste çıkar" diyor Asım Bezirci. Bu kez yalnızlığından sıyrılan ozan, kitlelerle birleşmeye yöneliyor; ama aşk izleğini sürdürürken kaygılı: "Aysel git başımdan ben sana göre değilim/ ölümüm birden olacak seziyorum/ hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim/ Aysel git başımdan istemiyorum/benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün/ dağıtır gecelerim sarışınlığını..." (s.9) "Ölümden sıyrılmış Cumartesi yalnızlarında" yaşarken, diğer yalnızları görmezden gelemiyor. Alsancak Garı'nda devrilen, elleri kelepçeli erkek ile kadını anlatıyor. Gökyüzü olmak istiyor ozan. İkinci Yeni şiirinin etkisiyle yazıyor: "...onları ben biliyorum asıl ben biliyorum/ durup durdukları yerde sanki kayboluyorlar/ ikiler ve buçuklar üzerinde acı siyah/ içip soyunuyorlar..." (s.51) Edip Cansever'in sesini duyar gibi oluyorsunuz. Ozan, "Yarının Başlangıcı" şiirini 27 Mayıs ülkücülerine sunuyor. Özgürlüğe yürüyen Mayıs öğrencilerinin kurşuna dizilişlerini anlatıyor. "Ağlıyor vatan" diyerek yaşanan acıları, "Kuvayı Milliye" rüzgârını, özgürlük türküsünü anımsatıyor.

    İZMİR ŞİİRLERİ

    "Tutuklunun Günlüğü"nde (4), İzmir şiirleri yer alıyor. Ozan bunların şiir anlayışındaki yeni denemeler olduğunu belirtiyor. "Klasik Türk şiirinin havasını yeni ve toplumsal bir içerikle bağdaştırarak vermek!" amacını güdüyor. Daha ilk şiirinde toplumsal özü yakalıyorsunuz: "Ben sizi hangi cezaevinden tanıyorum yoksa yanılıyor muyum/ gözlerinizi buzlu çiviler gibi taşıyordunuz yüzünüzde... (s.11) Sevdiğin kızdan ayrılmışsın beklediğin haber gelmiyor...(s.13)...Bir güvercin ağıdır atılır kubbelerden salkım saçak/...İstanbul'da işçi partisi bir kere daha basılır..."(s.15) Sovyetler'in Çekoslovakya'yı basmasına karşı çıkanların tepkilerini yansıtırken: "Bir komünist kendini asıyor" demekten çekinmiyor. Göz deyince neler anlıyor bakalım: "...Göz deyince ben en büyük şeyler anlarım/...darağaçlarına irkilmeden bakabilmek/ ellerin kelepçeli götürülürken." (s.45) Emekçiye Gazel, Grev Oylaması, Allende Allende vb. şiirlerinde toplumcu çizgisini güçlendirdiği gözleniyor. Demir giyen, petrol içen, zehir yiyen emekçileri, grev oylamasında bir ağızdan grev diyen işçileri anlatıyor. Şili'nin Allende'sinden kocaman bir yürek kaldığını vurguluyor. Ozan bu kitabında, rubai biçimini severek kullandığını belirtiyor. "Ne yalan söylemeli, rubai denince benim içimde tınlayan ses hep bu rubailerin sesi oldu..." (s.128) İncesaz bölümündeki şiirlerde, Türk sanat müziğinin izleri var. Makamların adını vererek yazıyor. Ferahfeza, nihavent, mahur, muhayyer, saba, sultan-ı yegâh. Son makamla yazdığı şiirin bestelendiğini biliyoruz. Tutuklunun Günlüğü bölümündeki şiirlerde, 1940'lı yılların karanlığı anlatılıyor; ama aynı karanlık 12 Mart'ta, 12 Eylül'de de yaşandığı için onlara da uzandığını söyleyebiliriz: "...Ne haydut bir akşamdı/ Nâzım hapiste Dinamo sürgün/ bir o şiir kalmıştı hani/ Gazali'den rubailerle/ yalnızlıklar kesince önümüzü/kara zından ağızları gibi büsbütün/...toprakta sürgünlerin ürkekliği/ bardakta sosyalist karanfiller..." (s.87) Tutukluyu uyutmamak da bir işkence yöntemi. Tutuklu bilinçli: "...kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da/ bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı..." (s.95) Dövülmek kanlı; ama dövülmekten daha kanlı olan da dövülmek korkusu. Ozan, Tutanak 1 ve 2'de işkenceyi anlatıyor: "...kendilerini cam çerçeve pencerelerden atanlar/ damarlarını açanlar bulanık hücrelerde...(s.104) elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar/ tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna/ çekip alırlar kerpetenle tırnaklarını..." (s.105) Ozan, toplumcuların işkencelerden geçtiğini, inandıklarından vazgeçmeyeceklerini vurguluyor. Attilâ İlhan, "Böyle Bir Sevmek" kitabındaki (5) şiirlerini, toplumcu şiire, insancıl yaklaşımın örnekleri olarak sunuyor. İşkence sözcüğünü kullanmadan, işkence göreni böylesine etkileyici anlatmak ona özgüdür: " o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi/ bir bıçağın ağzında yürür gibiydin/...seni görür görmez özgürlüğümden utandım/ söyle ne içersin çay mı kahve mi/ çok değişmişsin birden tanıyamadım/...böyle bir kız değildin sen eskiden/ sana ne yaptılar sana ne yaptılar..." (s.11-13) Ozan, düşünceleri uğruna insanların çektiği acılara tanık oluyor. Geride eşlerini, sevdiklerini bırakarak götürülen devrimcilerin duygularını yansıtıyor: "Sabiha bu adamlar beni alıp götürecek/ sakın ha ağlamanı istemiyorum/...hani bir gülümsemen vardır sanki İstanbul..."(s.14-15)Elleri kelepçeli olarak götürülen işçiyi anlatıyor, o ki acı tuz ve ekmek olarak alnının terini yiyen, yoksullara avuç avuç özgürlük isteyendir. Ozan, kitabına adını verdiği şiirinde, sevdiği kadınları ne güzel yansıtıyor: "...yalnızlıklarımda elimden tuttular/ uzak fısıltıları içimi ürpertir/ sanki gökyüzünde bir buluttular/ nereye kayboldular şimdi kimbilir/ ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ böyle bir sevmek görülmemiştir." (s.28) Büyük kentlerin sorunları yanında kırsal kesimin de sorunlarına yöneliyor ve varsağı biçiminde şiirler yazıyor. Ezgilenen şu şiirini anımsıyoruz hemen: "destur bre gökkuşağı/ hangi devin kılıcısın/ sabah sabah kanın damlar/ besbelli can alıcısın..." (s.51) Ellerine kırlangıç yağan ozanımız içindeki türküyü söylüyor sürekli. Sözleri uğruna asılmayı göze alıyor: "...O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız." (s.92)

    İKİNCİ YENİ

    "Elde Var Hüzün" kitabındaki (6) şiirleri, 1979-1981 yıllarında yazdıklarını kapsıyor. Karşı çıktığı İkinci Yeni şiirinin ünlü ozanı Cemal Süreya'yı, Edip Cansever'i anımsatan söyleyiş özelliğini görmek olası şu dizelerinde: "ikimiz otobüsle bir şehre gidiyormuşuz/ Kars'a mı desek/ Ardahan'a mı desek/ yollarda kar bulut mavisi, dağlar duman/ derin bir uykusuzluğa sarkmış yolcular/...onu neden sevdiğimi bir türlü anlamıyor/ ağzı temmuz sıcağı bakışları sonbahar/ sanki saman ateşi için için yanıyor..." (s.19) Yağmurda, yalnızlığını dağıtan sis düdüklerini anlattığı gibi kimi kez erotik öğelere de yaslanıyor: "şehveti başına vurur çalkalandıkça/ ayaküzeri kendi kendisinin olur/ meme uçlarından birer mavi yıldırım/ sarsıla sarsıla dişiliğini boşaltıyor (s.32)...memeleri ele avuca sığmaz birer yılan/ simsiyah saldırırlar hem hoyrat hem yırtıcı..." (s.33) Kumsalda sevişmeye giden "bin kocalı kadın" da giriyor şiirine. Serbest gazeller, ayrı bir güzellik taşıyor: "...kanlı hesapları vardır/ kıyamete kadar sürecek/ ölümle şairlerin/ kimbilir nerden bilecek/ ne çığlıklar geçer daha dünyadan/ Attilâ İlhan gibi...(s.61)... görünmez bir mezarlıktır zaman/ şairler dolaşır saf saf/ tenhalarında şiir söyleyerek/ kim duysa korkudan ölür/-tahrip gücü yüksek-/ saatli bir bombadır patlar/ an gelir/ Attilâ İlhan ölür." (s.63) "Kimi Sevsem Sensin" kitabındaki (7) şiirlerinde ozan, aynı sesini sürdürüyor. Yine sevdalar, yalnızlıklar, anılar, güz, yine İzmir, yine ayrılıklar izlek olarak yer alıyor şiirlerinde. Sevgiliye ne güzel sesleniyor yalnızlığı denerken: "gecenin ortasında ne işin var/ yıldızlara dokunma yanarsın/ bak birazdan ay da batacak/ karanlık bulaşmasın ellerine/ tersin döner yolunu bulamazsın.../ sevmek insanın yüreği kadar/ küçükse büyüğünü taşıyamazsın..." (s.19) Çocukluğuna gittiği şiirinde, "sahi ben ne hırçın bir çocuktum/ ele avuca sığmaz aklı fikri şiirde..." diyor. (s.20) Hemen her zaman "ateşten bir bulut" olan ozan, "sevmek için geç, ölmek için erken" dönemlerini duyumsuyor. "Kimi sevsem sensin" diyerek sevdiğini unutamadığını vurguluyor. Tüm güzelleri, sevgilisinin adıyla çağırıyor. Devrimden devrime yanaşan gemileri vardır ozanın, ümitlerin ateşinden şafağa ulaşan. Ulusallık bilinciyle, "Kuvayı Milliye mavisi"ni istiyor: "...bana bir şimşek çak/ yolumu aydınlatacak/ Gazinin gözlerinden/ mavi bir şimşek/ Kuvayı milliye mavisi..." (s.99) Ozanın "Ben Sana Mecburum Bilemezsin" adlı şiiri gençlerin dilinden düşmüyor. Aşklarını anlatırken içtenlikli, dürüst olduğunu görüyoruz: "ben sana mecburum bilemezsin/ adını mıh gibi aklımda tutuyorum/ büyüdükçe büyüyor gözlerin/ ben sana mecburum bilemezsin/ içimi seninle ısıtıyorum..." Ayrılık Sevdaya Dahil şiiri de en çok okunanlardan: "...çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili/ hiçbir anı tek başına yaşayamazlar/ Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili"

    ŞİİR ÜZERİNE GÖRÜŞLERİ

    Attilâ İlhan, şiirindeki başarısını, şiir alanında düşünce üretmesine borçlu. Çeşitli zamanlarda, kendisiyle yapılan söyleşilerdeki sorulara verdiği yanıtlarda, şiir üzerine ne değin çok düşündüğünü görüyoruz. Ulusal bir şiir bileşimine gitmek gerektiğine inanıyor. Toplumsal gerçekçi sanat yöntemini geliştirirken de halk şiiri ve Divan şiiri geleneğine bağlanıyor. Garip Hareketini "kopyacı ve öykünmeci", İkinci Yeni dönemini, "Türk şiir tarihinde hiç görülmemiş bir yozlaşma dönemi" olarak değerlendiriyor ve şöyle sürdürüyor görüşlerini: "...Şiirin görevi eskiden beri ne idiyse odur, toplumsal ve insancıl bir görevdir bu, hem tek tek, hem toplu olarak insanları daha iyi bir yaşamaya götürmek, çağlarını kapsamalarına destek olmaktır..." (Şiir Sanatı, Mayıs 1967). Ozan, Atatürk'ün ölümünden sonra ulusal bileşim çabasının durduğunu, yeniden taklitçiliğe dönüldüğünü belirtiyor. Devlet desteğiyle tutunan ozanların, "eş dost kollamasıyla büyük şairliklerini" sürdürdüklerini belirtip onlara değil, gençlere güvendiğini söylüyor. (Milliyet Sanat dergisi, 02 Mart 1972) Zühtü Bayar'ın yaptığı söyleşide, iki şeye canının sıkıldığını belirtiyor. Zamanında toplumculuğa karşı çıkıp şimdi ise bunun çilesini çekenlerin önüne geçmeye çalışanlar, diğerini de şöyle açıklıyor: "Bir de toplumcu sayılan ozanlar arasındaki çekişmeye, çekemezliklere. Ayıptır bunlar. Gençlere örnek olunması gerekir... Hiçbir zaman hiçbir toplumcu yazara ya da ozana saygısızlık ettiğim görülmemiştir, görülmez. Toplumcu sanatçı göreneği bunu gerektirir." (Yeni Ortam, 01 Aralık 1973) Attilâ İlhan, bizim toplum olarak şiirin temel ilkeleri üzerine "kafa yormaya alışkın olmadığımızı" vurguluyor. Genç ozanlara yakınlık gösterişinin nedenini şöyle açıklıyor: "...Ozan kısmı, genellikle, yaşlandı mı duyarlığını yitirir... Bu ise, çokluk yaşlı ozanlarda gördüğümüz kısır şiirlerin asıl kökenidir. Kişi olarak ben ne kadar bilgiye, görgü ve göreneğe, mantığa bağlı çözümleme ve diyalektik bileşimlere meraklı da olsam, duyarlığımı korudum. Üstelik hayli genç bir duyarlık bu. Delikanlı ozanlarla konuşup tartışırken aynı düzeyde kalabilmemiz bunun kanıtı..." (Yusufçuk, 01 Kasım 1979) Ozan, şiirde heyecanı ve aklın dengesini önemsiyor. Attilâ İlhan, ozanlığının yanında, romancılığıyla, düşünürlüğüyle de ünlü bir sanatçımız. Son yıllarda, ülkemizde yaşanan Batı teslimiyetçiliğine karşı, ulusal birliğimizi, bağımsızlığımızı sağlama yolundaki çalışmalarıyla öne çıktığını biliyoruz. Aramızdan ayrılsa da, ulusumuzun gönlünde sonsuza değin yaşayacaktır. (*) 1. Sisler Bulvarı- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 3. Baskı 19702. Yağmur Kaçağı- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 2. Baskı 19713. Bela Çiçeği- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 2. Baskı 19714. Tutuklunun Günlüğü- Attilâ İlhan, Adam Yayınları, 2. Basım 19755. Böyle Bir Sevmek- Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi, 1. Basım Nisan 19776. Elde Var Hüzün- Attilâ İlhan, Adam Yayınları, 1. Basım Nisan 19827. Kimi Sevsem Sensin- Attilâ İlhan, Türkiye İş Bankası Yayınları, 15. Basım, Ekim 2005

    Cumhuriyet Kitap; 01.12.2005

    05:10 - 2005-12-1

  • Riskli lezzet: Kebap

    19/6/2007 · Kategori: Inceleme

    Riskli lezzet: Kebap

    Kategori: Arastirma

    Riskli lezzet: Kebap

    Türk kültüründe önemli bir yere sahip olan kebap, lezzetli ama sağlık açısından riskli bir yemek. Bu riski azaltmak için et seçiminden pişirilmesine kadarki süreçte bazı noktalara özen göstermek gerekiyor

    tkumeli@milliyet.com.tr



    İnsanın beslenme modeli içinde yaşadığı toplumun kültürüyle şekilleniyor. Tarih boyunca yerleşik hayata geçişi sağlayan besin üretimi, işlenmesi ve saklanması ile ilgili teknolojiler büyük ölçüde Anadolu'da gelişmiş ve buradan dünyanın diğer taraflarına yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu zengin bir beslenme kültürüne sahiptir. Yörelere göre değişik isimlerle anılan kebaplar ise bu kültürde önemli bir yer tutuyor.

    İnsan sağlığında etin yeri
    Ülkemizde kişi başına düşen yıllık kırmızı et tüketimi sadece 12 kilogram. Oysa kırmızı et hayvansal proteinler içinde en çok demir içeren iki besin maddesinden (diğeri karaciğer) biridir. Kırmızı et ve karaciğerin içerdikleri demirin bir önemi de emilebilme özelliklerinin yani biyoyararlarının yüksek olmasıdır. Kırmızı et ve karaciğerdeki demirin yüzde 25'inin emilebilir demir olması kırmızı et ve karaciğerin kan yapımındaki önemini gösteriyor. Demir içeriğinin yanı sıra çinko ve B vitaminleri açısından da zengindir.
    Türkiye'de de çok sık görülen demir eksikliğine bağlı kansızlık (anemi) organizmadaki demirin azalması sonucu ortaya çıkar. Türkiye'de hamilelerin yüzde 40-70'inde, hamile olmayan erişkin kadınların yüzde 15-40'ında, erişkin erkeklerin yüzde 5-10'unda, 5 yaşına kadar olan çocukların yüzde 50'sinde anemi görülüyor.
    Mangalda pişirilen tavuk, kanat, bonfile, pirzola, köfte, kebap gibi yiyeceklerin sağlığı tehdit etmemesi için bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Mangalda kömür ateşi kullanılıyorsa kömürlerin tamamen korlaşması beklenmeli, ızgara teli ısı kaynağına çok yakın olmamalıdır. Pişirme süresini kısa tutmak da önemlidir. Çünkü uzun süre yüksek ısılı işleme tabi tutulan bol proteinli besinler kanserojen maddelerin oluşmasına neden olur. Yine ateşe çok yakın tutarak pişirmek ve tütsülemek de kansere yol açabilir. Mangalda et yenilen öğünlerde, mutlaka domates, salatalık, biber ve soğan gibi çiğ sebzelerin miktarı artırılmalıdır.

    Mümkün olduğunca az tüketin
    Kırmızı etin sık tüketildiğinde yüksek tansiyon, kanser ve kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini artırdığı biliniyor. Hazırlanıp bekletilirken uygun koşullara dikkat edilmemesi ve iyi pişirilmemesi durumunda da mikroorganizmaların kolaylıkla üreyebileceği bir yapıya sahiptir.
    Kebap mümkün olduğunca seyrek ve az miktarda tüketilmeli, hazırlarken kuyruk yağı koymamalı ve kebap yağsız siyah etten yapılmalıdır. Kebap ateşe çok yakın pişirildiği için içindeki yağların ve proteinlerin yapısı değişerek sağlığı tehdit eder duruma gelir. Kömür dumanındaki kimyasallar kebabın içine girer. Bu nedenle dumansız ateşte pişirilmeli ve ateşle et arasında en az 15 santimetrelik mesafe bırakılmalıdır. Kebapla birlikte gazlı içecekler yerine ayran içilmeli, C ve A vitamini içeren yeşil sebze salataları ile portakal, mandalina gibi meyveler yenmelidir. Uyurken metabolizma daha yavaş çalıştığından, yatmadan önce alınan besinlerin sindirimi zorlaşır. Bu nedenle kebap, özellikle akşam öğünlerinde tüketilmemelidir.

    Kebap çeşitleri
  • Döner: Şöhreti yurtdışına taşan döner bir dünya değeri haline gelmiştir.
  • İskender: Üretiminde sadece kuzu ve koyun etleri kullanılıp yaprak kıyma döneri şeklinde hazırlanıyor. Özellikle et seçimi, etin terbiye edilmesi ve dönerin hazırlanmasına kadar tüm aşamalarda özen gösterilmesi gereken bir kebaptır.
  • Adana kebabı: Adana kebabını ayıran en önemli özellik, üretiminde kullanılan etin, doğal ortamda ve kendine has bir floraya sahip bölge yaylalarında yetiştirilmiş koyunlardan elde edilmiş olmasıdır. Karışım hazırlanırken salça, sebze, karabiber, iç yağı gibi maddelerin dışında hiçbir şey katılmaz.
  • Alinazik: Patlıcanın közlenip ince ince kıyılması, üstünün sarmısaklı yoğurtla kaplanması ve yoğurdun üstüne de kavrulmuş kıyma veya Adana kebabına benzer bir köfte konmasıyla oluşturulan, Gaziantep'e özgü bir kebap türüdür.
    Patlıcanlı kebap, Urfa kebabı, beyti, küşleme, çöp şiş, fıstıklı kebap, islim kebabı, külbastı ve oltu kebabı da diğer kebap türleri arasında yer alıyor.


    haftanın bilgisi

    Kebabın vazgeçilmezleri
  • Şalgam suyu: Şalgam suyu şalgam bitkisi, havuç ve bulgurun fermente edilmesiyle yapılıyor. B1, C vitaminleri ile bazı yararlı bakterileri içeriyor. Mide ağrılarına iyi geliyor, idrar söktürücü ve cinsel gücü artırıcı özelliği de bulunuyor.
  • Turp: Çeşitli esansları, bol C vitamini, iyot ve kükürdüyle turp, karaciğeri ve mideyi çalıştırıyor, böbreklerdeki kum ve taşı döküyor, bronşlara iyi geliyor, dalak şişliğini gideriyor, cildi güzelleştiriyor ve bağırsakları dezenfekte edip pekliği gideriyor.
  • Roka: P ve K vitaminleri ile çok faydalı mineralleri içeren roka karaciğeri temizliyor, mideyi kuvvetlendiriyor, kansızlığı gideriyor ve cinsel gücü artırıyor. Yeşil salata şeklinde yenen roka tadı ve asitleri ile mideyi çalıştırıyor, hazmı artırıyor, iştahı açıyor, böbrekleri çalıştırıyor ve idrar söktürüyor. Ayrıca vücuttaki ödeme ve toksinlere karşı etkili.


    haftanın öğüdü

    Bol su için
    Günlük alınması gereken miktarın üzerinde kebap tüketildiği zamanlarda, özellikle sonraki öğününüzde daha hafif besinlerle (tüm yeşilliklerin bulunduğu bir salata, sebze ve çorba veya az yağlı bir sebze yemeği ile yoğurt gibi) geçirmeye özen gösterin. Protein alımı fazla olduğu için vücudunuzun temizlenmesi açısından bol su içmelisiniz.

     

    ------------------------ Taşköprü'nün Ünlü Kuyu Kebabı ve Kebepçılardan Görüntüler -------------------------------------------

     

  • 20050901taskopru_219.jpg 20050901taskopru_239.jpg

    20050901taskopru_232.jpg 20050829_040.jpg

     

     

    01:17 - 2005-12-2

    Kadın... Nasıl özgürleşecek? Kadın hakları ve tesettür

    19/6/2007 · Kategori: Inceleme

    Kadın... Nasıl özgürleşecek? Kadın hakları ve tesettür

    Kategori: Arastirma

    Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

     
    Cumhuriyet 08.03.2006

    Kadın hakları ve tesettür

    Türkiye'de kadın hakları konusunda ilk adım, Cumhuriyetin ilanından kısa süre önce öğretmen Nezihe Muhiddin 'in girişimiyle atıldı. Ancak 15 Haziran 1923'te kuruluşu kararlaştırılan ''Kadınlar Halk Fırkası'' na kadınların siyasi hakları olmadığı gerekçesiyle izin verilmiyor.

    Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal 'in öncülüğünde başlatılan ''laik eğitim'' seferberliği ile desteklenen, kadın haklarını yerleştirmeye, yaygınlaştırmaya ve korumaya yönelik yasal düzenlemeler gerçekleştiriliyor.

    1950'li yıllardan günümüze uzanan çok partili hayatla birlikte popülist ve din eksenli politikalar, her alanda olduğu gibi kadın haklarında da ilerlemeyi durdurup adım adım geriye götürüyor.

    Bugün gelinen noktada ise kadın hakları ve özgürlüğünün inanç özgürlüğü adına ''tesettüre'' indirgendiğini, bunun da türbanla siyasi simge haline getirildiğini görmekteyiz. Bu eğilimin toplumda giderek güçlenmesi sonucu, ''Çağdaş Türk Kadını'' nı yaratma hedefinden, aile içinde, eğitimde kız-erkek; toplumsal yaşamda kadın-erkek ayrımı, çalışma hayatında ve siyasette yaratılan fırsat eşitsizlikleri ile giderek uzaklaşılıyor. Türk kadınına seksen yıl önce tanınan hak ve özgürlükler neden bu hale geldi, getirildi? Bize göre bu sorunun en net cevabı, ''erkek egemen Türk toplumunda kadın hak ve özgürlükleri'' nin erkeklerce belirlenmiş, bu hakların kullanılması ve geliştirilmesinin ''erkeklerin inisiyatifi'' ne bağlı kalmış olmasıdır.

    Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda onun ilkelerine olan ''ideolojik bağlılık'' giderek zayıflamış, bugün Cumhuriyet okullarında eğitim almış kimseler, laik Cumhuriyet karşıtı hareketleri destekler duruma gelmişlerdir.

    Kadın eli sıkmayan, türban yasağı nedeniyle kız çocuklarını, eşlerini Türkiye'deki okullara, üniversitelere gönderemeyen (!), siyasilerin yön verdikleri bir toplumda çağdaş kadın haklarından söz edilebilir mi?

    ''Çağdaş kadın, çağdaş erkekle var olabilir'' tezinden yola çıkan Çağdaş Kültür ve Sanat Derneği (Çorlu) olarak, bu konuları 9 Mart Perşembe akşamı (yarın) 18.30'da Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası'nda Bedri Baykam' ın da katılacağı konferansta irdeleyeceğiz.

    İlgilenen ve olanakları elveren Cumhuriyet okurlarının katılımından mutluluk duyacağız.

    Aysel ERGÜNEY

    Cumhuriyet 08.03.2006

    Almanya'da yayımlanan 'Yabancı Gelin' adlı kitap çevresinde başlayan tartışmalar sürüyor

    Kadın... Nasıl özgürleşecek?

    Necla Kelek, kitabında hem kendi yaşamından örnek getirerek türlü engellerle dolu özgürleşme sürecini anlatıyor, hem de gettodaki kadınlarla yaptığı söyleşilerden yola çıkarak onların sorunlarını gündeme getiriyor. Amacı yaşama ve kendine insancıl bir yaşam alanı oluşturma hakkının, çağdaş bir demokrasi anlayışı içinde her tür kolektif, kültürel, dinsel, ideolojik kimliğin ötesinde korunması. Üzerinde durduğu temel nokta da, geleneklerin kıskacındaki kadınların sorunlarına çok kültürlü toplum anlayışının çözüm getirememe si.

    ZEHRA İPŞİROĞLU

    Yıllardır çok kültürlülük adına göçmenlerin kendi içine kapalı kutuplar oluşturdukları gettolara göz yuman Almanya'da İslam konusu gündemde. İslam üzerine çıkan yayınlara son aylarda göçmen kökenli ikinci kuşağın kitapları da eklendi. Bu kitapların içinde en çok şimşekleri üstüne çeken Necla Kelek 'in 'Yabancı Gelin' i oldu.

    Bu kitapta Türkiye kökenlilerin kendi aralarında yaptıkları evliliklere dikkat çekilerek ithal gelin sorunu gündeme getiriliyor. Bundan bir süre önce bu sorunu Duisburg Essen Üniversitesi'ndeki üçüncü kuşak göçmen kökenli öğrencilerimle birlikte göçmen kadınlara bir tiyatro oyunu olarak sergilemiştik. Augusto Boal 'in Ezilenlerin Tiyatrosu yöntemiyle sahnelenen bu katılımcı oyuna kadınların ağlayarak gösterdikleri tepki, yaşamlarında ilk kez sorunlarını gündeme getirebilmeleri ve oyun aracılığıyla yapıcı çözüm arayışına girmeleri hepimizin üzerinde unutulmayacak bir iz bırakmıştı. Gerçekten de Avrupa'nın göbeğinde gettolarda yaşayan kadınların, kız çocukların sorunları diz boyu. Sorunu azıcık deşmeye başladığınız anda, dibi açık bir kuyunun içine çekiliveriyorsunuz. Görücü usulü ithal evliliklerle başlayan, töre cinayetlerine değin uzanan çağdışı değerler sisteminde kadın erkek ayrımcılığı had safhada yaşanıyor.

    Kadının özgürleşme süreci...

    Necla Kelek , kitabında hem kendi yaşamından örnek getirerek türlü engellerle dolu özgürleşme sürecini anlatıyor, hem de gettodaki kadınlarla yaptığı söyleşilerden yola çıkarak onların sorunlarını gündeme getiriyor. Amacı yaşama ve kendine insancıl bir yaşam alanı oluşturma hakkının, çağdaş bir demokrasi anlayışı içinde her tür kolektif, kültürel, dinsel, ideolojik kimliğin ötesinde korunması. Üzerinde durduğu temel nokta da, geleneklerin kıskacındaki kadınların sorunlarına çok kültürlü toplum anlayışının çözüm getirememesi.

    İşte, kitap bu noktada şimşekleri üzerine çekiyor. Die Zeit gazetesinde çıkan bir protesto yazısı buna bir örnek (1). Kitap, hem kadınların ezilmesine ilişkin en uç örnekleri seçerek sorunu genelleştirmekle, bu açıdan da bilimsel olmamakla, hem de dini olumsuzlamakla suçlanıyor. Ne var ki bu kitap bilimsel olma iddiasında değil. Yazar kendi yaşamından ve gözlemlerinden yola çıkarak yıllardır görmezden gelinen sorunları sergiliyor. Seçtiği örnekler ne kadar uç olursa olsun, kadın haklarını savunma adına çok değerli.

    Kitabın yoğun tartışmalara yol açmasının nedeni, belki de tüm geri kalmışlığın genelleştirilerek İslam kültürüyle açıklanması. Oysa gettoların oluşmasında hem ekonomik sorunların, yoksulluğun ve eğitim yetersizliğinin, hem de göçmenleri yıllardır dışlayan Alman göç politikasının payı büyük.

    Kitabın olumlu yanı, yazarın doğrudan kendi deneyimlerini ve gözlemlerini gündeme getirmesi; eksik yanıysa, genellemelere kaçması. Kitapta eleştirilecek noktalar bulabiliriz kuşkusuz. Ama eleştirel yaklaşım, yazarın kadın haklarını hiç ödün vermeden savunan duruşunu görmemizi engellememeli. Kitabın önsözünde de dile getirildiği gibi, özgürleşme yolunda bir aşama kaydetmiş olan ikinci ve üçüncü kuşaktan insanların seslerini duyurma zamanı çoktan geldi.

    Bu bağlamda, özgürleşmeyi türlü engellere karşın başaranların yaşamından özendirici, olumlu örnekler de verilebilir kuşkusuz. Nitekim, güç koşullarda yetişmiş olan yedi kişinin yaşamöyküsünden yola çıkarak üçüncü kuşağın sorunlarını gündeme getiren bir kitabı, ben şu sırada bitirmek üzereyim.

    ''Özgürleşme Yolları'' adını verdiğim bu kitabın benzer koşullardaki insanlara destek olacağını umuyorum.

    Önemli bir nokta da, bu kitaba şiddetle karşı çıkan çok kültürlülük savunucularının bu alanda şimdiye değin hiçbir yapıcı çözüm üretmiş olmamaları. Zeit'taki yazıda en yadırgatıcı olan, zorla evlendirme ve namus cinayetleri sorunlarının göz ardı edilemeyeceği, ancak buna karşı mücadelenin yasalara bırakılması gerektiği tezi. Bu anlayış bilimin yaşamdan ne kadar kopuk olduğunu gözler önüne seriyor.

    Temel haklara sahip çıkabilmek

    Ya da evlilik pazarlarının, Avrupa'nın yasal yolla göçü engelleme politikasının bir sonucu olduğu gibi bir açıklama, soruna ne kadar tek yanlı bakıldığını gösteriyor.

    Şaşırtıcı olan, bizdeki gibi Almanya'da da İslamı odak noktası yapan kutuplaşmaların oluşması. Bir kesim, çok kültürlülük adına İslam kimliğini savunup sorunları görmezden gelmekte ısrarla direnirken, bir kesim de bütün sorunların kaynağını İslamda görüyor; Almanya'da İslama karşı çıkan tutucu bir Hıristiyan çevre de bundan yararlanıyor.

    Aslında, dini değil de cinsiyet ayrımcılığını ve ekonomik eşitsizliği temel alan ve bu sorunların ciddi biçimde üstüne giden bir yaklaşım, farklı kutuplardaymış gibi görünenlerin birçok noktada buluşmasına yol açabilirdi. Sonuçta tüm dinler ve gelenekler erkek egemen düzenin uzantıları. Bunun altında en çok ezilenler de toplumun en alt katmanındakiler. Bilindiği gibi, bizdeki bu tür yıpratıcı tartışmalar zaman içinde kutuplaşmalara yol açtı. Önemli olan, bu kutuplaşmaları aşarak her tür dinsel ve ortak kimliğin ötesinde, bireyin temel haklarına sahip çıkabilmek. Bu noktada herkes kendi yağında kavrulmalı gibi bir görüşü savunan çok kültürlülük anlayışının yetersizliği de açık.

    (1) Prof. Dr. Yasemin Karakaşoğlu ile Dr. Mark Terkeddidis'in kaleme aldığı ve büyük çoğunluğu Alman olan 60 akademisyenin imzaladığı yazının Türkçesi 4.2.2006 tarihinde Evrensel Avrupa'da yayımlandı.

    11:12 - 2006-3-8