Teke Tek programına katılan Türbanlı üniversiteliden şaşırtan sö

10/6/2008 · Kategori: Haber

Teke Tek programına katılan Türbanlı üniversiteliden şaşırtan sözler

 

 

Türban eylemcisi öğrenciden Teke Tek programında inanılmaz açıklamalar!

Haber Türk'ün haberine göre Fatih Altaylı'nın dün akşam Teke Tek'te konukları üniversite öğrencileriydi. Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi bayan öğrencilerin açıklamaları ise hem Altaylı'yı hem de izleyenleri hayrete düşürdü.


İŞTE EKRANDAKİ ŞAŞIRTAN DİYALOG



Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?

Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum.

Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?



Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. Hümeyni’yi seviyorum.

Fatih Altaylı : Ama İran'da baskı rejimi var.

Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum

Fatih Altaylı:
Ama kurucusu Humeyni.

Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen.

Fartih Altaylı: Sen seviyor musun?

Nuray Bezirgan: Evet seviyorum.

Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?

Nuray Bezirgan : Atatürkü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.

Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman islami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.

Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.

Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar.

Fatih Altaylı:
Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.

Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.

Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.

Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?

Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz.

Fatih Altaylı:
Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış.

Nuray Bezirgan:
Benim fikirlerimİ savunucak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır.

Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlementonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetcilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır.

Ben tamamiyle özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor.

Siz islami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum.

Nuray Bezirgan :
Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz

Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.

Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.

Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?

Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.

Faili Meçhul (!): Prof. Dr. Bahriye ÜÇOK

8/10/2007 · Kategori: Haber

BAHRİYE ÜÇOK

İlk ve ortaokulu Ordu'da, liseyi İstanbul Kandilli Kız Lisesi'nde bitirdikten sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Devlet Konservatuvarı opera bölümündeki öğrenimini aynı zamanda yürüttü.

Samsun ve Ankara'da onbir yıl süren lise öğretmenliğinden sonra İlahiyat Fakültesinde asistan oldu. 1957 yılında doktora, 1964 yılında doçentlik imtihanını verip, bu fakültenin İslam Tarihi bölümüne öğretim üyesi tayin edildi. 1971'de Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan senatörü olarak atandı. Altı yıl süreyle bu görevde çalıştı. 1983'te Halkçı Parti kurucu üyesi olarak Ordu'dan milletvekili seçildi.

6 Ekim 1990 günü Çankaya Caddesi'ndeki evine gönderilen bir kargo paketinin patlamasıyla hayatını kaybetti. İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi ve SHP Parti Meclisi Üyesi Prof. Bahriye Üçok, toplumsal ve siyasal sorunlarla ilgili düşüncelerini Cumhuriyet sayfalarında ortaya koyuyordu.

Başlıca Yapıtları

:: Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu
:: İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler
:: İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar (Arapça, Farsça, İngilizce, Rusça ve Fransızca olarak yayımlanmıştır)
:: İslam Tarihi Emeviler - Abbasiler
* Birçok makale ve araştırmalarının yanı sıra Aly Mazaheri'nin "Ortaçağ'da Müslümanlar'ın Günlük Yaşayışları" adlı ilginç yapıtını Türkçe'ye çevirdi.

Kaynak: Doç. Dr. Bahriye Üçok, Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu, TTK Basımevi, 1985.

Image

 

İlk ve orta okulu Ordu'da, liseyi İstanbul Kandilli Kız Lisesi'nde bitirdikten sonra Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi ile Devlet Konservatuarı opera bölümündeki öğrenimini aynı zamanda yürüttü. Samsun ve Ankara'da 11 yıl süren öğretmenliğinden sonra İlahiyat Fakültesi'nde asistan oldu. 1957 yılında doktora, 1964 yılında doçentlik sınavını verip İslam Tarihi bölümüne öğretim üyesi tayin edildi. 1971'de Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan senatörü olarak olarak atandı. Altı yıl süreyle bu görevde çalıştı. 1983'te Halkçı Parti kurucu üyesi olarak Ordu'dan milletvekili seçildi. 6 Ekim 1990 günü hain bir suikast sonucu yaşamını yitirdi.  

 

Eserleri:

- İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler

- İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar

- İslam Tarihinde Emeviler - Abbasiler

- Ortaçağda Müslümanların Günlük Yaşayışları

- Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu

 

Atatürk'le Gelen Kadın Hakları

 

Kadın hakları açısından tarihe baktığımız zaman, islâmiyetin bu yolda kadınlar yararına getirmiş olduğu yenilikleri dünyanın başka hiç bir yerinde ve çağındaki devrimlerle kıyaslanmayacak kadar büyük bir hamle olduğu açıkça görülecektir. Şöyle ki:İslamiyetten önceki kadın haklarıyla sonrakiler arasında saptanan büyük farklar bu gerçeği açıkça gözler önüne sermeğe yeterlidir. 6. yüzyılın Arap kadını genellikle hak süjesi değil hak objesi idi. Nitekim cahiliye çağı denilen islam öncesi çağda kadın evlenirken velisi tarafından satılmakta ve bundan dolayı da satın alanın, yani kocasının mamelekinden sayılmakta idi. Öyleki, koca öldüğü zaman karıları mirasçıları arasında bölüşülmekte ve oğulları üvey anneleri ile evlenmekte idiler. Doğaldır ki, bu durumda kadının miras hakkı da yoktu. Çünkü kendisi mirasın konularından birisi sayılmakta idi. Kocalar karılarını hiç bir şarta bağlı olmadan boşayabilmekte idiler ve dul kadınlar da bir yıl süre ile hiç bir temizlik yapmadan bir çadırda oturmak zorunda idiler. Ayrıca bazı arap kabilelerinde kız çocuklarının öldürüldüğü de herkesce bilinmektedir. 7nci yüzyılın başlarında islamiyet âyet ve hadislerle kadına kişiliğini tanıdı. Bundan böyle “ergin ve mümeyyiz kadın tam ehliyetli hak süjesi haline geldi. Artık o mirasın konusu değil bazı durumlarda erkeğin yarısını almakla birlikte, bu hakkın da sahibidir.

Evlenmede kocanın vermesi gereken bedel, artık kadının velisine değil, doğrudan kendisine ödenecektir. Böylece kadın, boşanma veya dul kalma durumları için bir tür garanti elde etmiş olmaktadır. Kadının iktisadi ve ticari hayatta istediği gibi çalışabilmesi için hiçbir engel kalmamıştır. Evlenirken iradesini beyan etmesi şarttır. Üvey oğulları ile evlenme  zorunluluğu kaldırılmakla kalmamış, hatta yasaklanmıştır. “ilim tahsil etmek her müslüman kadın ve erkeğe farzdır” hadisi ile de bilimsel alanda kadınla erkeğin farklı olmadığı gösterilmek istenmiştir.

Ancak tarih boyunca büyük islam alemindeki kadınların büyük çoğunluğu kendilerine islâmiyetin tanımış olduğu bu haklardan tamamıyle habersiz ve bu hakların bilincine varmadan gene de erkeklerin adeta bir kölesi gibi bir çok bakımlardan eski yaşayışlarını sürdürüp gitmişlerdir. Çünkü islam ülkelerinde, en ücra köylere kadar eğitim,  değil kadınları, erkekleri bile ele alıp yetiştirme yollarını aramamıştır. 1926 yılında Medeni Kanununun kabulü ile ve 5 Aralık 1934’de kadınlara siyasal haklarının tanınmasıyla, Atatürk de tarihin en büyük devrimlerinin birini gerçekleştirmiştir.

Ancak büyük şehirlerimizde ve kasabalarımızda kadınların bugün bilim, bürokrasi, teknokrasi, öğretim, eğitim, ticaret ve ekonomi alanlarında yüklenmiş oldukları rollere bakarak kendimizi aldatmayalım. Bugün bile Türkiyemiz kadınlarının büyük bir bölümü Cumhuriyet'le gelen devrimlerin kendilerine tanımış olduğu haklardan habersizdirler; hatta islâmiyetin vermiş olduğu haklardan da habersizdirler.

Bu cümlemi bir örnek vererek açıklayalım: İslam dini dinsel bir evlenme kuralı getirmemiştir yani Hiristiyan kişilerin kilisede rahibin önünde evlenmek istediklerini beyan etmeleri ve doğan çocuklarını vaftiz ettirip adları yazılmış olan kilise defterinin aynı sayfasına kaydettirmek gibi bir saptanma işlemi müslümanlıkta öngörülmemiştir. Kilise öteden beri hem evlenmeleri hem doğumları saptayan bir çeşit nüfus kütüğü görevini yapmaktadır. İslam hukukuna göre evlilik  sadece iki erkek tanık önünde sözle ifade edilmekten öteye gidememiş olduğundan evlilik zevalinden sonra bile iki erkek tanıkla saptanabilmekte idi. Böylece dini bir nikâhın olmayışı bir çok kişileri eski geleneklerine göre evlenmekte adeta serbest bırakmıştır.

Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğunda evlenecek olanlardan “izinname” adı verilen bir resmi belgenin istenmesi de evlenmeleri saptama imkânı vermemiştir. Taraflar resmi belge olmadan da aralarında bildikleri gibi evlenmeye devam etmişlerdir ve halâ da etmektedirler.

Bugün hâlâ en ücra köylerimize kadar öğretim ve eğitimin girmemiş olması, girdiği yerlerde de yetersiz bulunması en ilkel evlenme biçimlerinin günümüze değin geçerli olması sonucunu vermiştir.

Bence bugün anunlarımızda kadınlarla erkeklerin eşitliğini bozan önemli hayati bir hüküm yoktur onun için Türk kadınını bundan böyle kadınlara yeniden haklar veya eşitIik hakları kazanmak için bir mücadeleye atılmak zorunluluğunda görmüyorum. Kadınların ancak kanunlarımızın kendilerine tanıdığı hakların bilincine varabilmeleri ve onları erkeklerin baskısından uzak, serbestçe kullanabilmeleri için bir eğitim ve öğretim seferberliğine inmek zorunluluğunu kabul ediyorum. Ta ki kadın yalnız oy verme hakkı olduğunu bilmekle kalmasın bu hakkını kocasının veya kendi üstünde etken olan başka erkeklerin baskısından uzak özgürce kullanabilsin.

                                                                Bahriye Üçok,  Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu sf.81

Basın kıyameti beklemesin

13/9/2007 · Kategori: Haber

Basın kıyameti beklemesin

Basın kıyameti beklemesin
Dünya Gazeteler Birliği (WAN) Kongresi'nin açılışında 200 kadar konuk vardı. Kongreye 88 ülkeden 1400'e yakın delege katılıyor. WAN Başkanı Seok Hyun Hong, "Ülkenize büyük saygı ve takdir besliyorum" dedi. FOTOĞRAF: VAHAP ŞATIR
Ünlü yazar, 'Türkçede bir söz var: Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Şimdi biri yiyor, milyonlar bakıyor, kıyameti mi bekleyelim? Basın, hiçbir çıkarın yanında olmamalı, kendi çıkarı olsa bile' dedi

01/06/2004 (2088 kişi okudu)

YAŞAR KEMAL (Arşivi)

Sevgili konuklar, ülkemize hoş geldiniz. Burada, İstanbul gibi görmüş geçirmiş bir şehirde buluşmamızın hepimiz için hayırlı olacağını umuyorum.
Geçirdiğimiz 20. yüzyıl belki de insanlığın en acılı yüzyılıydı. Milyonlarca insan, çoğunluğu da genç, bu yüzyılda öldürülmüş, korkunç jenositler bu yüzyılda yaşanmıştır.
20. yüzyılda çıkan üç savaşın adı da dünya savaşıydı. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, üçüncüsü de Soğuk Savaş adı verilen dünya savaşıydı. Her savaş, adı ne olursa olsun, her savaş bir yıkım, bir ölümdür. Yalnız savaşların en korkuncunu Soğuk Savaş olarak yaşadık. Ve bu savaş insanlığımızı çürüten bir savaş oldu. En azından vicdanımızı çürüttü. Toptan bir yalan dünyasına düştük, yozlaştık. Bunun tersini söyleyebilecek bir tek insan bile çıkamaz. Ama olumlu olan insanoğlunun bugüne nice belaları aşarak geldiğidir.
Başımızdaki yeni belalardan da kurtulabilecek miyiz? Şüpheliyim demeye dilim varmıyor. İnsanlık değerleri her gün biraz daha yıpranıyor, yitiyor, yok oluyor.
Ve değerlerin yerini hiçbir biçimde dolduramıyoruz. Doldurmanın yollarını da bulamıyoruz. Bu söylediklerim bir katmerleşmiş karamsarlık sonucu değildir.
Birtakım rakamlar vermek istiyorum. Birkaç rakam bile dünyamızın ne durumda olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Bu rakamları veren raporları buradaki herkes biliyor, biliyor ya gene de birkaç rakamı vereyim:
Dünyanın en zengin 200 kişisinin sahip olduğu toplam servet, yeryüzündeki en yoksul 2.5 milyar insanın toplam gelirinden fazla. Dünya nüfusunun 6.5 milyar olduğunu da unutmayalım. Dünyanın en yoksul ülkesine kıyasla, en zengin ülkesinde kişi başına düşen milli gelir, 228 kat daha çok. Dünya üstündeki 89 ülke son 10 yıl içinde 23 kat yoksullaştı.

Korkunç rakamlar
Hastalıklar, ölümler, çocuk ölümleri... Daha birçok acı. Yoksulluk, açlık, dünyanın güzelliğinin, mutlu yaşamın dışına atılmış insanlık. Ve biz bu insanlığı tanımaktan yoksunuz. Doğru, korkunç rakamları biliyoruz, ama bu insanlar kimdir, nedir, necidir haberimiz yok. O, aç yoksul insanların utanç verici trajedisini, onlarla birlikte yaşayabiliyor muyuz, bir lokma ekmeğe muhtaç olmanın, açlıktan ölmenin acısına, en azından ortak olabiliyor muyuz? Trajedilerini bilmeden, trajedilerini yaşamadan, onların dünyalarına katılmadan onlara nasıl yaklaşabilir, yakınlaşabiliriz.
Üstün insan ve ilkel insan kavramı, insanlığın gözbebeği Rönesans'ta yaratılmadı mı? O Rönesans ki insanlığın hem sanatta, hem bilimde büyük sıçramalar yaptığı bir dönem. Rönesans'ın insanları, sömürgecilerin bundan faydalanacaklarını ne bilsinler. O ilkel denen insanlara kültür, uygarlık götüreceklerini ne bilsinler.
Bugün elimizde uygarlığımızın temellerinden başlıcası olan çok gelişmiş bir teknoloji var. Yine de üstün insan ve ilkel insan kavramı acımasızca sürüp gidiyor.
Teknolojiden uygar dünya kadar değilse de ilkel denilen insanlar da yararlanıyorlar. Televizyon, radyo dünyanın en ücra köşelerine kadar gidiyor. Okuryazarlık da yayılıyor.
Kötü durumdaki insanlığa da bütün kapılar kapatıldı. İnsanlık doğal yollardan kendi kaderini belirlemek için, gerçek demokrasiye, özgürlüğe ulaşmak için çareler arıyor. Terörizmle kimse insanlığın yararına hiçbir yere varamaz, hiçbir sağlıklı bir sonuca varamaz. Dünyanın sağlıklı bir yere varabilmesi için, demokrasinin gelişmesi için, insanlığa bütün meşru yollar açılmalıdır.
Demokrat görünerek baskıcı bir düzeni sürdürenler insanlığı maceralara sürüklemişlerdir. İnsanlık istenmeyen, büyük, onarılmaz tehlikelerle karşı karşıya kalırsa bunun suçluları şimdiden bellidir. 11 Eylül'ü hiç kimse istemezdi.
Amerika Birleşik Devletleri'nin demokratik gelişimlerde büyük yanlışları oldu. Örneğin Şili'de Allende'nin yolunu kesmemeliydi. Çünkü o bir diktanın başlangıcı değil, seçimle gelen, seçimle gitmeyi göze alan yeni bir demokrasi anlayışının başlangıcıydı.
Aymazlık böyle sürüp giderse, insanlığın da sonu iyi gelmeyecek. Şimdiden bütün insanlara özgürlük kapılarını açmak için çabalar harcanmalıdır.
İyi sonuca varabilmek için doğal yol yalnız ve yalnız gerçek bir demokrasiden geçer. Demokrasi de değişkendir. İnsan hakları bildirgelerine durmadan haklar ekleniyor. Bu eklemeler bile daha şimdiden yetmiyor. Demokrasi gittikçe değişiyor, genişliyor. Demokrasilerde her şey gittikçe de saydamlaşacak, yeni anlamlar kazanacak.
Demokratik bir ülke baskıcı rejimleri destekleyemeyecektir. Ne için olursa olsun, baskıcı düzenleri destekleyen ülkeleri insanlık reddedecektir.
Gerçek demokrasilerde gelir dağılımı yüzyılımızdaki gibi utanç verici bir
durumda olmayacaktır.
Bütün belalardan insanoğlu er geç kurtulacaktır. Böyle bir geleceğe inanırsak, demokrasiden başka çarenin olmadığına da inanırız.
Çağımızın getirdiği en büyük kötülük de doğa kırımıdır. Doğa kırımı tehlikesini yeterince anlamış değiliz. Doğa sorununda birtakım insanlar duyarlık gösteriyorlar, çabalıyorlar. Kimi ülkelerde yeşiller partisi kuruluyor. Dünyamız elden giderken bu bile saygı duyulacak bir uğraştır.
Yazık ki parti kurmakla bu korkunç oluşumun altından kalkamayız. Partiler kendi sınırlamalarını birlikte getirirler. Oysa bütün insanlar, hangi sınıf, hangi soy, hangi renkten olurlarsa olsun, doğayı kurtarmaya gelmeli.
Bu dünya hepimizindir. Onun yok olması, insanlığın yok olmasıdır. İnsanlar kolay kolay benden sonra tufan diyemiyorlar. Doğanın tükenmesi, insan soyunun da tükenmesidir. Bütün bunlar anlatıldığında, kimse dünyamızın yok olmasını, soyunun tükenmesini istemez. Doğa kırımını insanlara anlatabilirsek, bu işin altından, zor da olsa kalkabiliriz.
Bozulan, tüketilen doğayla birlikte insanların da dengesi bozuluyor.
Kirlenen hava, su, kirlenen, yaşanmaz hale gelmiş şehirler, tükenen ormanlar, tükenen ormanlarla birlikte tükenen oksijen. Birçok bitkinin, kuş türünün, hayvan türünün, çoğunlukla böceklerin tükenmesi, akan suların kuruması doğanın dengesini bozuyor. Böyle giderse, yaşayan bu kadar canlı yok olursa, insan soyu böylesine bozulan bir dünyada yaşamını sürdürebilir mi?
Bir de eğitim sorunu var. Yüzyıllardan bu yana süren bugünkü eğitim, çağımıza yakışmayan, özünü hiç yenilemeyen bir eğitim düzenidir. Ana babalara göre çocuk çocuktur. Oysa çocuklar da insandır, ama onlara insan gibi davranılmıyor.
Okullar da üç aşağı beş yukarı böyle.
Orada da çocuklara çoğunlukla birçok bilgi ezberletiliyor. İnsanla, yaşamla yüz yüze kaldıklarında da bocalıyorlar. Oysa eğitim düzeninin adı çoktan konmuş: Üreterek, yaşayarak, yaratarak eğitim.
Yaşamı doğadan kopuk, eğitimi yaşamdan kopuk, yaşamını siyasi katılım yoluyla düzenleme hakkından yoksun insanlar şiddete dönebiliyorlar. Ve bu insanlar savaş çıkarıyorlar, savaşta birbirlerini öldürüyorlar, işkence yapıyorlar, birbirlerini aşağılıyorlar, birbirlerinin onurunu ayaklar altına alıyor, birbirlerini sömürüyorlar. Acıma, sevme duygularını yitiriyorlar.

Dünya yeniden yapılandırılmalı
Dünyamızın yeniden yapılanmaya gereksinmesi vardır. Bu dünya, bu biçimiyle insanların mutlu yaşayacakları bir dünya olamaz. Dünyanın yeniden yapılanmasında medyayı, daha çok da basını göz ardı edemeyiz. Basının, dünyanın yapılanmasına yardım etmeden önce kendini yeniden yapılandırması gerek. Basının ödevlerinden başlıcası da kültür sorunudur.
Tarih boyunca kültürler, emperyalizme kadar, hep birbirlerini etkilemiş,
beslemiştir. Diller de öyle.
Batı uygarlığının temelinde Akdeniz başı çeker. Bunun birçok sebebinin başında Akdeniz'in çokkültürlülüğü gelir. Akdeniz, Asya'dan, Kuzey Avrupa'dan, Afrika'dan birçok boyları çekmiştir. İnsanlığın bir niteliğinin de göçebelik olduğunu biliyoruz. Kavimlerin birikim yerlerinde, bu topraklar çoğunlukla verimli, ılıman topraklardır, uygarlıklar, yaratıcı kültürler buralarda boy atmıştır.
Emperyalizmin kalıntılarında bugün de bir kültür yozlaşması sürüp gidiyor. Çünkü o kültürsüz yerlere üstün insanların kültürleri götürülmüştür. Onların kültür sayılmayan kültürleri yerine üstün kültür yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bugün kabul edilen her kültürün özel bir kültür olduğudur. Her dil ayrı, özel bir dildir. Hiçbir kültür öbür kültürün yerini alamaz. Dünyamız, ne büyük mutluluktur ki, on binlerce çiçekli bir kültür bahçesi. Her kültürün bir rengi, bir kokusu var. Dünyamızın bir çiçeğinin koparılması, dünyamızdan bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır.
Günümüzdeki küreselleşme süreci hızla tek tip bir dünyaya doğru yönlendiriyor bizi. Bu gidiş keşke bir kardeş, bir barış dünyasına gidiş olsa. Gözüken o ki, tek bir kültüre, tek bir dile doğru itiliyoruz. Böyle bir dünyanın kurulması olanak dışıdır ya, bu aymazlıktan dünyamız daha neler yitirecek kim bilir?
Ve özgür, yeniden yapılandırılmış bir basın, birçok kötülüğün yolunu kesmekte insanoğluna yardım edebilir. Basın, hiçbir yardım almadan salt kendi iradesiyle kendisini özgürleştirebilir.

Basına düşen görev
Küreselleşme rüzgârı önüne katılanlar, her dili, her kültürü de yıpratıyor. Buna dillerin, kültürlerin bilinçli insanları izin vermeyeceklerdir. Basın, dillerinin, kültürlerinin bozulmasını ya da yok olmasını istemeyenlerin yanında olabilir.
Basın, dünyamızdaki pek çok kötülüğün bilinmesini, duyulmasını sağlayarak önemli savaşımlar vermiştir. Basın, hiçbir çıkarın yanında olmamalıdır, kendi çıkarı olsa bile.
İşte basının özgür olması da budur.
Basının kendi yanlışları üstünde birçok çalışmaları var. Ve basın çağımızda kahramanlar yetiştirmiştir. Pek çok örnek verilebilir. Size buradan basını anlatacak değilim. Bugünlerde basının karşı karşıya olduğu sorunlar az değil. Önce kendi sorunları. Basın, doğası gereği, güvenilirliğinden güç alır. Ancak bugün basının güvenilirliği büyük yaralar almıştır ve basın gittikçe kan kaybediyor.
Basın zanaat değil, sanattır. Basının yeniden yaratıcılığına, direncine kavuşabilmesi için özgürleşme çabası vereceği anlar bellidir.
Örneğin dünyamızdaki yokluk, açlık, gelir dağılımı...
Örneğin, dünyadaki dillerin, kültürlerin yozlaşması. Örneğin, eğitim sorunu. Örneğin, yitip giden, yeri doldurulamayacak değerler.
En önemlisi de doğa kırımı, doğa kırımıyla birlikte insanoğlunun soyunun da tükenmesi...
Basın önce baştan sona yeni bir yapılanmaya gitmelidir. Yeniden yapılanmış özgür bir basın bu sorunların üstesinden gelinmesine büyük katkılarda bulunabilir.
Türkçede bir söz vardır: Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Biri yiyor, milyonlar bakıyor, kıyametin kopmasını mı bekleyelim?
(Yazarın dün WAN Kongresi'nde yaptığı konuşmanın tam metni)

Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin

21/7/2007 · Kategori: Haber

Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin

22 Temmuz’da seçmenler, nerede ve hangi sandıkta oy kullanabileceklerini Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’den öğrenebilecekler.
NTV-MSNBC

Güncelleme: 18:43 TSİ 11 Mayıs 2007 Cuma

İSTANBUL - Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesindeki hazırlıklar tamamlandığında seçmenler siteye girerek nerede oy kullanılabileceği bilgisine ulaşabilecek.

 

Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’ye girilerek ‘nerede oy kullanacağım’ bölümü tıklandığında;

* T.C kimlik no ile sorgulama
* Seçmen no ile sorgulama
* Kimlik no ile bilgileri sorgulama

başlıklarına ilgili bilgiler girilerek, hangi sandıkta ve nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek. Şu anda yalnızca seçmen numarası ve ikametgah bilgilerine ulaşılabiliyor. Hazırlıklar tamamlandığında siteye girerek nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek.

Oy atacağınız yeri öğrenmek için tıklayın

YSK’nın resmi sitesini incelemek için tıklayın

Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına ka

27/6/2007 · Kategori: Haber

Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına karşı oy gerekçeleri...

      Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç, Yüksek Mahkeme’nin "367" kararıyla ilgili karşı oy gerekçesinde, "Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı nisabıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir" görüşüne yer verdi.
      Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci turunda toplantı yeter sayısının 367 olduğu yönündeki kararının gerekçesi, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.
      Başkanvekili Haşim Kılıç’ın karşı oy gerekçesinin genel değerlendirme bölümünde, yargıçların karar ya da karşı oylarında yazdıkları dışında düşündüklerini kamuoyu ile paylaşma olanağı bulunmadığını vurguladı.
      Hakimlerin, Anayasa’ya göre görevlerinde bağımsız olduklarını ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verdiklerini belirten Kılıç, Anayasa’da, "hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz" denildiğini anımsattı.
     
     "ÇATIŞMA ÇIKACAĞI TEHDİDİ"

      Anayasa’nın bu maddeleri ile yargıçların vicdani kanaatleri tam olarak güvence altına alınmak suretiyle hiçbir organ, kişi veya mercin bunu etkilemesine imkan verilmemesinin amaçlandığını kaydeden Kılıç, karşı oy gerekçesinde, şu görüşlere yer verdi:
      "Anayasa’nın öngördüğü bu sorumluluğun, en sade vatandaştan makamı ve rütbesi ne olursa olsun herkesin gereğini yerine getirme zorunluluğu vardır. Ne yazık ki bu zorunluluğa rağmen karar öncesi kimi kişi, kurum ve mercilerin mahkemeyi etkilemeye dönük söylem ve davranışlarını onaylamak mümkün değildir.
      Mahkemenin kendi istekleri doğrultusunda karar vermemesi halinde ülkenin bir iç çatışmaya sürükleneceği biçimindeki ifadeler, yargıcın vicdani kanaatinin oluşmasını doğrudan hedef alan bir eylem biçimidir.
      Anayasa’nın 138. maddesi açıktır. Bu sorumluluğa karşın, çatışma çıkacağı tehdidi ya da ülkeyi koruma adına yapılan açıklamalar oluşacak karara dönüktür. Sonucun kamu vicdanında tereddüt uyandırmasına neden olabilecek bu ve buna benzer davranışlar ve söylemler demokratik hukuk devletinde onaylanması mümkün olmayan sorumsuzluklardır. Hukuku korumaya yönelik bu düşünceler sadece tarihe not düşmek üzere yazılmıştır."
     
     İÇ TÜZÜK DEĞİŞİKLİĞİ İRDELEMESİ

      Kılıç, karşı oy gerekçesinin, kararın değerlendirilmesine ilişkin bölümünde ise söz konusu TBMM kararının bir İçtüzük değişikliği niteliğinde olup olmadığını irdeledi.
      Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’nin çalışma biçimini düzenleyen İçtüzük değişikliklerini, "ihdası nitelikte yeni bir İçtüzük kuralı oluşturması" ve "mevcut İçtüzük kuralını değiştirmesi" biçiminde ele alındığını bildirdi.
      İçtüzükte bulunmayan yeni bir konunun Meclis kararı ile uygulamaya konulmasının, Mahkemenin görev alanına girdiğini belirten Kılıç, adı yeni bir İçtüzük düzenlemesi olmadığı ve İçtüzük yapılması ve değiştirilmesindeki yöntem uygulanmadığı halde, değer ve etkisi bakımından birer İçtüzük kuralı niteliğinde olan Meclis kararlarının anayasal denetime bağlı tutulabileceğini belirtti.
      Bir konunun mevcut İçtüzükte düzenlenmiş, nasıl yapılacağı ayrıntılı biçimde belirtilmişse bunun eylemli biçimde değiştirilmesinden bahsedilemeyeceğine işaret eden Kılıç, mevcut kuralın aksine bir uygulama yapılmış olmasının ancak içtüzüğe aykırı bir tasarruf olarak nitelendirilebileceğini kaydetti.
      İçtüzüğe aykırı bir uygulamanın denetim yerinin ise ne Anayasa Mahkemesi ne de başka bir yargı kuruluşu olduğunu ifade eden Kılıç, Anayasa’nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılması veya milletvekilliğinin düşmesi ile TBMM İçtüzüğü’nün hukuki yapıları birer parlamento kararı olduğundan bunların Anayasa Mahkemesi’nin denetim alanında olduğunu, bunun dışında, ihdasi nitelikte olmamak kaydıyla alınmış parlamento kararlarının yargısal denetiminden bahsedilemeyeceğini kaydetti. Davaya konu TBMM birleşiminde, oturumu yöneten Meclis Başkanı’nın, Anayasa’nın 96. maddesindeki toplantı yeter sayısıyla ilgili kural uyarınca 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli olduğunu belirterek bu konuda yapacağı uygulamanın İçtüzüğe ve Anayasa’nın 96. ve 102. maddelerine uygun olup olmadığı hususunu Genel Kurul’un onayına sunduğunu anımsatan Kılıç, Cumhurbaşkanlığı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen TBMM üye tam sayısının en az üçte biri oranındaki toplantı yeter sayısı olduğunun Meclis kararıyla tespit edildiğini belirtti.
     
     "DENETİM MERCİ DEĞİL"

      Belirtilen uygulama sonucunda ortaya çıkan bu kararın, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesine uygun bir karar olabileceği gibi aykırı bir karar olduğu da ileri sürülebileceğini belirten Kılıç, iki görüşün de mümkün olduğunu ifade etti. Kılıç, şunları kaydetti: "Ancak mümkün olamayacak tek şey, bunun İçtüzüğü değiştiren bir uygulama olduğunu ileri sürmektir. Aksi halde İçtüzüğe aykırı her durumun bir içtüzük değişikliği nitelemesi ile Mahkeme önüne getirilmesi kaçınılmaz olur. Anayasa’nın 84., 85. ve İçtüzüğün denetiminin öngörüldüğü 148. maddeler dışında bu tür parlamento kararlarının denetiminin Mahkemece yapılması, kaynağı Anayasa’da olmayan bir yetkinin kullanılması anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi, Meclis İçtüzüğü’ne uygun ya da aykırı tasarrufların denetim merci değildir. Söz konusu karar İçtüzüğe uygun da olsa aykırı da olsa, bunun Anayasa Mahkemesi’nin görev alanına girmediği açıktır. Belirtilen nedenlerle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken Mahkeme’nin görev alanına giren bir yasama tasarrufu olarak değerlendirilmesinde isabet yoktur."
     
     "TOPLANTI YETER SAYISI TÜRETİLMİŞTİR"

      TBMM İçtüğüzünün 121. maddesinin, Cumhurbaşkanı seçiminin Anayasa’nın 102. maddesindeki hükümlere göre yapılacağını öngördüğünü anımsatan Kılıç, Anayasa’nın 102. maddesine yapılan bu gönderme nedeniyle sorunun 102. maddenin nasıl anlaşılması gerektiğinden kaynaklandığını belirtti.
      "102. maddedeki karar yeter sayısı yanında toplantı yeter sayısının da gösterilip gösterilmediği problemin esasını oluşturmaktadır" tespitini yapan Kılıç, Anayasanın 102. maddesinin kapsamında bir toplantı yeter sayısının olup olmadığını tartışmadan önce, 1961 Anayasası’nın Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili hükümlerinin irdelenmesine ihtiyaç bulunduğunu belirten Kılıç, 1980 darbesinin nedenlerinden biri olan Cumhurbaşkanının 6 aya yakın bir süre seçilememiş olmasının olaya ışık tutacağını ifade etti.
      1982 Anayasası’nın 96. maddesinde Cumhurbaşkanlığı seçimi dahil,
      meclisin tüm toplantılarında 1961 Anayasası’nın "tam mevcudun salt çoğunluğu" koşulunun terk edilerek, tam mevcudun üçte birinin toplantı yeter sayısı olarak kabul edildiğini belirten Kılıç, Anayasanın 102. maddesinin birinci fıkrasından bir "toplantı yeter sayısı" üretmenin mümkün olmadığını, Meclisin çalışmalarını kolaylaştırmak amacı gözetildiğinde, maddenin tarihsel gelişiminin de buna izin vermediğini kaydetti. Çoğunluk görüşünün dayanağını oluşturan bir toplantı yeter sayısının türetildiği Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir" denildiğini anımsatan Kılıç, şu görüşlere yer verdi: "Fıkrada ’üçte iki’, ’gizli oy’ ve ’seçim’ sözcükleri geçtiğine göre, bunun toplantı nisabı için öngörüldüğünü söylemek yorumda isabetsizlik değil, Anayasa’yı yorum yoluyla dolaylı yoldan değiştirmek anlamını taşır. Sözcüklerin anlam ve niteliği toplantı nisabı için kullanılmaya asla elverişli değildir. Anayasa’nın şekil şartlarına ilişkin düzenlenen tüm maddelerinde konular, net, anlaşılabilir ve yorumu gerektirmeyen açıklıktadır. Şekil kuralları yorumla üretilemez. Anayasa’yı yapanların tıpkı karar yeter sayılarına ilişkin düzenlemelerde olduğu gibi, toplantı yeter sayılarında da özel kurallar koymasını engelleyen ne olabilir? Bu kadar basit bir şekil şartı istenseydi açıkça belirtilirdi."
     
     "TOPLANTI NİSABININ UZLAŞMA İÇİN TEHDİT UNSURU OLARAK KULLANILMASI"

      Kılıç, karşı oy gerekçesinde Cumhurbaşkanı seçiminde çoğunluğun ifade ettiği gibi 1. turdan başlamak üzere, önce üçte iki oranında üye ile toplantı nisabı, sonra da üçte iki oranındaki üyelerle karar yeter sayısı aranacak olmasının, toplantı nisabının uzlaşma için bir tehdit unsuru olarak kullanılması sonucunu doğuracağını belirtti. Kılıç, şu tespitleri yaptı:
      "Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasından hareketle en az 367 üyenin katılımı ile toplantı yapılmasını öngörmek, geriye kalan 184 milletvekilinin daha karar aşamasına gelmeden TBMM’yi bloke ederek çalışamaz duruma getirmesine izin vermektir. Üçte birlik bir azınlığın seçim sürecini bu yolla engellemesi azınlığın çoğunluğa tahakküm etmesine neden olacaktır. Demokrasi sınırsız bir çoğunluk rejimi değildir, ancak, azınlığın çoğunluğa dayattığı bir rejim de hiç değildir. Bu yol, azınlığın çoğunluğu etkisiz hale getirmesi, başka bir anlatımla, çoğunluğun devre dışı bırakılması gibi hiçbir demokratik ülkede olmayan bir garabeti doğurur. Önceden kestirilmesi mümkün olamayan yorumlarla yeni usul kuralları üretilmesi hukuk güvenliğini yok eden yaklaşımlardır.
      Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin yirmi günde tamamlanmasını amaçlayan anayasa koyucunun daha birinci turda üçte iki toplantı nisabı ile sistemi tıkayan bir modeli istemiş olması asla düşünülemez.
      Toplantı nisabı (3/2) sağlanamadığı sürece 2., 3. ve 4. turların yapılması mümkün olmayacak, buna ilişkin kurallar anlamsız, işlevsiz kalacak, seçimlerin derhal yapılmasının bağlı olduğu 4. tur hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğinden fiili durumlarla sonuca gidilecektir.
      Daha seçimin başında üçte iki toplantı nisabını aramak, 1961 Anayasası’nda sorun olmuş bir konuyu çözmek, kolaylaştırmak değil daha da ağırlaştırmaktır. 1982 Anayasasını yapanların iradesi bu değildir.
      Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı nisabıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir.
      Belirtilen nedenlerle karar Anayasa’nın 102. maddesine aykırı değildir.
      Çoğunluğa bu düşüncelerle katılmadım."
     
     SACİT ADALI’NIN KARŞI OYU

      Üye Sacit Adalı da karşı oy gerekçesinde, ortadaki işlemin "eylemli İçtüzük değişikliği" değil, TBMM kararı olduğunu belirtti. Adalı, Anayasa’da sayılan istisnai haller dışında TBMM kararları üzerinde Anayasa Mahkemesi’nin denetimi olmadığını kaydetti.
      İlk inceleme evresinde, 4’e karşı 7 oyla dava konusu TBMM kararının, "eylemli İçtüzük değişikliği" olarak nitelendirildiğini anımsatan Adalı, esas inceleme evresinde tartışmanın, eylemli İçtüzük değişikliğinin Anayasa’ya aykırı olup olmadığı üzerinde odaklandığını belirtti.
      Toplantı yeter sayısı 1961 Anayasası’na göre her iki Meclis için üye tam sayısının salt çoğunluğuyken, 1982 Anayasası’nın 96. maddesiyle üye tam sayısının üçte biri (184 oy) olarak düzenlenerek TBMM’nin toplanmasının daha kolay hale getirildiğini anlatan Adalı, Anayasa ve TBMM İçtüzüğü’nün başka herhangi bir maddesinde özel bir toplantı nisabı öngörülmediğini kaydetti.
      Anayasa ve kanunların kamu düzenini kurmak ve belli ihtiyaçları, amaçları karşılamak için çıkartıldığını belirten Adalı, Bir hüküm işlemez hale gelmiş ve değiştirilmek isteniyorsa, onun da bir ihtiyaca dayanacağını vurguladı.
     
     "ANAYASA’NIN MAKSADINA AYKIRI"

      Sacit Adalı, 1961 Anayasası’ndaki Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili maddenin, "işlemez duruma düştüğünü, Meclis’i aylarca çalışmaktan alıkoyduğunu, tıkanmaların ortaya çıktığını, sonunda bir askeri ihtilalin sebebi haline bile gelebildiğini" ifade etti. Adalı, karşı oyunda şu görüşlere yer verdi:
      "Böyle siyasi bunalım durumlarından kurtulmak için Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırılmak, kısa vadede çözüme ulaşmak, engellemeler kaldırılmak amaçlanmış, bu meyanda, sonu belli olmayan turlamalar 1982 Anayasası ile dörtle sınırlandırılmış, son tur oylamaya en çok oy alan iki adayın katılıp seçilebilmek için de salt çoğunluk sayısını bulmaları gerektiği öngörülmüş, aksi halde milletvekili seçimlerinin yenileneceği gibi bir müeyyide (tehdit) getirilmiştir. Bu itibarla, Cumhurbaşkanı seçiminde erkenden sonuç almayı hedefleyen bir iradenin, daha başta genel kurulda üye tam sayısının üçte ikisinin bulunmaması halinde müteakip turlara geçilemeyeceği ve böylece seçim sürecinin otomatik olarak işleyemez hale geleceği, 367 milletvekili ile oturuma başlanmadı diye TBMM seçimlerinin derhal yenileneceğine karar vermesi Anayasa’nın temel ilkelerine ve maksadına da aykırı olur."
     
     "KENDİ KENDİSİYLE ÇELİŞMEK OLUR"

      İlk oylamada 367 üyeyle ’toplansın’ diyen bir anayasa koyucunun altı gün sonra 276 milletvekilinin oyuyla Cumhurbaşkanının seçilmesine müsaade etmesinin (razı olması) kendi kendisiyle çelişmesi demek anlamına geleceğini belirten Adalı, "sonuç almaya zorlama" iradesiyle "süreci baştan zorlaştırma" tavrının birbirine zıt şeyler olduğunu vurguladı.
      Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında, "toplanmak" için değil Cumhurbaşkanını gizli oyla "seçmek" için 367 oyun gerektiğinin ifade edildiğini anımsatan Adalı, gerekçesinde, "Toplantı nisabının karar nisabı gibi 367 sayılması hukukun büyük ölçüde zorlanması demektir.
      Cumhurbaşkanı seçiminde de toplantı nisabı bakımından uyulması ve uygulanması gereken Anayasa kuralı 96. maddede yer almaktadır" görüşüne yer verdi.
      TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin birinci fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasa’nın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir" hükmünün yer aldığını anımsatan Adalı, bununla Anayasa’nın 102. maddesine atıf yapılmasıyla yetinilmiş, başka bir düzenlemeye gidilmediğini kaydetti.
     
     "MECLİSİN İŞLEMESİNİ SAĞLAMAK HER MİLLETVEKİLİNİN GÖREVİ"

      "Bir hakkın suistimalinin kanunca himaye görmeyeceği ve bir işten maksat ne ise hükmün de ona göre olacağı evrensel hukuk kurallarındandır" diyen Adalı, şöyle devam etti:
      "Meclis genel kuruluna girmek, toplantılarda hazır bulunmak, kanun yapıcılığında aktif rol almak, dolayısıyla, Meclis’in işlemesini sağlamak her milletvekilinin en tabii görevidir. Yasama organı üyeliğine seçilmiş ve bu sıfatla beş yıl hizmet etme hakkını kazanmış olmanın icapları arasında toplantılara katılmamak suretiyle Meclis’in çalışmasını güçleştirmek, önlemek ve karar alınmasına mani olmak yoktur.
      Anayasa’da belirtilen olağan engelleme (obstrüksüyon) yolları ancak Meclis’te fiilen hazır bulunulduktan sonra düşünülecek şeylerdir. Aksi halde, üçte iki veya beşte üç nisabının arandığı toplantılarda Meclis’e girmeyerek karar alma mekanizmasını tıkamak her zaman mümkün olacaktır.
      Artık bundan sonra 367 oy şartı aranacağından ve Meclis’in teşkil tarzı daima değişebileceğinden Cumhurbaşkanını seçmek de son derece zorlaşacak, hatta, bu usulü yumuşatmak bakımından, mesela, seçim usulünü yeniden düzenlemek için 175. madde uyarınca beşte üç çoğunlukla Anayasa değişikliğine gitmek bile kolay olmayabilecek, 1961 Anayasası uygulamasında karşılaşılan zorluklara 1982 Anayasası ile getirilen çözümler, tam bir geri dönüşle, sistemde daha ağır sosyo-politik ve sosyo-ekonomik problemlere yol açabilecektir.
      Esas olan, Meclis’in arızasız işlemesi, kesintisiz çalışması, görevini yapması ise, Anayasa hükümlerini buna göre yorumlamak kamu düzenini devam ettirmenin ve toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmanın da gereğidir. Bu sebeplerle çoğunluk yorumuna ve görüşüne katılmamaktayım."

MHP'den 'Başbakan'ın Gafları' Klibi

21/6/2007 · Kategori: Haber

MHP'den 'Başbakan'ın gafları' klibi

      MHP, Recep Tayyip Erdoğan’ın gaf olarak nitelenen bazı sözlerini “A’dan Z’ye RTE" isimli bir klipte topladı.
      MHP’nin seçim nedeniyle hazırlattığı klip, iktidara "basiretsiz ve korkak" yakıştırmasıyla başlıyor.
      AKP hükümeti döneminde Türk halkının onurun kırıldığı iddia edilen klipte, bu dönemde terörün Türkiye’ye kafa tuttuğu belirtildi.
      Hükümetin AB’nin tüm söylediklerini sorgulamadan yerine getirdiği öne sürülen klipte, hükümetin "AB türküsü söylediği" kaydedildi.
      Klipte, AKP hükümeti döneminde dış borcun 179 milyar dolar arttığı, Telekom ve Tüpraş gibi önemli kurumların satıldığı, asgari üçretin sadece 32 lira artırıldığı belirtilerek, AKP’nin iktidarını türbana borçlu olduğu, ancak Anayasa’yı bile değiştirecek güce sahip olmalarına karşın konuyla ilgili hiçbir adım atmadıkları ifade edildi. Klipte, bununla da kalmayıp, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki türban davasını geri çektiği, Erdoğan’ın ise yine türbanla ilgili olarak “geneli kucaklayalım" dediği kaydedildi.
      Klipte de yer alan, Başbakan, TBBM Başkanı Bülent Arınç ve bazı Bakanların “gaf" olarak nitelenen sözleri şöyle:
      “-Erdoğan: ‘Lan terbiyesizlik yapma, hadi ananı da al git’, ‘toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya’, ‘Sayın Öcalan düşüncelerinin değil, şuanda, almış olduğu kellelerin hesabını veriyor’, ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ -Arınç: ‘Başörtüsü bizim namus borcumuzdur’, -Mehmet Ali Şahin: ‘Başörtüsü yüzde 1.5’in sorunudur toplumu ilgilendirmez’, -Sami Güçlü: ‘Gözünüzü toprak doyursun’, -Kemal Unakıtan: ‘Babalar gibi satarım’.
     
      “SINIRDAKİ TOPRAKLARIMIZ BİLE SATILIYOR"
      İktidara gelmeden önce “AB diyerek karın doymaz" diyen Edoğan’ın daha sonra hem AB, hem de İMF ile ilgili düşüncelerini değiştirdiği belirtilen klipte, Türkiye’nin sınırlarının değişeceğini söyleyen, sınır ihlali yapan ABD’ye ses çıkarmadı kaydedildi. Klipte, Türk askerinin başına çuval geçirildiği de anımsatıldı.
      Yunanistan’ın sınırdan ya da sınırına yakın yerlerden asla toprak satmadığına işaret edilen klipte, Türk sınırındaki toprakların kapış kapış alındığı belirtildi. Klipte, “Başbakan satılanın sadece ev olduğunu sanıyor, vatan toprağı olduğunu bilmiyor" denilerek, Erdoğan’ın “Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya" dediği hatırlatıldı.
      Klipte, Erdoğan’ın Türkiye’de 36 etnik grup bulunduğunu söylediği, teröre yardım ve yataklık edilmesini neredeyse suç olmaktan çıkardığı, "Türkiyeli" diye bir üst kimlik tanımı yaptığı, Kürt sorununu tanıdığı, Öcalan’a af teklifi getirmeye çalıştığı belirtildi.
      Öte yandan 10 yıl önce Erdoğan’ın henüz Refah Partiliyken söylediği “Bu demokrasi araç mı olacak amaç mı, bize göre Demokrasi hiçbir zaman amaç olamaz, araçtır. Demokrasiye inandığını söyleyenler bunun neticesine de katlanmak zorundadırlarö, 1993’te Bursa’da söylediği “hem laik hem Müslüman olunmaz" sözlerinin de anımsatıldığı klipte, Erdoğan’ın Başbakan olduktan sonra “Demokrasi, laiklik bir araçtır. Dinler de bir araçtır" dediği kaydedildi.
     
      KLİBİN İNTERNET ORTAMINDA YAYILMASI BEKLENİYOR
      İnternet ortamında yayılması beklenen klipte, değiştiğini iddia eden Başbakan’ın, Kasımpaşa Kartal’da daire, 336 metrekare arsa, bir şirkette yüzde 10 pay, işsiz oğluna 3 milyon dolarlık bir gemi ve Üsküdar’da değeri trilyonları bulan villalar alarak “gerçekten" çok değiştiği, hatta vatandaşa “senin de oğlun işsiz kalsın" diyebildiği vurgulandı.
      AKP hükümeti döneminde işsiz sayısının 2 milyon 700 bine ulaştığı belirtilen klipte, 22 Temmuz günü herkesin sandık başına gitmesi istendi.

 

http://www.netegel.com/vid/video.swf?v=kDVhymc6vTLb

TAŞKÖPRÜ'NÜN ÜNLÜ KUYU KEBABI

19/6/2007 · Kategori: Haber

TAŞKÖPRÜ'NÜN ÜNLÜ KUYU KEBABI

Kebapçılardan Görüntüler

20050901taskopru_217.jpg

20050901taskopru_222.jpg

20050901taskopru_219.jpg

ATEŞOĞULLARI / Cumhuriyet Meydanı, No: 4 Taşköprü- KASTAMONU

20050829_038.jpg

İSTANBUL'DAN TAŞKÖPRÜ'YE BÜRYAN SİPARİŞİ

Taşköprü'de 1893 yılından beri yapılan kuyu kebabı (Büryan) gurbetteki yüzlerce Kastamonulu "ya otobüslerle gönderiliyor. Taşköprü'de ilk kuyu kebabını yapan aileni»5. kuşağı olan Raif Kesici (45) kuyu kebabı tanışmasını yeniden başlatacak iddialarda bulundu. Kesici; "Bizim dedelerimiz 1893 yılında Kafkasya'dan Taşköprü'ye göç etmişler ve buraya yerleşmişler. Kuyu kebabını ilk kez burada yapmışlar. En eski kuyu kebapçısı biziz. Kuyu kebabının anavatan Siirt demek yanlış. Siirtliler kebabı bizden öğrendi. Siirt'ten Taşköprü'ye asker olarak gelen bir genç memleketine döndüğünde bunu Siirt'e denemiş. Siirtliler çıkmış kuyu kebabı bizimdir diyor. Halbuki alakası yok. Kuyu kebabının ilk çıktığı yer Kastamonu'nun Taşköprü ilçesidir" dedi. Taşköprü'den İstanbul'a alo paket servis Kesici Kebap Salonu sahibi Raif Kesici, kebabın müdavimi gurbetçilerin olduğunu bu nedenle Taşköprü'den kebap mevsimi geldiğinde İstanbul'a kebap servisi yaptıklarını söyledi ve ekledi; "İstanbul'da bulunan gurbetçilerimize kebap servisi yapıyoruz. Benim İstanbul'da yıllardır yüz kişiden oluşan değişmez müşterilerim var. Onlar beni arar ben kebabı hazırlarım ve arabama yüklerim. Kebabı evlere kadar servis ederim. Ulaşıncaya kadar soğuyor tabi. Onlar mikro dalga fırınlarda ısıtıyorlar" dedi. Taşköprü'de kuyu kebabı mevsimi Nisan ayında başlayıp Ramazan ayına kadar devam ediyor. (SÖZCÜ'den Aktaran Kastamonu Postası)

20050829_046.jpg

Nurhan- Zafer KESİCİ / Ziraat Bankası Karşısı
No: 41 Taşköprü- KASTAMONU

20050901taskopru_236.jpg

20050901taskopru_238.jpg

20050901taskopru_227.jpg

20050901taskopru_228.jpg

BÜRYAN KEBABI BİZİMDİR, BİZİM KALACAK !

BÜRYAN KEBABI TARTIŞMASI BÜYÜYOR... BİR İDDİA DA TAŞKÖPRÜ BELEDİYE BAŞKANI HASAN ALTAN'DAN GELDİ. ALTAN, "BÜRYAN KEBABI BİZİM" DEDİ.

Ünlü Büryan kebabının patenti için
Siirt ve Bitlis arasında süren tartışmalara, Kastamonu'nun Taşköprü
İlçesi de katıldı.
Taşköprü Belediye Başkanı Hasan Altan, Büryan kebabının asırlardır Taşköprü'nün yöresel yemeği
olduğunu savundu.
İstanbul, Bolu, Bursa ve Zonguldak'taki çok sayıda kebapçıda
''Meşhur Taşköprü Büryanı'' adı altında kebaplarının satışa
sunulduğunu bildiren Altan, şunları söyledi:
''Büryan adı verilen kuyu kebabının ilçede 400 yıllık geçmişi var.
400 yıllık kebabımız için Siirt ve Bitlislilerin kavga etmesine anlam
veremiyoruz. Her iki ilin çabaları da boşuna. Ayrıca, Bitlis ve
Siirt'in Büryanı bizimkinden farklı. Onların kebabının tadı asla
Taşköprü Büryanı gibi olamaz. Almanya, Hollanda ve Belçika'dan
turistler, özel olarak Taşköprü'ye Büryan kebabı yemeye geliyorlar.
Siirt ve Bitlislilerin bu kavgasına katılmayacağız. Biz zaten gerekli
başvurumuzu Nisan ayında yaptık.''
Siirtlilerin, Türk Patent Enstitüsü'ne (TPE), ''Siirt Büryan
Kebabı'' ibareli coğrafi işaret için başvuru yapmasına Bitlisliler
itiraz etmiş, TPE de itiraz üzerine söz konusu kebabı ''Siirt Büryan
Kebabı'' adıyla tescil etmemişti.

BU KONUYLA İLGİLİ DİĞER HABERLER
http://www.yenisafak.com.tr/g06.html

TAŞKÖPRÜ'NÜN SARIMSAĞI VE ÜNLÜ KUYU KEBABI

19/6/2007 · Kategori: Haber

Cem Karaca'nın şarkılarını 10 sanatçı yorumladı: Saygı albüm

19/6/2007 · Kategori: Haber


A. Şahin'in Bloknotu

Cem Karaca'nın şarkılarını 10 sanatçı yorumladı: Saygı albümü: 'Mutlaka Yavrum'

Kategori: Haber

Cumhuriyet 28.01.2006

Türk Rock'ının öncü isimlerinden Cem Karaca'nın şarkılarını 10 sanatçı yorumladı

Saygı albümü: 'Mutlaka Yavrum'

'Cover', 'single', 'unplagged' gibi 'tribute albüm' de Batı'dan gelen bir kavram. Neyse ki ona 'saygı albümü' diye Türkçe bir karşılık bulduk da yerli yerine oturdu. Bir aralar MTV'nin musallat ettiği 'unplagged' modasına fena halde takılmıştık, şimdi onun yerini saygı (tribute) albümü aldı. Barış Manço, Bülent Ortaçgil gibi ustalar için yaptık, yetişmedi Murathan Mungan'ın bestelenmiş şiirleri için bile yaptık. Korkarım daha birçok insanın koltuğunda bu tip projeler vardır. Açıkçası biz bunu pek sevdik, kolay kolay da bırakacağa benzemiyoruz.

APTÜLKADİR ELÇİOĞLU

Eskiden insanların ölünce anlaşılacağına dair bir düşünce vardı. Şimdilerde ise bunun geçerliliğini yitirdiğine kanaat getirdim. Onları anlamak yerine başkalaştırıyoruz. Bayramda iyi ki o trajikomik tahliye yaşandı da Abdi İpekçi 'yi hatırladık. Hatta Uğur Mumcu 'nun 13. ölüm yıldönümünde de kalabalıklar oluşturduk. Toplumda öncü rolü oynamış insanların ardından kalabalıklar halinde gidiyoruz ama ertesi gün unutuyoruz. Hatırladığımızda ise çoğunlukla kendimizi gösterme çabası içinde oluyoruz. Onların yazıp çizdiklerini okuyup fikirlerini, araştırmalarını anlamak yerine ağıtlar yakıyoruz. Aynı şey müzisyenler için de geçerli. Müzik insanlarının ürettiklerini yıllar içinden bugüne taşımak yerine ''dostlar alışverişte görsün'' hesabı işlere imza atıyoruz.

'Mutlaka Yavrum'

İki yıl önce 8 Şubat tarihinde Türk Rock'ının öncü isimlerinden Cem Karaca 'yı kalp krizi sonucu kaybetmiştik. Aradan geçen süre içinde onun adına bir şey yapılmadı. Ancak geçen hafta içinde 'Mutlaka Yavrum' isimli bir albümde 10 sanatçı onun parçalarını yorumlayarak bir 'saygı' albümü gerçekleştirdiler. Yavuz Bingöl, Haluk Levent, Deniz Seki, Volkan Konak, Manga, Edip Akbayram, Teoman gibi isimlerin yer aldığı albümde Cem Karaca'nın İngilizce sözlü 'Merhaba' isimli parçası da ilk kez dinleyici karşısına çıkmış oldu.

Batı'dan devşirdiğimiz 'tribute' albüm modasının bir örneği diyebileceğimiz 'Mutlaka Yavrum' isimli saygı albümünün bir benzerini de Barış Manço için yapmıştık. Şimdilerde pek esamisi okunmayan bu albüm üzerine çok tartışma yapılmıştı. Manço klasiklerini farklı tarzlarda isimlerin okuması gerçek bir faciayı oluşturmuştu açıkçası. Aynı eleştirilerin bu saygı albümü için de geleceğine eminim. Örneğin Yavuz Bingöl'ün sesinden 'Tamirci Çırağı' nı dinlemek ilginç olabilir ama Cem Karaca sevenler için pek tatmin edici olmasa gerek.

'Cover','single', 'unplagged' gibi 'tribute albüm' de Batı'dan gelen bir kavram. Neyse ki ona 'saygı albümü' diye Türkçe bir karşılık bulduk da yerli yerine oturdu. Bir aralar MTV'nin musallat ettiği 'unplagged' modasına fena halde takılmıştık, şimdi onun yerini saygı (tribute) albümü aldı. Barış Manço, Bülent Ortaçgil gibi ustalar için yaptık, yetişmedi Murathan Mungan 'ın bestelenmiş şiirleri için bile yaptık. Korkarım daha birçok insanın koltuğunda bu tip projeler vardır. Açıkçası biz bunu pek sevdik, kolay kolay da bırakacağa benzemeyiz hani.

Saygısız saygı

Saygı albümü kavramı Batı müzik sanayiisinde tıkanıklığın sonucu bulunmuş bir can simidi gibiydi. Yeni adına yapılan çalışmalarda ses getirici işler çıkmayınca, eskileri yeni isimlere yorumlatmayı bir kurtuluş umudu olarak gördüler.

Aynı yöntemleri kopya kâğıdı gibi ama alaturka bir tarzda uygulamaya çalışan bizim müzik sanayimiz de yaşanan tıkanmayı aşmak için saygı albümlerini ya da eskileri yenilere yorumlatmayı bir kurtuluş olarak gördü. Sonuçta eskiye değer vermeyi amaçlayan bu örnekler gitgide bir saygısızlığa dönüşecekti. Sadece bununla kalsa iyi, her yeni çıkan rock topluluğunun albümüne bir eski parça konması da emir hükmünde kararname varmış gibisinden gerçekleşiyordu. Bir ara Cem Karaca'nın 70'li yıllardaki bir parçasını dinlerken gençlerden biri 'Bu Kıraç 'ın yeni parçası mı?' diye sorunca vakanın ne boyutlara geldiğini görmüştüm. Bazı genç grupların ''Albüme bir de Âşık Veysel 'cover 'ı koyduk'' demeleri de çileden çıkarıcı örneklerdendi.

Kendi sesleri ve yorumlarıyla bulabilmek

T ürk rock'ı içinde Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray gibi isimlerin öncülüğü ve önemi tartışma götürmez. Onla rın bu önemi üçünün de birbirine benzemezliğinden kaynaklanmaktadır. Bu sayede her biri ayrı ayrı ekol oluşturmuşlardır. Toplumda bu kadar yer etmiş ve geniş kesim tarafından bilinseler de yaptıklarının tümü ne yazık ki genç kuşaklarca bilinmemektedir. Birçoğu eski plak kayıtlarında kalmış, yeniden yayımlananlar da özensizlik sonucu darmadağınık bir vaziyettedir. Bu ustaların yayın haklarını ellerinde bulunduranlar eski çalışmaları bütünlüğü içinde çıkarmadıkları gibi toplamaları da yamalı bohça misali kotarmaktadırlar.

Sonuç böyle olunca da Cem Karaca'yı sadece ''Resimdeki Gözyaşları'' nın ''Ağır Roman'' filmindeki versiyonundan bilen bir kitleyle karşı karşıya geliyoruz.

Oysa Karaca 70'lerin sonundaki politik ortamda bile ''Safinaz'' isimli senfonik rock çalışmaya imza atabilmiş biridir. Aynı şekilde Barış Manço'nun, Erkin Koray'ın da nitelikli çalışmaları hep bilinmezler arasında yerini alıyor. Onlara yapılacak saygı, kendi seslerinden kendi parçalarını dinletebilmektir. Bugün bir müzik mağazasına girdiğimizde onların eski yeni albümlerini tam tekmil bulabiliyorsak onlara saygıyı gerçekleştirebiliriz. Bu aynı zamanda kendimize de saygı olacak .

04:31 - 2006-1-28

Liseyi bitirmiş kime sorsanız edebiyat dersi hakkında çoğunlukla

19/6/2007 · Kategori: Haber

Liseyi bitirmiş kime sorsanız edebiyat dersi hakkında çoğunlukla alınan cevap şu olur: Of ya hâlâ o failatün mefailün var mı?

Kategori: Elestiri

Anasayfa   Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları

 


ÖSS ve edebiyat

ÖSS ve edebiyat
OSS'de şiiri sevdirmekten kaç soru gelir?
Liseyi bitirmiş kime sorsanız edebiyat dersi hakkında çoğunlukla alınan cevap şu olur: Of ya hâlâ o failatün mefailün var mı?

Radikal2, 19/ 03/ 2006

 

KÜRŞAD ATAM (Arşivi)

 

Edebiyat yedi sanat dalından biri. Müzik, resim, tiyatro, mimari, heykel, edebiyat ve yedinci sanat sinema. Edebiyat dersinin okullarda bir ders olarak gösterilmesi sanat dallarından birinin gençlere aşılanması için. Bunun ne kadar yerine getirildiği konusu tartışmaya olabildiğince açık. Bir kere yaşadığın çağın özelliklerini anlamadan bu konuya açıklık getirmek de zor. Ülkende ekonomik yönden insanlar bunalım yaşıyorsa bunun insanlarına yansıması da olumsuz yönde olur. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlardan estetik duygularını geliştirmesi ne kadar beklenebilir? Hal böyleyken bir edebiyat öğretmeninin şiiri, hikâyeyi, romanı öğrenciye sevdirebilmesi ne kadar da zordur. Edebiyat eğitiminin liselerde öğrenciye veriliş tarzı da sorunun ayrı bir parçası. En başta hazırlanan ders kitapları, müfredat, öğrenciyi edebiyattan soğutmak için sanki. Liseyi bitirmiş kime sorsanız edebiyat dersi hakkında çoğunlukla alınan cevap şu olur: "Of ya hâlâ o failatün mefailün var mı?" Onların yüzünden kaldım zor geçtim sınıfı... Kitaplarda işlenen konular, bir hikâyeden bir parça, bir romandan bir parça. Tam hazmedilmeden geçiştirilmek zorunda bırakılıyor. Burada öğretmenin yapacağı pek bir şey de kalmıyor. Müfredatı zamanında bitirmekten başka. Yazılı sorularını buna göre hazırlamaktan başka. Not alışverişi içerisine hapsedilmiş bir edebiyat dersinden başka bir şey olmuyor öğretmen ile öğrenci arasında.

ÖSS sınavına göre şekillenen okullar, bir dershane gibi öğrencilerini sınava hazırlamak istiyor. Her derse test mantığıyla bakılıp buradan kaç soru gelecekse ona göre ilgi ve alaka gösteriliyor derslere. Dersin konuları ÖSS mantığına göre işleniyor. İl milli eğitim müdürü, okul müdürlerini toplayıp onlardan bu sene ÖSS' yi kazanan öğrencilerin listesini istiyor. Listesi kabarık olan okullar başarılı sayılıyor. Geri kalan kültürmüş, binlerce yıllık bir medeniyetin edebiyatı sevdirilmiş mi, soran yok. Ha, denilecek ki öğretmen sevdirsin kardeşim dersi. Tamam güzel de edebiyatı, şiiri sevdirelim dediğimizde buradan kaç soru gelecek tarzında bir soruyla karşılaşabiliyor öğretmen. Yani ne kadar köfte o kadar ekmek... Şiiri sevdirmekten kaç soru gelir ÖSS'de? Şiir, insanı insana sevdirir. Edebiyat, Türk edebiyatı yazarlarıyla, şairleriyle dünya edebiyatı içerisinde saygın bir konumdadır. Bu yazarlarımızı, şairlerimizi insan olarak sevdiremezsek bu kültür nasıl yaşayacak sonsuza kadar?

Doğru dürüst eğitim
Teknolojik bir ahlâk oluşmaya başladı bile. Cep telefonlarıyla sevgililerinin görüntülerini hunharca dağıtan bir nesil yavaş yavaş palazlanıyor. Ahlâki çöküntüden herkes şikayetçi. İnsanın ruhunu derinleştirecek derslere test mantığı olarak bakarsan daha ne çöküntüler yaşanır, Allah korusun... Bir otuz sene sonra şimdiki liselerde okuyanlar, çocuklarına, torunlarına ne anlatacak acaba? Çocuğum bizim zamanımızda bir sanatçı vardı, adı Petek Dinçöz, onun şarkılarıyla büyüdüm ben, ha neydi bir şarkısı vardı hasta ettin sen beni hasta! Vay be anne ne büyük sanatçılar varmış o zamanlar şimdi o şarkılar yapılmıyor. Ha bir de çocuğum edebiyat öğretmenimiz vardı; bize insan ruhunu geliştiren şeylerden bahsederdi. Yok neymiş insan olmanın yolu edebiyattan geçiyormuş falan. Benim yararıma olmayan şiiri ben ne yapayım evladım...

Velhasıl, suçlu ne öğrenci ne de öğretmen. Ne müdürler ne de bakanlar, milletvekilleri. Bu sorun bambaşka bir şey. Nereden baksan elinde kalan kırık dökük bir eğitim sisteminde sorgulayan, düşünen, mukayese etmeyi bilen bir öğrencimiz yok. Olsa da onunla dalga geçiliyor zaten. Çevreye uyum sağlamak zorunda kalıyor. Her şeyin görsellik olduğu bir çağda iç dünyanın zenginliği pek önemsenmiyor. Dış yönden güzel olunca saygı görmeyi hak ettiğin üzerine kurulu bir düzen içerisinde yaşıyoruz. Karamsarlığımızdan değil bu yazılarımız. Memleketimizi sevdiğimizden. Gerçekleri görmemezlikten gelemediğimizden. Hassasiyetimizden kaynaklanıyor. 15 milyon öğrencisi olan bir ülke, bu zeka tomurcuklarına sadece ÖSS mantığına göre beş şıkka indirgenmiş bir eğitim öğretim sunmamalı. Yunanistan'ın nüfusu 15 milyon. Bizim öğrencilerimizin sayısı 15 milyon, bu size bazı gerçekleri daha net anlatıyor umarım. Yani bu kadar gence, adam gibi eğitim öğretim verilse dünyayı yıkar. En başta ülkemiz kendi çocuklarıyla kalkınır. Belki de bundan korkuluyor. IMF geliyor, eğitime bu kadar masraf yapacaksın diyor, bütçeni düşün diyor. Biz de ona göre eğitime bakışımızı belirliyoruz. Acaba başka bir ülke var mıdır zeka tomurcuklarını bu kadar körelten dünyada? Ha bu arada bu konudan da soru geliyor mu ÖSS'de?!!

KÜRŞAD ATAM: Edebiyat öğretmeni

   
Cumhuriyet 19.06.2002

DEFNE GÖLGESİ

TURGAY FİŞEKÇİ

Edebiyat Eğitimi

Eğitim genel olarak, yeni kuşaklara geçmişin kültür birikimini aktarmak diye tanımlanır. Bu kültür birikimi, temel eğitimin ilk sınıfında öğretilen okuma yazmadan başlayarak mesleki ve akademik öğrenimin görüldüğü üniversitelere dek uzanır.

Temel eğitimdeki Türkçe dersleriyle anadilini incelikleriyle öğrenen genç insan, lisede edebiyat dersleriyle tanışır. Genel boyutlarıyla edebiyat kültürü edinir.

Üniversitede edebiyat okumayı seçmiş birinin ise edebiyatın ne olduğunu iyi kötü bilen, edebiyat olanla olmayanı birbirinden ayırabilen, değerlendirebilen birikimde olması beklenir. Böyle değilse de üniversitelerde ilk öğretilecek şey, temel edebiyat değerlerinin neler olduğudur.

Bu girişi neden yazdım?

Genç bir arkadaşla konuşuyorduk. Boğaziçi Üniversitesi Batı Edebiyatları Bölümü'nde üçüncü sınıf öğrencisiymiş. Bütün Batı edebiyatını okumak ne denli kapsamlı bir öğrenim diye heyecanlandım ilkin. Sonra, öğrenimlerinin İngiliz Dili ve Edebiyatı'nden pek de farklı olmadığını anladım.

Türk edebiyatıyla ilgisini sorduğumda aldığım yanıt, benim için şaşırtıcıydı: Bir yıl içinde sekiz kitap okumaları önerilmiş. Dördünü hatırlayamadı: Ötekiler ise şunlar: Aziz Nesin 'in Şimdiki Çocuklar Harika, Sabahattin Ali, Gündüz Vassaf ve Sunay Akın 'ın isimlerini hatırlayamadığı birer kitabı. Bu kitapların seçimini ise kendi bölümleri değil, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü yapıyormuş. Aziz Nesin'in kitabını çok beğenerek, ''keyifle'' okumuş. Sabahattin Ali'yi de beğenmiş. Öteki iki yazara pek ısınamamış.

Duyduklarım, doğrusu beni edebiyat öğrenimi konusunda umutsuzluğa düşürdü.

Ben, Aziz Nesin'in daha çok ortaöğrenim yıllarında okunduğunu sanırdım. Ülkemizin en seçkin üniversitelerinden birinde Batı edebiyatı öğrenimi gören bir gencin, beğeni düzeyinin daha yukarıda olmasını beklerdim.

Bu bölümde okuyan öğrenciler, ortaçağ İngiliz edebiyatı metinlerini, çağdaş İngiliz edebiyatını ayrıntılarıyla öğreniyorlar, buna hiç itirazım yok.

Ama edebiyatın bunca özel alanlarına yaklaşabilen öğrencilerin, her şeyden önce temel bir edebiyat beğenilerinin oluşmuş bulunması gerekmez mi? Sözgelimi bu öğrencilerden kaçı, çağdaş edebiyatımızda kendine özgü dil yaratabilmiş üç büyük yazarımızı; Nâzım Hikmet 'i, Sait Faik 'i, Yaşar Kemal 'i yeterince tanıyorlar? Tanpınar, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, hayatlarına, kültür dünyalarına girmemişse, bu öğrencilerin edebiyat beğenileri oluşabilir mi? İngiliz edebiyatını çok iyi bilen, ama edebiyat beğenisi oluşmamış biri olunabilir mi?

Konuştuğum genç bende böyle bir izlenim uyandırdı. Edebiyat öğrenimi görüyordu, ama edebiyattan habersizdi. Bir dershanede İngilizce kursuna gider gibi üç yıldır üniversiteye gidiyordu ve kendisine edebiyatın temel değerlerine ilişkin bir şey öğretilmemişti.

Demek bu postmodern çağda, eğitim de postmodernleşmiş. Yani ucundan kenarından ne kadar biliyorsan o kadar bilgilisin. Bilmediklerinin eksikliğini eğitim bile sana duyuramıyor. Bunları öğrendim, demek, eğitim buymuş diyeceksin.

Üç yıldır İngiliz edebiyatı dersleri okuyup da beğeni düzeyi Şimdiki Çocuklar Harika'da kalan bu genç beni üzdü.

Lise birinci sınıfa başladığım 1970'te, ilk edebiyat dersimizde Türk ve dünya edebiyatının klasik ve çağdaş elli kadar yapıtını defterlerimize yazdırıp okumamızı öneren sevgili öğretmenim Sevinç Eryaşar 'ı bir kez daha teşekkürle andım.

tfisekci@hotmail.com

                                                             A. Şahin'in Bloknotu

04:53 - 2006-3-27

« Önceki ::