"İstanbul ve vatanın her köşesi bir istihsal programı istiyor" Huzur, s. 155.
Ahmet Hamdi Tanpınar, batı-doğu sorununu derinlemesine yaşayan ve düşünen bir yazar. Batı-doğu çatışması içinde, Türk toplumunun yüz elli yıldır yaşadığı bunalım, maddî-manevî değer kargaşası ve kültür kaybı, Tanpınar'ın biricik konusu. Ama işin ilgi çeken yanı, Tanpınar'ın, birçok Türk yazar ve düşünürden farklı olarak kolay bir çözüm yolunu benimsemeyişi. Tanpınar, kapitalizmin darbesi altında ufalanan geleneksel Asyavî-Osmanlı-Türk toplumunun maddî ve manveî parçalanışına, bir kültür yokluğuna mahkûm oluşuna çare ararken, yıllardır ileri sürülen ve genellikle kabul edilen ideolojik reçetelere kanmıyor. Tanpınar'ı bu reçeteler açısından değerlendirecek olursak, kaybolmuş bir dünyanın özlemini çeken, geçmişe dönük ve kötümser bir yazar olarak görmemiz mümkündür. Hattâ, anlamları üzerinde, ancak resmî ve ideolojik görüşün elverdiği ölçüde düşünmek şartıyla (yani eleştirici ve bilimsel düşünceyi bir yana atarak) "sağcı" ve "gerici" kelimelerine sarılıp, Tanpınar'ın "sağcı" ve "gerici" bir yazar olduğunu da söyleyebiliriz. Ama böyle bir iddia, yalınkat bir değerlendirme olmaktan kurtulamaz. Eserlerinin kendilerini bize açan dolaysız ve somut varlığına yaklaşmayı; teke tek hesaplaşmayı göze alırsak ve kalıp düşüncelerden kurtulursak, bu "sağcılığın" ve "gericiliğin" altında, Türk toplumunun içine düştüğü bunalımı sonuna kadar yaşayan, düşünen, eşsiz bir tarzda dile getiren ve doğru çözüm yollarını sezen Tanpınar'ın güçlü sanatıyla ve akılcı iyimserliğiyle karşılaşırız. (bu özelliklerin, şiirlerinden çok romanlarında, denemelerinde ve incelemelerinde görüldüğünü belirtmek gerekir).
II
Resmî ideolojik görüş, maddî şartlara yani ekonomik ve sosyal şartlara dokunmadan, Türk toplumunun doğu medeniyetinden batı medeniyetine kolayca geçeceğini ileri sürer.
Bu amacı gerçekleştirmek için, emir vererek ve otoriteyi seferber ederek üstyapıda değişiklikler yapmaya kalkışmanın yeterli olduğunu sanır. Resmî ideolojik görüş açısından, insan, belli bir toplumda ve belli maddî şartlar içinde yaşayan, bu maddî şartların oluşturdugu manevî bir dünyaya organik olarak bağlı bulunan bir fert değildir; emir yoluyla veya taklit mekanizmasıyla dünyasını değiştirebilecek bir makine-insandır.
Oysa iş bu kadar basit değil. Bizde görüldüğü gibi, büyük kültür ikilikleri ve yırtılışları söz konusu olduğu zaman, geçmişle, her açıdan hesaplaşmak gerek. Yani hem maddî (ekonomik) şartlar hem de manevî değerler bakımından bir hesaplaşmaya ve aşma hareketine girişmek zorunlu.
"Desbussy'i, Wagner'i sevmek ve Mâhur Besteyi yaşamak, bu bizim talihimizdi," diyor Tanpınar. (H. s. 127) (2). Bu ikiliğin köklü bir atılışla ve bir sentezle aşılmadığı her yerde kültür yokluğuyla, taklitle, içi boşalmış bir dünyayla ve bu dünyanın insanlarıyla karşılaşmak kaçınılmaz bir şey. Tanpınar, kültür yokluğunun, yani sentez eksikliğinin; taklitten doğan zavallığın özünü yakalamış. Yakın tarihimizin Tanzimat ve İkinci Meşurtiyet gibi en önemli tarihi olaylarındaki bu eksikliği ve taklitçiliği, kişilerde ete kemiğe bürünmüş olarak, yani romancının gerçek ödevi olan somutlamalarla ve ayrıntılarla vererek eleştiriyor:
"Tevfik Bey küçük bir hüsnüniyetle işe başlayıp küçük zevk düşkünlüğünde çehresini tamamlayan Tanzimattı.
"Onun rahatlığı, kayıtsızlığı, çalınmış, neşesiyle yaşıyordu. Yaşar Bey daha ziyade, ikinci Meşurtiyetti, onun huzursuzlukları ile doluydu. Garip idealizmleri, küçük aşagılık duyguları ve onların yerini bir dalganın yerini bir başkasının alışı gibi dolduran silkinişleri, hülâsa en çoşkun heyecanla hiç kımıldamaya imkân bırakmayacak bir yeis arasında gidiş gelişleri vardi."(H. s. 142)
"Ebuzziya merhum, bizim gençligimizde bir takvim çıkarırdı. Bilmezsiniz ne acayip şeydi. Frenkçeden tercüme yemekler, Beyoğlu lokantalarından satın alınmış âriyet reçetelerle doluydu. İki üç nüshasını görünce hiddetimden çıldırdım."(H. s. 141). "Tanzimat mimarisinin zevksizliği." (B. s. 185).
Ekonominin ve Üretimin Önemi
"Senin dediklerini anlamıyor değilim; sen, içtimai (toplumsal) bir mücadelenin getireceği değişikliği istiyorsun. Bu, istediğin zaman olacak şey değildir. Ona varabilmek için aradan bir sürü perdenin, engelin kalkması lâzım. İmparatorluğun (Osmanlı İmparatorluğunun) dayandığı iktisat sistemi değişmeli. Sonra bu değişmenin getireceği halk tenevvürü (aydınlanması) senin istediğini yapar. Halktaki halk fikri değişir, mücadele başlar. Fakat bu zamanla, merhalelerle olacak şeydir." Mâhur Beste, Ülkü Mecmuası, (17.tefrika).
I
Tanpınar'a göre, kültür ikililiğin ve yırtılışının aşılması, yeni bir yaşama ve değer sisteminin getirilmesi, yani gerçek bir sentezin yapılması sadece fikir plânında ve manevî dünyada gerçekleşecek bir şey değil. Tanpınar, üstyapıyla ilişkili bu sorunların altında maddî şartların ve üretimin yattığını sezmiş.
Ancak üretimin, yeni çalışma şartlarının ve bunlardan doğacak bir yaşama şeklinin, bu ikiliği, çatışmayı, yırtılışı ve taklidi aşabileceğini açıkça söylüyor:
"Sonra senin iyi dispanserler, hastaneler dediğin şeyler kolay iş değil. Hepsi arkalarından tam bir istihsal, refaha yakın bir hayat, çalışma hızının, yanlız onun getirebileceği bir ahlâk ister. Benim şartların değişmesi dediğim de budur."(H. s. 173). "Bir şeyler yapmak, bu hasta insanları tedavi etmek bu işsizlere iş bulmak, mahzun yüzleri güldürmek, bir mazi artığı halinden çıkarmak."(H. s. 155). "İnsanlar çalışırken ne kadar mesut oluyorlar.Yaratmanın hızı, onları içlerinden kavrayıp kurduğu zaman bu ölüm makinesi ne güzel, ne temiz bir ahenkle işliyor... Hiç bir şey kendi alınteri kadar insanı tatmin edemez. Çalışan insan kendi varlığında hüküm süren bir ahengi bütün kâinata nakleder. Hayatın biricik nizamı, bu ahengin kendisi olmalıdır... Ona (milletimize), içinde kendisini gerçekleştirecek büyük, planlı bir iş hayatını açmak lâzım.(B. s. 65-66).
II
Üretim, emek ekonomik şartlar Tanpınar'ın gözünde manevî dünyanın yaratıcı ve aşıcı bir şekilde yenilenmesinin, senteze ulaşmasının temelinde bulunan gerçekler. Yazar ileriye dönük düşüncelerinde kullandığı bu kavramları, geçmiş olayları açıklarken de birer ilke olarak ele alıyor ve uyguluyor. Erzurum'dan söz ederken "servetin ve çalışmanın bulunduğu yerde içtimaî nizam kendiliğinden doğar" dedikten sonra, ahiliğin ve zanaatkâr zümresinin bu şehrin hayatında oynadığı önemli rol üzerinde duruyor.
Tanpınar'ı şiirlerinden tanıyan, bu yazarı, "sağcıların" iddialarına ve "ilericiler"in suçlayıcı sükûtuna dayanarak değerlendirmek zorunda kalan okur bakımından bu açıklamaların şaşırtıcı olduğunu biliyorum. Ama yazarımızın romanlardaki ve fikir yazılarındaki hakikat gerçekten şaşırtıcı. Nitekim, Tanpınar, İstanbul'un eski hayatını ve bu hayatın değişikliğe uğrayışını da, üretim, zanaatkârlık, dünya ticareti, vb. gibi ekonomik ve sosyal kavramları kullanarak açıklıyor:
"... İstanbul gerektiği gibi düzenlenmesi zaman isteyen bir istihsal hayatıyla geçinmeye başladı.Kısacası, büyük müstehliklerin şehri, küçük müstahsilin şehri oldu. Yarınki İstanbul, bu isthsalin şartlarına, şekillerine bağlıdır."(B.s.149).
"Bu terkibin arkasında müslümanlık ve imparatorluk müessesesi bu iki mihveri de kendi zaruretlerinin çarkında döndüren bir iktisadî şartlar bütünü vardı."(B.s.150).
"Bir yandan iktisadi şartların değişmesi, öbür yandan bu zevkin kalmaması, dışardan gelen bir yığın yeni modanın ve hasretin her gün bizi birbirimizden ayırması..."(B.s.157).
Tanpınar'ın Osmanlı İmparatorluğunda servet birikiminin Batıda görüldüğü gibi gerçekleşmediğini açıklarken şunları söylemesi de ilgi çekici: "Ölen veya öldürülen devlet adamlarının mallarına el koyma usulü yüzünden servet bir türlü toplanamıyordu." (B.s.196). Bu açıklama, Engels'in şu sözlerine şaşılacak derecede uygun düşüyor:"Gerçekten de, tıpkı bütün öteki doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist toplumla uzlaşmayacak bir şeydir. Çünkü, elde edilen artık-değeri, zorba-valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır.Burada, burjuva mülkiyetinin ilk temel şartının, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunmasının söz konusu olmadığını görüyoruz."(Neue Zeit'de 1890'da yayınlanan "Das Auswartige Politik des russichen Zarentum" adlı makaleden). Bu arada, Osmanlı İmparatorluğun'da mal ve mülkün en sonunda, zorba- valiler ve gözü doymaz paşalar tarafından değil merkezi yönetim tarafından alındığını belitmek gerekir. Engels, temel bir olguya doğru olarak gözlediği halde ayrıntıda yanılmış.
Batı İle Doğu'nun Temel Farkı
I
Tanpınar, Batı ile Doğu arasındaki farkın temellerine inmeye, bu farkın en genel belirlenimlerini (determinasyonlarını) bulmaya da çalışmış."Şark ile Garp Arasında Görülen Esaslı Farklar" adlı yazısı bu açıdan ilgi çekici (M.s.132). Yazar iki medeniyet arasındaki genel ve temel farkı, bizde eskiden beri yapıldığı gibi zihniyetin özdeş olmayışına, doğunun tembelliğine ve boyun eğişine; batının çalışkanlığına ve atılganlığına bağlamıyor.
Daha doğrusu, bunların birer sonuç olduğunu biliyor ve altlarındaki belirleyici nedenlere inmeye çalışıyor.Tanpınar'ın ana görüşlerini açıklaması ve eserinin anlaşılması bakımından bir çeşit anahtar ödevi gördüğü için bu yazı çok önemli.
Yazar, Batı ile Doğu arasındaki farkı, insanın dış dünya karşısındaki tavrı ve faaliyeti; bu dünyayı değişikliğe uğratış tarzı açısından yani maddî (ekonomik) ilişkiler açısından ele alıyor. "Eşyaya tasarruf ediş"(bu sözü kullanan Tanpınar'dır) tarzının, bu iki medeniyet arasındaki farkı açıkladığını söylüyor. Tanpınar'a göre, "denebilir ki, Şark eşyaya ancak umumî şekilde tasarruf eder. Hattâ bazan onu tabiattan sanki ödünç alır." Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Tanpınar için, insan oğlunun, dünyayı kendinin malı haline getirmesi, ona tasarruf etmesi ve bu amacı sağlamak için gösterdiği etkinlik, yani ekonomik çaba harcadığı emek; kısacası, insanoğlunun "pratik"i, büyük önem taşıyor.Böylece, Tanpınar'ın, ünlü "praksis" kavramına ilkel ve bulanık bir şekilde de olsa yaklaştığını görüyoruz. Tanpınar, özne nesne arasında "tasarruf" ediş yani praksis açısından mevcut olan farkı, iki uygarlık (Batı ve Doğu arasındaki fark olarak görüyor. Doğu, bu praksis açısından geri kalmış, oysa Batı çok gelişmiş ve hem ayrıntılara giren, hem de derine inen bir tasarruf tarzına ulaşmış.Tanpınar, sosyal ve tarihi gelişimi, parksisin gelişme aşamalarına bağlı olarak açıklayan bilimsel görüşe yaklaşıyor. Edebiyat alanında, insanî dünyaya (insanın duygu ve düşünce dünyasına) tasarruf edişte, ayrıntıya ve derine inmeyişin sonucu olarak, Doğu ve Batı hikâyeciliği (ve genellikle roman) arasında köklü bir fark olduğunu söyleyerek iki medeniyet çeşidiyle ilgili genel düşüncelerini özel bir alana yani edebiyata da uyguluyor.
Tanpınar'a göre insanî dünyaya derinlemesine tasarruf edemeyen Doğu, zaman ve mekândan sıyrılan; ayrıntıya ve somuta inemeyen bir hikâye (aynı zamanda roman-eğer Doğu'da roman söz konusuysa) ortaya koymakla yetinmiştir.(Bu görüşü, yüzyıllarca önce Japonya'da yazılmış ve roman türünün ilk örneği olarak kabul edilen "Prens Genji"; "Makamat";"Binbir Gece Masalları" gibi yakın-doğu ürünleri; "Satyricon" gibi lâtin klâsikleri ve çok daha yeni olmasına rağmen bizdeki "Hikâye-î Tayyarzâde" ya da "Muhayyelât" gibi eserlerle karşılaştırarak irdelemek gerekir). Batı ise tasarruf tarzının farklı oluşundan ötürü, somuta inen, ayrıntıya önem veren, tek tek varlıkların yani tikelin üzerinde duran, kişinin bilincinde ve içebakış yönetiminde kaynağını bulan hikâye türüne (ve tabii romana) ulaşmıştır.Tanpınar'ın ileri sürdüğü görüşün doğruluğu üzerinde tartışılsa bile(üstelik bu görüş, kapsayıcı ve eleştirici bir araştırma yapılmadıkça, ilk ağızda doğru görünmektedir), genel düşünceleri ile özel bir hakkındaki ileri-sürüşleri arasında, bizde pek rastlanmayan mantıki bir ilke-sonuç ilişkisi kurmuş olduğunu kabul etmek gerekir.
Çatışma ve Aşama
"Ne şarka, ne garba, ne falana feşmekâna bağlıyım; bize bağlıyım" Mâhur Beste, Ülkü Mecmuası (17, tefrika).
İki ayrı dünyanın yani Batı ile Doğu'nun, yeni ile eskinin çatıştığı yerde, bunlardan sadece birini seçerek çözüm yolu bulunacağına inanmıyor Tanpınar. Yeni bir yaşama tarzının, dolgun ve anlamlı bir hayatın, sadece geçmişe ve değerlerine dönüşle ya da sadece yeninin yüzeyinde kalan bir taklitle değil, ekonomik ve sosyal şartların köklü bir değişime uğratılmasıyla; manevi dünyanın va kültürün, eski ve yeni unsurları kapsayan bir senteze ulaştırılmasıyla mümkün olacağını ileri sürüyor. Bu, Tanpınar'ın üzerinde önemle durduğu ve çeşitli şekillerde dile getirdiği "aşma" (Almanca: Aufhebung, Fransızca: dépassement) fikridir.Yani, ister ekonomik ve sosyal hayatta, ister fert ve kültür dünyasında olsun, gerçek yeniliğin, ancak eskiye dayanarak, onu hem olumsuzlayıp (inkâr edip) hem içinde eriterek yüksek bir düzeye çıkarması şartıyla, yani diyalektik bir süreçle gerçekleşebileceğini düşünüyor. Bundan ötürü, Tanpınar, eskiyi sadece bozan ve onu aşmadan aldatıcı ve yalınkat yenilikler getirmeye yönelen çabaları şu sözleriyle haklı olarak eleştiriyor: "Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar. "(H.s.172). Ama yukarda belirtmeye çalıştığım gibi, Tanpınar, sadece eskinin içinde kalmıyor; onun yaratıcı unsurlarının daha yüksek bir düzeye nasıl çıkarılacağını, nasıl yaşatılabileceğini araştırırken şöyle diyor:
"Ben bir çöküşün esteti değilim. Belki bu çöküşte yaşayan şeyler araştırıyorum. Onları değerlendiriyorum."(H.s.156)
"Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım. Bu hüviyeti her millet mazisinden alıyor."(H.s.155)
Toplum karşısında ferdin ayrı düşüşü üzerinde durduktan sonra bu ferdin gerçek kimliğini kazanmasını sağlayacak yolu da Tanpınar şöyle açıklıyor: "Bunlar, sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bizi kendimizi inkâra değil, şartları değiştirmeye götürmelidir."(H.s.39).
Sınıf Sorunu
I
Ekonomik ve sosoyal şartlara verdiği öneme, maddeci bir tarih ve kültür felsefesine yaklaşmasına rağmen, Tanpınar'ın tam anlamıyla bilimsel bir görüşe ulaştığı; düşüncesiyle, duygu dünyası ve sanatı arasında sağlam bir tutarlılık bulunduğu söylenemez. Bunun belli başlı nedenlerinden biri, Tanpınar'ın iyice yaklaştığı tarih ve toplum felsefesini gerektiği gibi derinleştirip geliştirememesidir. Bu eksiklik, Tanpınar'ın en genel felsefi görüşleri ile (ilerde göreceğiz), tarih, toplum ve estetik alanındaki görüşleri arasında organik bağın ve sağlam bir mantık birliğinin ortaya çıkmasını engellemiştir.
Ama bu kusur,Tanpınar'ın başarılı romanlar yazmasına (özellikle "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" gibi) engel olmamıştır. Bilimsel bir dünya görüşü, şüphesiz ki, sanatçının yaratışında, olumlu sonuçlar almasını sağlayan önemli etkenlerden biridir. Ama bilimsel görüşten yoksun olan bir sanatçının mutlaka kötü eserler vereceği söylenemez (bunun klâsik örneği, gelmiş geçmiş en büyük romancılar arasından yer alan "Katolik", "Kralcı" ve gerici Balzac'tır. Toplum olayları hakkında bilimsel ve berrak bir düşüncesi olmayan Proust'u, Joyce'u, Kafka'yı, Musil'i ve çağdaş Batı dünyasının birçok ünlü romancısını da bu arada sayabiliriz.) Benim burada üzerinde durmak istediğim nokta, Tanpınar'ın üretim kavramına önem verdiği halde, "üretim tarzı" kavramına yaklaşamaması ve toplum kavramı üzerinde durduğu halde, "sınıf" kavramına ulaşamamasıdır. Tanpınar'ın böyle bir "kavram derinleştirmesini ve inceltmesini" başaramayışının nedenlerini, kişisel özelliklerinden çok, içine düşmüş olduğu siyasi çevrede ve resmi ideolojinin zorlayıcı etkenlerinde aramak gerektiğini sanıyorum. Ama durum ne olursa olsun, sonuç değişmiyor. Üretim kavramına çok yaklaştığı halde, Tanpınar, genel "ekonomik şartlar" kavramından, global ve soyut "üretim" fikrinden kurtulamıyor. Bu kavramların altında yatan ve onları soyutluktan kurtarak özel gerçeklerin anlaşılmasını sağlayacak olan "üretim tarzı" kavramına ulaşamıyor. Aynı şekilde, toplumu sınıflar ve çatışmalar olarak değil, genel ve soyut bir "imparatorluk", bir "devlet" ya da bir "millet" olarak görünüyor. Tanpınar'ın böylece "ortada" kalışı, onun romanlarında, dozları farklı olmakla birlikte, hemen her zaman kaynaşmış halde bulunan "kaçış" ve "mizah" (güldürmeyi değil, eleştirmeyi ve düşündürmeyi amaç edinen mizah) unsurlarının varlığını açıklayabilir. Tanpınar, sınıf sorununu göremediği için temel varlık felsefesinin (Tanpınar'ın varlık felsefesi tabiatçı bir panteizmdir) gerektirdiği bütün iyimserliğe rağmen, toplum gerçekleri karşısında tam anlamıyla savaşkan ve devrimci bir tavır benimseyememiş; Batıda, romantiklerde ya da çağdaş romancılarda görülen bir "öznelllik" (sübjektivite) ve "kaçış" edebiyatına yönelmiştir. Ama yine romantiklerde ve Batılı çağdaş romancılarda (Kafka, Joyce, Musil) görüldüğü gibi, etkil bir mizah ve eleştirmeyi de gerçekleştirmekten geri kalmamıştır. (Bu özellik, yazarın belki de en başarılı eseri olan "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nde açıkça ortaya çıkar. Fransızların çok sevdikleri ve sık sık kullandıkları külyutmazlık-lucidité- kavramı açısından ve ayrıca resmi ideolojinin ötesine geçip, kendinin bilincine ulaşmak, dünyaya mizah duygusu açısından bakma ve eleştirme konusunda Tanpınar kadar başarı göstermiş Türk yazarlarının sayısı iki ya da üçü gezmez.)
II
Ne var ki, Tanpınar'ın sınıf sorunu diye bir şey bilmediğini söylemek de pek doğru değil. Sadece yazarımızın, bu kavramı, fikir sanat dünyasına temel taşı yapacak kadar geliştirmemiş olduğunu ileri sürebiliriz. Nitekim, "Bizde Roman" adlı yazısında, Tanpınar, herhalde, tam anlamıyla sosyal ve felsefi bir konuya dokunmak zorunda kaldığı için olacak, "sınıf" kavramını kullanmak uyanıklığını gösterek şöyle diyor: "Benim görebildiğim ikinci mesele, sınıf meselesidir. Bizde sınıfların vazıh ve kat'î şekilde mevcut olmaması, münevveri ayrı bir sınıf haline getirmektedir ki, Türk romancısı muayyen bir hayat adamı olamıyor, sadece fikirlerle yaşıyor. Ve bu bizde pek fazla olmadığı için umumî hayata istikamet veren fikirlerin içinde kalıyor. Meşrutiyet'den beri edebiyat, umumî hayatın peşindedir; halbuki başka memleketlerde umumî hayat, edebiyatı güçlükle takip eder."(M.s.39). Tanpınar, geniş kültürü ve derin sezgisiyle, bizde sınıfların (özellikle geçmişte) taşıdığı ayırt edici vasıfları çok iyi görmüş. Sınıfların"vazıh" (açık)ve "katî (kesin) bir şekilde mevcut olmamasının ve bu durumdan ötürü özellikle yazarın ve genellikle aydının ne idüğü belirsiz bir zümre halinde kalmasının üzerinde hakıl olarak duruyor. Geleneksel Anadolu-Türk toplumunda sınıfların alışkanlığını (seyyaliyeti) ve bundan ötürü birbirleriyle ölüm kalım savaşına girişmemesini, başka bir yerde açıklayıp geliştirmeye çalışmıştım. (Bkz. Felsefe El Kitabı, V. Bölüm, Gerçek Yayınevi). Bu durum, genellikle aydının ve özellikle yazarın (aynı zamanda romancının) belli bir taraf tutup, belli bir dünya görüşünü sonuna kadar yaşayan ve savunan bir "fert" olmasını önlemiştir (hiç olmazsa son zamanlara kadar).
Bundan ötürü, bizde yazar, kendi özel fikirlerinin değil "umumî hayatın" yani toplumda geçerli olan hayatın ve bu hayatın taşıdığı yaygın fikirlerin (başka bir deyişle, üzerinde önemle durduğumuz "ideoloji"nin) izleyicisi olmuş; bu kısıtlayıcı çerçeveyi kırıp peşinden gidilecek bir fikir ve duygu dünyası kuramamıştır. Bu iddia, felsefe alanında olduğu gibi sanat ve edebiyatta da genel olarak geçerlidir. Birkaç istisnanın bulunması, bu genel yargının yanlış olduğunu göstermez.
Kaçış Sorunu
I
Tanpınar'ın belli bir anlamda ve belli bir dereceye kadar "kaçış" edebiyatı yaptığını söylerken, bu kavramın taşıdığı klâsik anlamda, somut hayatı tamamen olumsuzluyan, soyut bir dünyaya (meselâ tek başına ele alınmış bir geçmişe, havada kalan bir hayal âlemine, gerçekleşmeyecek bir ütopyaya ya da bir mitosa) yöneldiğini söylemek istemiyorum. Tanpınar, somut duygusunu hiçbir zaman kaybetmeyen, hayata ve insana inanan, geleceğe güvenle bakan bir yazar. Yahya Kemal'in, "insan, insanın ufkudur" sözünü sık sık tekrarlamaktan hoşlanır. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya edebiyatında genellikle ortaya çıkan umutsuzluğa belirttikten sonra şöyle diyor: "Halbuki insan, insanla yaşar. Onu görür, onu arar, onda ve onunla kendini bulur. Hakikî ve biricik ufku -büyük şairimizin, Yahya Kemal'in dediği gibi-yine insandır. İnsanın kalbinde ümidin ağacını kesmeye kimsenin hakkı yoktur. Ölüm bile bunu yapamaz." (M.s.44). Tanpınar'ın üzerinde önemle durduğu ve mutlak bir öznellikten sıyrılmak için kullandığını sandığım "insan, insanın ufkudur" sözü, ünlü bir Fransızın "insan, insanın geleceğidir" (I'homme est I'homme) sözünü hatılattı bana. Bu noktaya gelince, Tanpınar'daki "kaçış"ın ayırt edici özelliği üzerinde durmak ve bunu açıklamak gerekir. Bence, Tanpınar'ın "kaçış"ını genel fikir plânında değil, estetik plânda, yani dünyayı güzellik açısından gören ve bu görüşe sığınan; "hayal" ve "rüya"nın estetik değerine yönelen; mizah ve eleştirmenin yanı sıra, bu değeri de, günlük hayatın yabancılaşmış ve insanlık-dışı gerçeklerinin karşısına çıkaran tavırda aramak gerekir. Burada söz konusu olunca kapsayıcı bir kaçış değil, sınırlı bir sığınmadır.(3)
Tanpınar, sanat alanında "hayal" ve "rüya" üzerinde temellenen aşırı estetik düşkünlüğü (estetizm) ve bunun doğurduğu "kaçış", hem fikir hem de sanat plânında gerçekleştirdiği "mizah" ve "eleştirme" ile dengelemiş, bunlar arasında hem çelişme hem eşitlik kurmuş bir yazardır. Geniş bir hayal ve duygu dünyasına yönelme (estetik değeri yüceltme) ve aynı zamanda mizah hem de eleştirme aracılığı ile dünyanın karşısında, "kaçış"ın tam tersi olan bir tavır alma, özellikle "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nde en olgun örneğine ulaşır.
II
Tanpınar'daki "kaçış"ın edebiyat alanında dile gelişinin özel biçimi (formu), hem Türk fikir hayatında hem de sanatında yüzyıllardan beri örneklerini gördüğümüz kökleşmiş bir belirlenmedir; yani "mazmunculuk"tur. Bizde, manevî dünyanın yabancılaşması, içi boşalmış ve soyut fikir ya da imgeler (hayaller) çevresinde omut dünyanın toplanıp özetlenmesi; somut dünyanın sınırsız gerekliliğinin yerine soyut merkezlerin geçmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu manevî yabancılaşmanın en güzel örneği, divan edebiyatıdır. Ne var ki, tarihin ve sosyal hayatın getirdiği bu öldürücü ve kurutucu ağırlıktan, çağdaş edebiyatımızın ve bu arada Tanpınar gibi yazarın bile kurtulamadığını görüyoruz. Fikir plânında ele alındığı zaman, bugün, "ilericilik"in bile, hayatın gerçekliğine değinmeyen, soyutlanmış, kendi içine kapanmış ve soyut gerçeğin yerine geçmiş bir "kristalleşme" olduğu ileri sürülebilir. Tanpınar'daki "mazmunlaşma"ya gelince, bu olayın, tıpkı divan edebiyatında görüldüğü ve daha sonra da süregeldiği gibi, belli bir takım imge, kavram ve kelimeler çevresinde bir çeşit "donup kalma olduğunu görüyoruz. Tanpınar bütün yazılarında hemen iki üç sayfada bir geçen "altın", yine sık sık kullandığı "mücevher", "macera", "saltanat", "billûr", "tılsım", "meyva" ve "rüya" kelimeleri çevresinde tam bir mazmun dünyası kurmuştur. (H.s. 74,101,104,106,164,166,168,169). Bunlara "masal", "iklim", "bahçe", "hülya", "zaman", "gümüş", "sedef" ve benzerlerini de eklemek gerekir.
Böyle bir dünyaya ihtiyacı olmadığı halde Tanpınar'ın, "mazmunculuk" gereksiz bir "kuyumculuk" ve "üslûpçuluk" çapasına kapılması; bıktırıcı ve "dekadan" bir edebiyat yapması (tabiî yer yer), Ahmet Haşim'in ve Yahya Kemal'in bu konudaki kötü etkisiyle açıklanabilir. "Bu konudaki" dedim; çünkü, Ahmet Hâşim'i bir yana bırakırsak da, Yahya Kemal'in, Tanpınar üzerinde, geleneksel kültürle ve birikimle hesaplaşma, bu kültür birikimi aşma konusunda olumlu bir etkisi olduğunu da unutmamak gerekir. Nitekim, Tanpınar, geleneğin ve birikimin getirdiği gerçeklerle "hesaplaşmaksızın" soyut bir şekilde kaynağa dönülerek gerçek bir edebiyatın yapılabileceğini ileri süren Ziya Gökalp'ın değil, böyle bir şeyin olamayacağını sınırlı ve eksik bir şekil de olsa savunan Yahya Kemal'in yolundan yürümüştür. Tanpınar'daki tarih duygusu ve aşma fikri, şüphesiz ki, başka kaynakların yanı sıra, büyük ölçüde Yahya Kemal'den gelir ve olumlu bir etkidir. (Türk şiirinin hem muhteva hem de biçim bakımından taşıdığı bütün zenginliği kendi sanatında eritmeye çalışan ve ancak bu işin üstesinden gelindiği zaman orijinal olunabilineceğini çok iyi bilen Nâzım Hikmet, aynı sorunu bambaşka bir planda ve kökten çözmüştür.)
Tanpınar, belki da çok derinden duymadığı ve tam anlamıyla benimseyemediği için, "kaçış" çabasında "mazmunculuğa" düşmüştür. Bu sanatçı olarak Tanpınar'ın en zayıf yanıdır. Buna karşılık, belli kelimelere takılmadığı, yapmacık bir üslûp ve mazmun çevresi içinde kalmadığı zaman, Tanpınar'ın tarih ve toplum gerçeklerini derin bir duyarlılıkla algılandığını ve etkili bir şekilde canlandırıldığını görüyoruz. Tanpınar mazmunculuğa düşmediği zaman, ister geçmişi, ister onun bir uzantısı olduğunu çok iyi bildiği bugünü mizah ve eleştime açısından ele aldığı zaman ne kadar başarılıysa, estetik bir nesne olarak ele aldığı zamanda da ölçüde başarılıdır. ("Mizah" ve "eleştirme" unsurlarının Tanpınar'daki önemin ve rolünü, bu notların daha ilerki bölümlerinde ve genellikle "romanda, kişinin sahih-authentique-bir dünyayı araştırması" sorununda; yani modern anlamıyla romanın özünü meydana getiren belirlenmenin incelenmesinde ele almak gerekir. Başka bir deyişle, Lukacs ve Lucien Goldmann'ın araştırmaları açısından, yani roman teorisi ve sosyolojisi açısından genellikle Türk romanın ve özellikle Tanpınar'ın romanlarının analizine girişmek zorunludur.)
Bazı Temel Felsefe Sorunları
I
"İnsan ve cemiyet değişmediği için felsefe ve dünya görüşü değişmez". Edebiyat Üzerine Makaleler, s.50.
Tanpınar, tarih ve toplum konusunda, maddeci, yani ekonomik şartların önceliğini ve belirleyiciliğini kabul eden bir görüşe açıkça yaklaşıyor. Ama, en genel felsefe görüşlerinde, yani varlıkla ilintili sorunlarında, "tabiatçı bir panteizm" anlayışında ileri geçemiyor. Btün varlıkların birliği ve tek bir kaynaktan türemiş olması görüşü, Tanpınar'da, "güneş" sembolünde dile gelir. Yazar, bunu Beş Şehir adlı kitabında ve başka yazılarında sık sık anlatır. Huzur'da şöyle diyor: "ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında ergeç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki, bana inan, ben her muzicenin kaynağıyım, her şey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarınadan tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olmaz. Ben şarabın neşesive balın tadıyım." (S.26). Bu tabiatçı yani natüralist panteizm görüşü, Tanpınar'ın üzerinde önemle durduğu kadın-erkek ilişkisinde ya da başka bir deyişle aşkta da kendini gösterir. Kadın- erkek, köklü bir birliğin daha sonradan ayrılmış parçaları gibidir. Tanpınar'ın panteizmi, ruhçu ve kötümser yanı ağır basan bir panteizm değildir; aydınlık ve iyimser bir panteizmdir.(H.s.128). Aynı zamanda cinsel bir özellik taşıyan bu panteizmi, Tanpınar başka bir yerde şöyle dile getiriyor: "onun için , sevgilisine en doyduğu zamanlarda bile yine ona aç görünür, düşüncesi ondan bir lâhza ayrılmaz, ona gömülmedikçe tamamlığına ererdi." (H.s.148). Bu düşünceler, ünlü İngiliz romancısı D. H.Lawrence'ın, görüşlerini hatırlatıyor. Nitekim birkaç sayfa sonra Tanpınar'ın Lawrence'tan üstü kapalı olarak söz etmek istediğini sanıyorum: "O da, asrımızın büyük romancılarından gibi, bir kadına dayandığı zaman yaşadığını duymaya başlamıştı." (H.s.152). Böylece Tanpınar'ın temel görüşlerini özetleyecek bir noktaya gelmiş oluyoruz. Tanpınar, Spinoza'da olduğu gibi, maddeci bir felsefe şeklinde yorumlanması mümkün olan tabiatçı (yani tanrı fikrinden yoksun), cinsel yanı ağır basın aydınlık ve iyimser (günah fikrinden ve bedenin hor görülmesinden uzak) bir varlık görüşünü, güler yüzlü ve insanî bir panteizmi benimsemiş. Bu onun en genel görüşüdür, yani temel felsefesidir. Tarih ve toplum alanında ise daha önce açıkladığımız gibi maddeci felsefeye hayli yaklaşıyor. Sanat konularında ise bu çeşitli görüşler arasında dolaşıyor ve kimi zaman tam tutarsızlığa düşmesine yol açan bir estetik düşkünlüğüne, mazmunculuğa, üslûpçuluğa kapılıyor. Ama çeşitli eserlerinde, bu görüşlerin ve tutarsızlığın, farklı ölçülerde kendini gösterdiğini unutmamak gerekir. Meselâ bu açıdan ele alındığı zaman "Huzur" ile "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" arasında, tutarlılığa doğru, ikinci eser lehinde büyük bir ilerleme olduğu açıkça görülür. Bütün tutarsızlıklarına rağmen, özetlemek gerekirse, Tanpınar'ın, felsefî idealizmden, bağnaz dinî düşünceden, tepeden inmeci ve otoriter siyasi görüşlerden her zaman uzak kalmasını bilmiş bir yazar olduğu söylenebilir.
Roman ve Bazı Teorik Sorunlar
I
Tanpınar, romancı olarak, insan-insan ve insan-eşya ilişkilerinde ortak bir anlamın bulunduğuna inanıyor. Yani çağdaş Batı romanında Proust ve Kafka'dan bu yana ortaya çıkan bir sorun, Tanpınar için tam anlamıyla söz konusu değil, Bu sorun, insan-insan ilişkisinin, manevî değerlerin ve insan-eşya ilişkisini anlamını kaybetmesi; kavramların, duyguların, durumların ve ilişkilerin ortak anlamdan yoksunlaşması sorunudur.
Özellikle son yılların Fransız romanında apaçık ortaya çıkan bu sorun (Robbe-Grillet, Sarraute, Butor, vb. yani "anti-roman" ya da "roman objectal" akımı), bizde pek söz konusu olmamış (bunun özel nedenleri vardır) ve ancak son onbeş yıl içinde derine inemeyen bazı taklit ve özentilere yol açmıştır. Tanpınar için de, "anlam kaybı" sorunun tam anlamıyla söz konusu olmadığını söyledim. Ama Tanpınar'ın "anlam"ının, hazır sunulmuş ve dolaysız (immédiate) bir anlam olduğunu ileri süremeyiz. Tanpınar için ortak insanî anlam, günlük hayatın bir verisi değildir; gizli ve olabilirlik 'imkân) halinde bir anlamdır. Bu anlamın araştırılması, ele geçirilmesi ve belkide yaratılması zorunludur. (Tanpınar'ın umutlu bir yazar oluşu, bu sorun karşısındaki özel tavrında da kendini gösterir). Tanpınar'ı yukarda sözünü ettiğimiz yazarlardan ve akımlardan ayıran özellik, anlamın tamamen kaybolduğuna ya da bulunamayacağına inanmayışıdır. Bu tutumun, romancı tarafından kullanılan teknikleri belirlemesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Nitekim dış dünyaya oranla özenin ağır bastığı roman türünden kullanılan teknikleri (iç monolog, geriye dönüş gibi) uyguladığı halde, Tanpınar ortak dış dünyanın hemen tamamen ortadan kalktığı ve buna paralel olarak öznenin de birliğini kaybederek sadece tek tek izlenimler haline girip, karşısındaki tek tek eşyanın "büyüsüne" kapıldığı roman türündeki (yani "roman objectal") salt nesnel tasvir tekniği kullanmaz. Başka bir deyişle, Tanpınar'ın eserlerinde, ortak insanî anlamını tamamen kaybetmiş bir dünyayı birbirinden kopuk tek tek nesneleri dolaysız varlıkları içinde vermek amacını güden tasvir metoduna rastlamayız. Tanpınar gibi, roman sanatı konusunda geniş bilgi edinmiş ve derin düşünmüş bir yazarda, muhteva ile muhtevanın sunuluş tarzı arkasında uygunluk olması tabiidir. Tanpınar'ın hem nesneye, hem özneye yönelen ve nüanslarla ayrıntıları yakalayan tekniği, arasında "anlam"ın bulunduğuna inandığı gerçekleri ve varlıkları canlandırmaya yönelen bir tekniktir. Başka bir deyişle, çağdaş Batı romanı açısından ele alınınca, Tanpınar'ın, bu romanın geçirdiği serüveni Proust düzeyine kadar izlediği görülür. Nitekim Tanpınar, büyük hayranlık duyduğu bu romancıyı örnek almak istemiştir.
II
Tanpınar, duygu ve düşünce dünyasının irdelenip canlandırılmasında usta olduğu gibi, dış gerçeklerin dile getirilmesinde de başarılı. Romanın, tamamen "psikolojik" gerçekleri dile getirdiği, ya da her şeyden önce özne üzerinde duran bir roman olduğu söylenemez. Tanpınar'da "dışa dönük gerçekçilik" diye adlandırabileceğimiz anlayışın başarılı örneklerine sık sık rastlanır. Bununla birlikte onun romanını, tarihi roman türüne de töre romanı türüne de sokamayız. Kimi zaman, gerçek kişileri romanlaştırılmış tarzda canlandırdığı halde, "anahtarlı roman" (roman á clés) yazdığını da söyleyemeyiz. Öte yandan, kahramanın dünya karşısında gösterdiği tutumun gelişmesini ve eğitilerek olgunlaşmasını dile getiren "Bildungsroman"dan tam anlamıyla uzak olduğu da ileri sürülemez. Eserlerinde gerçek-dışı unsurların ve hayalin bastığı gözönünüde tutulursa, "fantastik roman" türüne yaklaştığını iddia etmek imkânsız değildir. Fikir yanı her zaman ağır bastığı ve belirli görüşlerini eserlerinde ustaca ileri sürdüğü bir gerçektir ve bundan ötürü tezli roman yazdığı söylense pek yanlış olmaz. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, Tanpınar'ın her şeyden önce, bilinç, düşünce ve duygu hayatını dile getirmek isteyen bir romancı olduğunu kesinlikle ileri sürerek, bir "zihin romanı" ya da "fikir romanı" (ingiliz deyişiyle "novel of ideas") ortaya komak amacını güttüğünü ve bunu gerçekleştirdiğini söylememiz daha doğru olur. Nitekim gerçekleştirmek istediği bu romanı kendisi "iç roman" diye adlandırmıştır ve bu bizde pek az denenmiş pek az başarılı olmuş roman türüdür. Bu temel düşünce ve amaç çevresinde, Tanpınar'ın romanda "olayın önemsizliği", fert olmanın ve içe bakış metodunun rolü", bizde, "dışa dönük gerçekliğin yeterince başarılı olmayışı", "Anadolucu roman ve sığ gerçekçilik", "romanın dışardan gelmesi ve iç evrimin ürünü olmaması", "Batıyı taklit", "Kadınsız toplum ve roman", "Sosyal hayattaki durgunluk ve genellikle hikâye türünün derinleşmeyişi", "dilin imkânları ve roman",vb. gibi konularda ilgi çekici düşünceler ileri sürdüğü görülüyor. Bunlar, teorik plânda ve Tanpınar'ın romanlardaki gerçekleşme dereceleri ile ilişki haline getirilerek incelenebilir. Ne var ki, böyle bir inceleme, yazar hakkında, bu Notlar'ın çerçevesini aşan daha geniş bir çalışmanın yapılmasını gerekli kılar.
NOTLAR 1)"ideoloji" deyince tarih ve toplum hakkında ileri sürülen, kitaplarda kalmayıp yaygınlaşarak günlük ve somut bir gerçek haline gelen, kişilerin bilincine yerleşen ve onların dünya görüşüyle duygu hayatını şu ya da bu biçime sokan, belirleyen, ama bilimsel olmayan bütün görüşleri, kast ediyorum. Sözgelimi, ülkemizde, yüzelli yıldır geçerli ve yaygın olan ideoloji, idealist bir dünya görüşüne dayanır (zaten, ideolojilerin temel özelliği idealist bir felsefe üzerinde temellenmesidir).Bu görüş toplumumuzun içinde bulunduğu bu bunalıma "ahlâk" ın ya da "eğtimin" daha iyi getirilmesiyle çözüm yolu bulunacağını ileri sürer. Ya da dini taassup ortadan kalktığı zaman çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacağımızı savunur. Ama dini taassubun ortadan kalkmasının yani "laiklik"in gerçekleşmesinin ekonomik şartlardaki köklü bir değişiklikle değil, fikir, hukuk ve idare plânında gerçekleştirelecek tedbirle sağlanabileceğini söyler.Laikliğin gerçekleşmesi, şüphesiz ki, toplumun ileriye dönük gelişmesinde aşılması zorunlu bir uğraktır. İdeolojik görüş, laikliğin (aynı zamanda ahlâkın, eğitimin, vb.) üzerinde dururken, bu açıdan, haklıdır; ama, laikliğin sadece fikir planında, yani ekonomik şartlara dokunulmadan gerçekleşeceğini ileri sürerken haksızdır. Kısmî bir hakikat üzerinde ısrar edilirse, yanılmaya düşmek ve düşürmek kaçınılmaz bir sonuçtur. Laikliğin, ahlâkın ya da eğitimin önemi, ancak, bütünsel (totale) bir görüşle, yani tarih, ekonomi ve toplum gerçeklerinin organik birliği içinde ele alınırsa bilimsel bir değer taşır. Demek ki ideoloji, tarih ve toplum konusunda ileri sürülen bütün görüşleri kapsayan bir kavram değil, bu konudaki bilimsel olmayan bütün görüşleri kapsayan bir kavramdır.Buna karşılık, tarih ve topluma ilişkin hiçbir bilimsel görüş (aslında, bu konuda bir tek bilimsel görüş vardır), ideloji değildir. "Tanpınar üzerine notlar" okunurken bu ayrımın önemle gözönünde tutulması gerekir.
2) Huzur "H" Edebiyat Üzerine Makaleler "M", Beş Şehir "B", Saatleri Ayarlama Enstitüsü "S" olarak gösterildi.
3) Bundan ötürü, somut dünyanın yerine, bu dünyanın tek başına ele alınmış bir parçasını veya tamamen hayal gücüne dayanan ve gerçekleşmesi imkânsız bir gerçeği koymaya çalışan kaçış çabaları ile, Tanpınar'ın "kaçış"ı arasında büyük bir fark vardır. Sözgelimi, özellikle çağdaş edebiyatta görüldüğü gibi, somut dünyanın vazgeçilmez bir parçası olan erotizm'i ya da cinsel hayatı, bu dünyanın tümü ve biricik anlamı gibi ortaya koymaya çalışan eğilimler (Henry Miller'de vb. görüldüğü gibi); insanın duygu dünyasının bir parçasını dile getiren serüven ve şiddet yoluyla egemenlik kurma gibi duyguları, biricik hakikat olarak kabul eden edebiyat anlayışları (Hemingway'in serüven düşkünlüğü ya da avcılığı); dış gerçeği parçalayıp eriterek bütün ortak insani anlamları yok eden bir özn
Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine Haftaya Bakış, 22-28 Mart 1987
Ahmet Taner Kışlalı
— Kaç dilde, kaç kitabınız yayımlandı? — 36 dilde, zannediyorum 183 kitap oldu. İnce Memed dünyada 3 milyondan fazla basıldı. Yalnız Almanyadaki son baskısı 150 bin. Norveçte, Danimarkada, Fransada okul kitaplarına aldılar. Avrupa Konseyinin girişimiyle, bütün konsey üyesi ülkelerde ders kitaplarına alınacakmış. — Ya Türkiye’de? — Sizin zamanınızda okul kitaplarına girmişti, şimdi devam ediyor. — İnce Memed’in uluslararası düzeyde, bu ölçüde ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz? — Bunu ben de merak ediyorum. Örneğin Fransadaki başarıyı anlıyorum da, İskandinavyadakini anlayamıyorum. İskandinavya, kitaplarımın en çok satıldığı, en çok sevildiğim yer. Bizde 40 derece sıcak, onlarda 40 derece soğuk. Ayrı bir insan kültürü, ayrı bir insan tipi olması lazım... Ama biz 2 bin yıl önceki klasikleri de anlıyor ve seviyoruz. Shakespeare’i düşünelim. Boyuna aristokratları, kralları yazmış. Bugün götürün Othelloyu Anadoluya, yıllarca oynar. Nasıl oluyor? İnsanoğlunun bütün insanlarda ortak olan bir yanı var. Onu bulduğun zaman, herkese hitap edebiliyorsun. — Nasıl doğdu İnce Memed? — Benim çocukluğum eşkıyalığın içinde geçti. Dayım en büyük eşkıyalardan biriydi. 1936’lara kadar, 500 dolayında eşkıya vardı o çevrede. Bunlardan biri de, Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Beydi. Kurtuluş Savaşında Kadirliyi ilk örgütleyenlerden... İlk İnce Memed hikayesinde çakırdikeni diye bir diken var. Onu bana Remzi Bey anlattı. Remzi Beyle eşkıyalığın felsefesini yaptık. Amcamın oğlu Rıza da eşkıya oldu, dağda vuruldu. İlk romanımın İnce Memed olmasının nedeni bu. Başka türlü de olamazdı zaten. Bu kadar eşkıya tanımışım, akrabalarımdan eşkıyalar çıkmış, dağlarda 500’den fazla eşkıya var. Ondan sonra da, en büyük eşkıyalardan biriyle yıllarca konuşmuş, tartışmışım... — Yurtdışında çok önemli ödüller kazandınız, Nobel’e aday gösterildiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel konuğu oldunuz... Türk devleti de size ilgi gösterdi mi? — Türkiyede devletten bırakın ilgiyi, zarar görmediğim zaman neredeyse olmadı. Bir tek sıkıntısız pasaportu sizin döneminizde aldım. Ağırıma giden ne biliyor musunuz? Cino Del Duca ödülünün verilişi nedeniyle Pariste düzenlenen törene bütün büyükelçiler, önemli kişiler çağrılmıştı. 12 Eylül dönemiydi. “Eğer Türk büyükelçisi de davet edilmezse ben de bu törene katılmam,” dedim. Dayatınca çağırdılar. Ama büyükelçi gelmeyince rezil oldum tabii. UNESCO’daki Türk büyükelçisi bile gelmedi. — Peki bunun yorumunu nasıl yapıyorsunuz? Dünya çapında bu kadar büyük bir ilgi topluyorsunuz. Kendi ülkenizde halktan büyük saygı görüyorsunuz. Ama ülkeyi yönetenler çok farklı davranıyor. — Ben Türkiyede hiçbir dönemde demokrasinin var olduğuna inanmıyorum. Siz bakanken, İnce Memedin senaryosunu sansürden geçirmek için ne kadar uğraştığınızı biliyorum. Sonra Genelkurmaydan sansür kuruluna bir yazı geliyor ve tüm çabalarınız boşa gidiyor. Bu mu demokrasi? — Bu yalnızca bir demokrasi sorunu mu? Yoksa devleti yönetenlerin, devlete egemen olanların zihniyetleri sorunu mu? — Türkiyede politik bir düzey var. Bu düzey kimseyi dinlemez. Onun için ne yazarlık, ne sanatçılık, ne de kültür kutsallığı vardır. Azgelişmiş ülkenin politikacısı da ona göredir, aydını da. — Gene de, devleti yönetenlerin size bir Mitterrand veya bir Gorbaçov kadar ilgi göstermeleri gerekmez mi? — Bizim devlet adamlarıyla herhangi bir ilişki kurmak istemiyorum doğrusu. Benim elim varmaz Türk Dil Kurumunu kapatan insanlarla dostluk kurmaya, yahut selam vermeye... — Sinemalar kapanıyor, tiyatrolar zorlanıyor, okuyan az, müzikte bir yozlaşma başladı. Bu olumsuz değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz kültür bakanı olsaydınız ne yapardınız? — Ben bu durumda, akıllıca bir adam olduğum için kültür bakanı olmam. Ama bu durumun bize özgü olmadığı da bir gerçek. Koskoca Amerikaya bakın. Artık bir Faulkner, bir Hemingway, bir Caldwell yok. Fransada bir Sartre, bir Camus çıkmıyor, Sovyet romanı Cengiz Aytmatovların, Rasputinlerin sırtında gidiyor biraz. Bizde ise, Mustafa Kemal atılımının getirdiği hız kesildi. Bütün ülkeler açısından bir geçiş herhalde bu... — Kemalist atılımın hızı niçin kesildi? — Biz Hindistan gibi silahlı işgale uğramadık, ama kültür işgaline uğradık. 1880’lerden sonra Anadoluda müthiş bir Amerikan koleji salgını olmuştu. 200 yıldır Batıyı taklit ediyoruz. Maymundan insan çıkmaz. Bir milyon taklitçiden bir büyük şair çıkarsa, taklitçi olmayanlardan çok çıkar. Mustafa Kemal, kendine dönüşü bir yöntem olarak almış. Mustafa Kemal gelmeseydi, Yunus Emreyi çok zor keşfederdik. Karacaoğlanı, Köroğlusu güme giderdi. İstanbulla sınırlı taklit kültürü, halkı etkileyememişti. Oysa şimdi durum değişti. Artık tüketici kültürü söz konusu. Radyoyu, televizyonu halka satmak zorunda. Ellerinde büyük güç var. Sinemanın, televizyonun gücü, dehşet bir güç. Buna karşı ulusal kültürleri savunmak kolay olmuyor. Türkiyeyi yönetenlerin çoğu da, kimi bilerek, kimi bilmeyerek onların yanında. — Ben yeniden deminki soruma dönüyorum: Ne yapılabilir? — Ben yapabileceğimi yapıyorum. Bir yazar olarak, dilimi geliştirmeye çalışıyorum. O kendine dönüş daha bizde bitmedi. Halk büyük yaratıcı. Ben hep düşünmüşümdür, kilim niye Picasso resmi kadar güzel diye. Çünkü bu motif, on bin senenin ürünü. Halk büyük yaratıcı... Oğlan sevdi, kız ağladı diye film çevriliyor Türkiyede. Korkunç bir şey. Halk bunu istiyor, diyorlar. Oysa halk Yunus Emreyi yaratmış. Müthiş bir düzeydir halkın ulaştığı. İşte ben bu düzeyden yararlanarak dilimi geliştirmeye çalışıyorum. Dil en belirli, en sürekli sanattır. Televizyondan da daha etkili araçlar gelir günün birinde, ama dil önemini yitirmez. — Öz kaynaklardan, ancak ulusal kültürden hareketle bir sanatçının evrenselleşebileceğine inanıyorsunuz. Siz de bunun en iyi örneğisiniz zaten. — Bu bir usta-çırak meselesidir. Onun için hocam Dede Korkut. Ama Stendhal’i, Cervantes’i, Çehovu bilmeden de edebiyat yapılmaz. Bir Türk, Dede Korkutu, Yunus Emreyi, Türk masallarını bilmeden roman yazarı olamaz. Önce kendi kültürünün, sonra da dünya kültürünün vardığı aşamaları bilmezsen, sanat yapamazsın. Ulusal kültürle dünya kültürünü birleştirmek zorundasın. — Dile ve anlatıma çok önem verdiğinize göre, Türk dilinin yeterince zengin olduğuna inanıyor musunuz? — Dil ancak yazılı edebiyat olduğu zaman gelişir. Dede Korkut masalları 14. yüzyılda yazıya geçiyor. Yazılı halk edebiyatı Anadolu dilini geliştiriyor. Anadolu Türkçesi büyük bir birikimin ürünü. Önce göçebe bir halkız, doğa ile ilgili sözcükler zengin. Hayvan adları, çiçek adları gibi. Yürüyen insanın, göçebenin müthiş ilişkileri oluyor. Araplarla ilişkisi var, oradan alıyor. Sonra Anadoluya gelince, toprağa yerleşmek zorunda kalıyor. Tarım araçlarının çoğu, yerli halkın sözcükleri. Kervan yoluyla sözcükler de geliyor. Bir de eski kalıntıları var Anadolu halkının. Zengin bir Anadolu Türkçesinin doğması bundandır. — Bizde ve dışarıda, en sevdiğiniz yazar ve ozanlar kimler? — Nâzım Hikmet yalnız Türkiyenin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri. Nâzım hapisaneye girince, Anadolunun zengin Türkçesiyle karşılaştı ve o sayede büyüdü. Mustafa Kemalin başlattığı kendine dönüş içinde, Nâzım Hikmetin çizdiği yerele gitme, ulusala gitme hepimizin yolu olmalıdır. Onun için Nâzım Hikmeti severim. Ondan sonra gerçekten çok sevdiğim yazar, kendine özgü olan Sait Faiktir. Ben hala, romanlarıma başlamadan önce Sait Faik okurum. Orhan Kemalin birkaç eserini çok severim. Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Baba Evi, Avare Yıllar falan... Fakir Baykurtun Kaplumbağalarını, Tırpanını severim. — Eskilerden? — Dede Korkut ve Evliya Çelebi. — Dışarıdan? — Batılı yazarlardan en sevdiğim William Faulkner’dır. Klasik yazarlardan da en çok Stendhal’i ve ondan sonra Çehovu severim. Zaten benim yazarlık hayatımda iki ustam vardır: Charlie Chaplin ve Çehov. — Nobel’e aday gösterildiniz. Başka bir ülkenin yazarı olsaydınız, acaba daha mı kolay alırdınız? — Yok. Ben bir kasıt olduğunu sanmıyorum. Beni aday bile yapmaları büyük bir onur. Adayları İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç İlimler Akademisi gösteriyor. Bir kere aday gösterilince, ölünceye kadar o adaylığınız sürüyor. İsveç halkının gösterdiği inanılmaz sevgi yeter bana. İsveçte şu ana kadar 18 kitabım yayımlandı. Ben iyi bir yazarım da, bana niye Nobel vermiyorlar, demek yanlış. Dünya çok büyük ve çok büyük de yazarlar var. — Bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerindendiniz. Gene siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz? — 17 yaşımdan bu yana sosyalist politikanın içindeyim. TİP’e girdiğim zaman, bütün yaşamımla girdim. Romanımı, hikayemi, her şeyi bıraktım. İşçi partisinde bir er gibi çalıştım. Benim kişiliğim bu... Şimdi 64 yaşındayım ve romanda hala istediğimi yapamadım. Bana göre, attığım taş hala istediğim kuşu vuramadı. Elbette politika insan olmanın koşullarından biridir. Eğer insansam politik bir insanım, yazarsam politik bir yazarım. Ama artık vaktimi romanımdan başka bir şeye veremem. — Solda yeni partileşme çabalarını destekliyor musunuz? — Demokrasinin gelişebilmesi için, bir Marksist partiye Türkiyede ihtiyaç var. — Nasıl bir sol modelden yanasınız? — Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler biribirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım. — Bazı solcularımız çifte ölçüt kullanıyorlar. Örneğin Şili’de olanlara karşı çıkarken Polonya’dakine, Afganistan’dakine karşı çıkmıyorlar. Geçmişte Macaristan ve Çekoslovakya’da daha özgürlükçü sosyalist deneyimleri Sovyetler zor kullanarak önlediğinde de benzer bir durum görülmüştü. Sizin görüşünüz ne? — Macaristan olayında üzüntümden hastalanmıştım. Çekoslovakya olayında da tepkim çok sert olmuştu. Ama Afganistan olayını farklı görüyorum. Kendisi çağırmış ve dövüşüyor adam. Buna karşı, Sovyetlerin yerinde olsam ben oraya gitmezdim. Herkes kendi yağıyla kavrulmayı öğrenmelidir. Eğer o halk sosyalizmi benimseyecek noktaya gelmemişse, bunun faydasından çok zararı olur. — TİP’in bölünmesinde, M. Ali Aybar’ın ve sizin, Çekoslovakya olayı karşısındaki tutumunuz da rol oynamıştır. — Olacak bunlar. Türkiye, çok aydın kafası olan değil, bağımlı kafası olan bir yer. 200 yıldır Batıyı özümsemek dururken, taklit etmişler. Ama insanları bağımsız düşündürmek de, bizim savaşımlarımızdan biri olmalı. Ben hiçbir zaman Sovyetler Birliğine düşman değilim. Ama benim bağımsızlığıma, sosyalizmime karşı koyduğu zaman, onunla da savaşmak zorundayım. — Solculuğu milliyetçilikle bağdaştırır mısınız? — Evrensel değerlerin bile mutlaka ulusal bir giysisi vardır. Yaratıcılığı besleyen değerler, ulusal kültürlerdir. Bir Dede Korkutu, bir Yunus Emreyi, hiçbir sağcı Nâzım Hikmet kadar iyi anlayamaz. Bir sağcının Dadaloğlunu benim kadar anlaması mümkün değil. Çünkü benim temel felsefem oraya dayanıyor. — Zaman zaman sözünü ettiniz ama, bir bütün olarak Mustafa Kemal’i nasıl görüyorsunuz? — Vaktim olsa Mustafa Kemalin hayatını yazmak isterdim. Tıpkı İnce Memedi yazdığım gibi... Ben İnce Memedde başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı... Mustafa Kemal bir kere, büyük bir başkaldırının büyük bir timsaliydi... Emperyalizme karşı, halka dayanarak bilinçli dövüşmüş bir insandı. Diliyle, tarihiyle, tüm olarak kültürüyle Türkiyeyi kendine döndürebilmek için dehşet bir çaba harcamış. Mustafa Kemali bütün içinde ele aldığınızda, hataları çocuk oyuncağı kalır. Kişiliği olan bir toplum yaratması, olacak şey değil. Esas olan bu. Mustafa Kemal, kuşkusuz çağın büyüklerinden biridir. — Türk Dil ve Tarih kurumlarının başına gelenlere ne diyorsunuz? — Saygıları da yok Atatürke. Adam parasını koyuyor ortaya. Çaldığı çarptığı para değil, maaşından artan parayı, yemiyor, içmiyor TDK ve TTK’ya destek yapıyor. Anayasa ile adamın vasiyetine müdahale edip mülkünü elinden alıyorlar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hatta Hitler yönetiminde bile olamaz. Ben bu cinayete katılmıyorum. Eğer Atatürke saygılı bir kuşak doğmuşsa, bu ülkenin kültürünün yaratıcısı olan kişiye saygılı bir kuşak varsa, bu değişecektir. Bugün olmasa da, bir gün Türk halkı, Atatürke bizim anladığımız anlamda saygı duyacaktır. Çaresi yok. — Türk halkını ve özellikle de kırsal kesimi en iyi tanıyan kişilerden birisiniz. Gericilik konusunda ne düşünüyorsunuz? — Fransız devriminden Sovyet devrimine kadar, bütün devrimlerde aşırılıklar olmuştur. Atatürk devriminde de, dine karşı bazan aşırı gidilmiştir. Buna karşı bir tepki doğaldır. Yalnız 1950’de iktidara gelen Menderes politikası tutucudur ve Atatürke, devrimine karşıdır. Gericilik metotlu olarak, devlet eliyle, hükümet eliyle bu noktaya getirildi. Ama Anadolu halkı gene de bunlarla beraber değil. Özellikle de köylü, yaşam biçimiyle laiktir. Ben çarşafı ilk kez, bizim köyden Osmaniyeye bir kız gelin gittiğinde görmüştüm. Kızlar ve oğlanlar hala birlikte halay çekerler. — Tarikatçılığı da devlet mi destekledi? — Tarikatlar her zaman oldu. Her zaman olacak. Müslümanlığın koşullarından biri de tarikatlardır, bu doğaldır. Ama tarikatların politik olarak örgütlenmesine devlet en azından göz yummuştur. Cemalettin Kaplan bir din adamı değil, politik bir liderdir. — Bir köy çocuğu olarak, Köy Enstitüleri olayını nasıl değerlendiriyorsunuz? — Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz... Biz Köy Ensitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Öyle yetişen insan, atom bombasını atamazdı. Çünkü o, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği en büyük iştir Köy Enstitüleri. Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiyenin: Atatürkün getirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguçun getirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmetin getirdiği insancıl ulusal şiir... Az katkı değildir bunlar. İnsanlığa, atom icat etmekten daha büyük bir katkıdır. Çünkü atomu insanları öldürmek için kullanıyorlar. — Söyleşimize İnce Memedle başladık, izin verirseniz İnce Memedle kapatalım. Birinci İnce Memedden sonra otuz yıldan fazla süre geçti ve siz İnce Memedin dördüncüsünü de yazdınız. İnce Memed ile neyi vermeye, neye ulaşmaya çalışıyorsunuz? — İnce Memedi yazmaya, tam kırk yıl önce, yani 1947’de başladım. Bir roman mimarisi, roman biçimi üzerinde çok durdum, İnce Memedin dört cildi de, Çukurova betimlemesi ile başlar, belirli bir biçim içinde sürer. O biçim içindeki öz, mecbur insandır. Kavga etmeye, başkaldırmaya mecbur insan. O mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Mecbur insanlar ve yüreklerindeki kurt. Mecbur insan, bizden önce de vardı, sonra da var olacak. İnce Memed, tüm tarih boyunca, Anadolu tarihi boyunca, başkaldıran insanın destanıdır. — Siz romancılığa ne getirdiniz, neyi getirmek istediniz? — 19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor, kendi yarattığı dünyaya sığınıyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!
1967 yılında Aziz Nesin’in sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu.
Aziz Nesin, ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ adlı kitabında çocuklardan babalarını çocuk yerine koyarak onlara ceza vermelerini istiyor.
1967 yılında Aziz Nesin’in sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu. Bu da yetmiyormuş gibi çocukları baskı altında tutan büyükleri, anneleri, babaları, öğretmenleri alaya alarak acımasızca eleştiriyor, büyüklerin ikiyüzlülüklerini, yalanlarını, haksızlıklarını, eğitim alanındaki saçmalıklarını tüm çıplaklığıyla sergiliyordu...
Aziz Nesin’in kitabın sonraki baskılarında eklediği çocuklara mektupta bu kitabın ne tür engellemelerle karşılaştığını öğreniyoruz. Kitap “Doğan Kardeş” dergisinin düzenlediği bir çocuk romanı yarışmasına katılır ve jüri üyelerinin bir bölümü tarafından öğretmenleri küçük düşürdüğü gerekçesiyle sakıncalı bulunarak elenir. İşin şaşırtıcı ve yadırgatıcı yanı kitabı eleyen jüri üyelerinin sayısız ürün vermiş tanınmış yazarlardan oluşmasıdır. Hiçbirinin tutuculukla ya da resmi ideolojiyle uzak yakın ilgileri yoktur. Söz konusu çocuk okur olduğu anda bu yazarlarda bile otosansürün işlerlik kazanması, yazarların nasıl de Amicis örneğinde olduğu gibi bir ikileme düştüklerini açıkça gözler önüne seriyor.Mektup roman biçiminde yazılmış olan Şimdiki Çocuklar Harika’da iki çocuk Ahmet ve Zeynep birbirlerine yazdıkları mektuplarda günlük yaşamda büyüklerle ilişkilerinde okul ve aile yaşamında yaşadıklarışaşırtıcı ve komik olayları anlatırlar. Kitap toplumumuzda baskı altında tutulan ve gelişmesi engellenen çocuğun dünyasını öylesine gülünç olaylar ve durumlarla canlandırır ki, hem çocuk hem de yetişkin okuyucuya ulaşılır. Ancak çocuk okuyucu gülme yoluyla yaşadığı baskıların ağırlığından kurtulurken (burada gülmenin gerilimi atıcı, rahatlatıcı işlevinden söz edilebilir), yetişkin okuyucu kitabı kendi dünyasına yapılan bir taşlama olarak alımlayacaktır.
Babamı kulaklarından duvara asardım
Kitabın başında sözü edilen araştırmada farklı katmanlardan gelen çocuklara ‘Siz baba olsanız, babanız da çocuğunuz olsa, ne ceza verirdiniz?’ diye soruluyor. Özellikle altkatmandan gelen çocukların babalarına verdikleri cezalar onların şiddet kültürünün içinde nasıl yoğurulduklarını gözler önüne serdiğinden çok düşündürücü. Örneğin ‘Onu topal ata bindirirdim. Üstüne çadır örterdim. Çadırın tepesine de bir bıçak asardım. At topalladıkca bıçak kafasına dokunsun, akıllansın’. Yaklaşık otuz yıl sonra aynı soruşturmayı üniversite bünyesinde bir okulda yaptığımızda. ‘Kulaklarından duvara asmadan eşek sudan gelinceye kadar dövmeye, aç bırakmadan falakaya yatırmaya’ değin öngörülen cezalar şiddet kültüründe hiçbir azalma olmadığını açıkça gösteriyordu.
Dikkat bu kitap sakıncalı!
Çocuk yazınındaki ilk atılım hem çocuk hem yetişkin okuyucuyu buluşturan taşlama türü kitaplarla gerçekleşiyor. Rıfat Ilgaz’ın aynı yıllarda yayınlanan, tiyatro ve sinemaya konu olan Hababam Sınıfı’nda otoriter okul izleğini bir dizi komik olay ve gülünç tiplemeler dile getiriyor. Daha sonraki yıllarda yazdığı Bacaksız dizisiyle köyden kente gelmiş yoksul bir ailenin çocuğu olan Bacaksız’ın yaşamından sunduğu kesitler çocuğun kaldıramayacağı denli baskılı bir ortamı ve koşulları gülmece ve taşlama aracılığıyla canlandırır. Rıfat Ilgaz Bacaksız tiplemesiyle hem içi dışına sığmayan uyanık ve cingöz, hem de söylediğini sakınmayan bozulmamış, nahif bir tip yaratır. Bacaksız bu özellikleriyle şimşekleri üzerine çekip güç durumların içine düşse de, gene de bir şekilde işin içinden sıyrılır. Kaçak sigara satarak üç beş kuruş kazanmadan okulda yaratılan zengin-yoksul ayırımına, çocuğun yaşamından kopuk ezberci ve otoriter okul sisteminden dayak sorununa, ülkücü öğretmenin yarattığışiddet ortamından aile içinde baskıya değin türlü sahneleri izleriz Bacaksız’ın yaşamından. İlköğretim çocukları göz önüne alınarak yazılan bu dizi “Şimdiki Çocuklar Harika”nın tersine çok daha yalın, basit ve çocuksudur. Ancak tıpkı Aziz Nesin gibi Rıfat Ilgaz da çocuklara yönelik yapıtlarında da yetişkinlere yönelik yapıtlarında olduğu gibi sözünü sakınmaz ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla sergiler. “Sınıf” adı altında toplanan ve yetişkin okuyucuya olduğu denli genç okuyucuya da seslenen daha ilk şiirlerinde küçük yaşta hem okula gitmek, hem de altından kalkamayacağı kadar ağır işlerde çalışarak para kazanmak zorunda olan çocukların çaresizliğini öylesine çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer ki, bu şiirleri yüzünden hakkında soruşturma açılır ve altı ay tutuklu kalır.
Kulak verin: Duyuyor musunuz çocukların sesini?
Son yıllarda çıkan çocuk yayınlarında en göze çarpan özellik çocuk bakışını yakalama çalışmaları. Yazarın kendi görüşlerini çocuğun ağzından vermekten kaçınması, doğrudan çocuğun dünyasından yola çıkması, çocuğun gerçeklerini, onun çevresini ve yaşamını kendi öznel değerlendirmesiyle alımlayan bakış açısından dile getirmeye çalışması. Oldukça sınırlı diyebileceğimiz bu tür yayınların içinde Mavisel Yener’in, Ayla Çınaroğlu’nun, Aytül Akal’ın ve Aysel Gürmen’in ve Sevim Ak’ın yapıtları başı çekiyor.
Sevim Ak öykülerinde çocukların yaşamlarından sunduğu komik, üzücü, şaşırtıcı kesitleri hep çocuğun bakış açısından canlandırıyor. Böylece öykülerinin dokusunu oluşturan özellikler, sözgelimi yetişkinlerin gözünde belki de hiç de önemli olmayan bir olgunun çocuk için neredeyse varoluşsal bir önem kazanması, buna karşılık gerçekten şaşırtıcı olanın doğala dönüşmesi, düş ve gerçeğin iç içe girerek birbirine karışması, yaşanılan ilk heyecanların, düşkırıklıkların bıraktığı izlenimler vb. olgular yetişkinlerin algılama biçiminden çok farklı bir dünyayı canlandırıyorlar. Öykülerinin bir başka ilginç yanı da çocuk okuyucuyu birlikte düşünerek ya da düş kurarak katılıma çağıran açık biçimi. Çocuğun yaşamından anlık duyarlılıkları içeren hiçbir öyküsünde yapay bir olaylar örgüsüne rastlamıyoruz. Son yıllarda kaleme aldığı romanlarında ise ailenin çözülmesi ve boşanma sorununun çocuğun üzerinde yarattığı yıpratıcı etkiler ya da yetimler yurdunda büyüyen çocukların ya da özürlü çocukların yaşadıkları sorunları yumuşak ve esprili bir anlatımla dile getiriyor.
Aynışekilde Aysel Gürmen’in öykülerinde, sözgelimi 9-12 yaş grubu çocuklarının çok severek okuduğu Selen dizisinde gene çocuk bakışının yakalandığını görüyoruz. Küçücük bir kızın gözünden anlatılan öyküler onun yaşamını, duygularını, mutluluğunu, düş kırıklığını öylesine özgün bir biçimde canlandırıyor ki, öyküleri okurken yetişkin okuyucu olarak da tat alabiliyoruz. Bu da kanımca temel bir ölçüt, çünkü belli bir düzeyi tutturabilen bir çocuk yazını, çocuk okuyucuya olduğu kadar yetişkin okuyucuya da seslenebiliyor. Gürmen’in öykülerinin en güçlü yanı yoğun bir espri anlayışının yanı sıra gözlemciliği, büyük bir duyarlılık ve empati duygusuyla çocukların dünyasına girebilmesi.
Sonuç
Yazarların gerçekleri gizlemeden çocukların dünyalarını bulgulamaya başlamaları, sıkıntıları ve sorunlarını sergilemeleri altmışlı yıllarda toplumsal sorunlara duyulan ilgiyle birlikte başlıyor. Amaç, çocukta daha çok küçük yaşta eleştirel bakışı uyandıracak, onun sorgulama ve düşünme yetilerini arttıracak metinler sunmaktı. Böylece otoriter olan, milliyetci ya da dinsel duyguları kamçılayan, ötekini dışlayarak tek doğru benim doğrumdur anlayışını körükleyen her tür yazınsal metine şiddetle karşı çıkılırken, o zamana değin çocuk anlamaz gerekçesiyle sansüre uğrayan tabu konular da gündeme gelmeye başladı. Örneğin özürlü olma, çevre kirlenmesi, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, şiddet, savaş gibi konular çocuk ve gençlik yazınında yepyeni bir çığır açan yazarlar tarafından çok duyarlı bir biçimde ele alınmaya başlandı. Ancak bu yolda daha aşılması gereken çok yol var.
Bu açıdan küçük çapta da olsa Batı’daki gelişmelerle bir koşutluk olduğu söylenebilir. Küçük çapta, çünkü bu yıllarda başlayan olumlu kıpırtılar Batı’da olduğu gibi temel yapısal değişikliklere yol açmadığından, yani eğitimde köklü bir reform yapılmadığından ister istemez sınırlı kalıyor.
Bu bakımdan çocuğa yaklaşımda çağdaş çocuk yazını alanındaki gelişmeler umut verici. Önemli olan bu tür yayınların yaygınlaştırılması, özellikle de Anadolu’daki okuyucu kesimlerine de ulaşabilmesi. Bunun için de eğitimle ilgilenen herkesin, öğretmenlerin, anne ve babaların duyarlı davranmaları ve gelişmeleri izlemeleri gerekiyor. Çünkü çocuk yazınının önemli bir özelliği çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de seslenmesi.
Kültürler arası etkileşimin önemi
Çocuk yazını alanında yerli yapıtların az oluşu, çevirinin ister istemez ağırlık kazanmasına yol açtı. Örneğin Almanya ve Türkiye arasında çocuk yazını alanında bir kıyaslama yaptığımızda, çağdaş çocuk yazınının oluşmasında daha bir arayış sürecinde bulunmamıza karşın, çeviri alanında inanılmaz bir zenginlik göze çarpıyor. Böylece bizim çocuklarımızın bir Batı ülkesindeki çocuklara oranla farklı kültürlere ve dünyalara ilişkin daha zengin bir birikimleri olduğu söylenebilir. Bu önemli bir gelişim ancak burada belirleyici olan, hem çevirilerin niteliği hem de seçimi. Çağdaş Batı yazınının en önemli örneklerinin arı bir dille Türkceye kazandırılması, hem çocuk kültürümüzü geliştirecek hem de çocuğa yaklaşımımızda egemen olan otoriter yaklaşımı kıracak. Bu Batı’ya öykünme değil, dış dünyaya açılarak kendimizi geliştirmek, yenilemek demek. Son yıllarda Alman çocuk yazınından yapılan çevirilerin içinde Christine Nöstlinger’in kitaplarının ağırlık kazanmasını (Günışığı Yayınları) buna örnek getirebilirim.
Okuma kültürü
Çocuk yazınının sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi için, bu alanda araştırma ve inceleme yapılması, eleştiriler yazılması gerekiyor. Bu tür çalışmaların son yıllarda iyice yoğunlaşması çok sevindirici bir gelişim. Ancak yapılan araştırmaların çoğunda gene de sorgulayıcı ve eleştirel bakışın eksikliği duyumsanıyor. Bir başka önemli nokta da eğitimcilere, annelere babalara ve öğretmenlere ulaşmak. Bu açıdan çocuk yayınlarının ilk ve ortaöğretimde yardımcı ders malzemesi olarak kullanılması da önem kazanıyor. Bu alanda son yıllarda ÇYDD çerçevesinde yapılan çeşitli yayınları ve okullarda öğretmenlere verilen seminerleri örnek getirebilirim. Örneğin eğitim uzmanıOya Adalıve Dilbilimci Prof. Dr. Şeyda Ozil’le birlikte geliştirilen Yaratıcı Okuma projesi çok başarılı bir proje olarak gelişti. Sevim Ak, Seza Aksoy, Mavisel Yener, Nazan İpşiroğlu ve benim yazar olarak katıldığım bu projede yazarlar güncel konuları içeren çocuk kitapları yazdılar, bizler de her bir kitaba çocukların okuma becerilerini ve yaratıcılıklarını geliştirici çok eğlenceli çalışma malzemeleri hazırladık. Amacımız hem çocukların okudukları üzerine kendi yaşamlarıyla bağlantı kurarak düşünmelerini, hem de düş güçlerini geliştirmelerini sağlamaktı. Sonuçta ataerkil aile yapılanmasından çevre sorunlarına, beslenme ve şişmanlık sorunlarından medyanın yaşamımızdaki etkisine değin çeşitli konuları içeren hem düşündürücü, hem de eğlenceli kitaplar oluştu. Çeşitli sivil örgütlenmelerin çerçevesinde yürütülen bu tür etkinliklerin zamanla çoğalması okuma kültürünün geliştirilmesi açısından çok önemli.
Turgut Özakman'ın çabası ve çalışmaları, gerçeğe yönelişimiz açısından bir soluk alışa işaret ediyor. Daha da önemlisi gerçeği kavramamızı sağlayacak bir emek ürünü biçiminde, geçmişten dersler vererek geleceğimizi aydınlatıyor. Bir anlamda Çılgın Türklerin, diriliş ve direnişini destansı bir dille gün ışığıyla buluşturuyor.
Cumhuriyet / Kitap- Tarih aynen tekrar etmez ama benzer olaylar, farklı aktörlerle ve değişik zamanlarda kendini gösterebilir. Bugün tarihimizi ve onu oluşturan olay ile aktörleri ne kadar biliyoruz? Bir tarih bilinci yaratmak veya o bilinci diriltmek için, bilginin öneminin farkında mıyız? Hurafeler ve bilgi yanlışlarıyla; kanı ve kanaatlerle gerçekleri çarpıtmak, tarihi ve yaşananları yozlaştırmaktan öte ne işe yarıyor? Günümüzde kimilerinin ağzına bile almaktan özenle çekindiği 'ulus', 'ulus olma bilinci', tarih bilincine sahip olmakla at başı gitmiyor mu? O halde şunu sormalıyız: Çanakkale Savaşı, tarih kavrayışımızın neresinde yer alıyor? Bir de akıllara şu takılıyor: Çanakkale Savaşı dendiğinde, tarihin alabildiğine çarpıtıldığı 21. yüzyıl Türkiye'sinde zihinlerde ne beliriyor, Çanakkale ile ilgili neler söyleniyor? Bu noktada Turgut Özakman'ın belirlemeleri bize yol gösteriyor: 'Çanakkale hakkındaki ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında üç tür yaklaşım var: Bunlardan birincisi Mustafa Kemal'i yok sayan, ikincisi Mustafa Kemal'in rolünü küçülten, üçüncüsü Çanakkale'yi mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatan yaklaşım.' (s. 8) Tüm bu yaklaşımlar, saptırmaları içinde barındırıyor. Peki, Çanakkale'nin anlamını nerede aramalı? Özakman, bunu şöyle ifade ediyor: 'Çanakkale'nin tarihin uğursuz akışını durdurarak, geciktirerek Milli Mücadele'ye zaman ve millete özgüven kazandırdığı; Kuvayı Milliye ruhunu hazırladığı doğrudur. Ama bu uğursuz akışı geri çeviren Milli Mücadele'dir (') Milli Mücadele, yalnız bir Kurtuluş Savaşı değil, Çanakkale'nin de görkemli bir rövanşıdır.' (s. 14-15) Milli Mücadele'nin ilk sayfaları sayılan Çanakkale Savaşı öncesi manzara nasıldı?
Kuşatılmış hasta adam
Çanakkale Savaşı öncesi Balkan Savaşları, Osmanlı'yı yıpratmış; ordunun eğitimsizliğini, bilimsel gelişmelerin izlenememesinden doğan geri kalmışlığı ve ekonominin Avrupa'ya bağımlılığı ile yönetimin yozlaşmışlığını gözler önüne sermişti. Toplumda, aydınlar ve özellikle kadınlar arasında örgütlenme; eşitlik ile özgürlük arayışı hızlanmış, bu doğrultuda dernekler kurulmaya başlamıştı. Asker bilinçlendiriliyor ve yeniden eğitiliyordu. Her alanda kimlik arayışı ve öze dönüş hareketi gözleniyordu. M. Kemal, bu sıralarda adını duyurmaya başlamış, Enver Paşa genelkurmay başkanı olmuş ve orduların başına Liman von Sanders'i geçirmişti. Enver Paşa bir bakıma orduyu Almanlara açmış ve 'devletin gizliliğini ihlal etmişti'. (s. 35) Genelkurmay şube müdürü subaylar, Almanların emrine girmiş; o dönem kurmay binbaşı olan İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir de, bu durumu içine sindirememişti. 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'yla Osmanlı, Rusya'ya karşı koruma talep eder. Almanlar bu çağrıya olumlu yanıt verir ve Türk ordusunu kendi amaçları adına kullanmaya yönelir. Osmanlı, bu bağlamda gizli bir anlaşma imzaladığı Almanya'ya kendini teslim eder. Harekât Şube Müdürü Ali İhsan Sabis'in günlüğüne düştüğü ve bugün de ders alınması gereken şu satırlar, durumu özetler niteliktedir: 'Türkiye'nin en gizli planlarını bir Alman general hazırlıyor. Hiçbirimizin ilgisi ve bilgisi yok. Bu, orduyu ve geleceğimizi bütünüyle Almanlara teslim etmektir.' (s. 43) Enver Paşa ise o sıralarda, Alman İmparatoru II. Wilhelm'in kendisini duygulandıran savaş bildirisini okumaktadır: 'Alman milleti Tanrı'nın seçkin milletidir. Alman milletinin imparatoru olmam haysiyeti ile Tanrı'nın ruhu benim üzerime inmiştir. Ben Tanrı'nın kılıcı ve savunucusuyum. Bana itaat etmeyenin vay haline. Bana inanmayanların vay haline.' (s. 43) Almanlar, Osmanlı'yı savaşa sokma hazırlığı içindedir ve sıcak para akışına 'iki milyon altın' gibi bir meblağla hız verir. (s. 53) Bunun bedeli, tatbikat maskelemesiyle donanmanın Karadeniz'e çıkarılması ve gizli emir doğrultusunda Rus donanmasına saldırılmasıdır.
Ölüm oyunu
Rus donanması ve limanlarına saldırıyla Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı için de başlamış olur. Ruslar da amaçlarını açıklayarak, Osmanlı'nın nasıl bir ölüm oyunu oynadığını kanıtlar. Söz konusu amaçlar Boğazlar ile İstanbul'un ele geçirilmesidir. Çanakkale Savaşı adım adım yaklaşırken, İsmet İnönü ile arasında geçen konuşmada M. Kemal'in şu sözü, hem Çanakkale hem de sonrası için büyük önem taşıyordu: 'Batı önünde aşağılık duygusu ve teslimiyetçilik iliklerimize işlemiş. Bir büyük devletin kulu olmadan yaşayamayacağımızı sanacak hale gelmişiz. Bu anlayışı sürdürmek, buna katlanmak, razı olmak için onursuz, gurursuz, zavallı, gafil, satılık, düpedüz hain olmak gerek.' (s. 106) Çanakkale Savaşı arifesinde, M. Kemal'in yukarıda geçen sözlerini tamamlayan açıklama, Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop'tan geliyordu: 'Bu savaş çok önemli. Buradaki yenilgi, başka yenilgilere benzemez, devletimiz yıkılır. Savaş çok sert geçecek. Düşman güçlü. Ama biz de çok kararlıyız. Çünkü vatanımızı savunacağız.' (s. 113)
Diriliş: Direniş
Sarıkamış ve Süveyş Kanalı yenilgileri, Çanakkale'deki tarihi savaşlar öncesinde ve savaşın başladığı günlerde kuşkular doğurur. Ancak M. Kemal'in subaylarına yaptığı konuşma, bu kuşku ve umutsuzluğu kırıcı özellikler barındırır: 'Uzun zamandır bizi 'hasta adam' diye niteliyorlar (') Balkan Savaşı ağır hasta olduğumuzu kanıtlamıştır. Savaştan koma halinde çıktık (') Ama bakınız, kısa zamanda toparlandık, kendimize geldik. Yeni bir savaşa bile hazırız. Bunun anlamı ne? Milletimizin tarihine bakınca şunu görüyoruz: Birçok engele, soruna, felakete rağmen, hiç bitmeyen tükenmeyen, kendiliğinden çoğalan bir yaşama kabiliyetimiz var. Devlet yenilse bile millet yenilmiyor.' (s. 129) Turgut Özakman'a göre Çanakke deniz zaferinin özü 'yüzlerce yıllık ezikliğe, emperyalizmi yenilmez sanmaya son verişi; Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silişi (') Avrupa önünde emireri gibi durma alışkanlığının yenilişiydi.' (s. 180) Yaklaşan Çanakkale kara savaşlarının bir vatan savunması olacağı ve bir dirilişi simgeleyeceği, Gelibolu Jandarma Komutanı Kadri Bey'in teğmenlere yaptığı şu konuşmada da karşımıza çıkar: 'Biz kendimizi Osmanlı milletinden bilirdik, böyle bir millet var sanırdık. Türk olduğumuzu bilmezdik. Dilimizin adı Osmanlıca idi, aslının Türkçe olduğunu bilmez, anlamazdık. Ölü bir millettik. Gençliğimizde vatan ne, vatanseverlik nedir, bunları da bilmezdik.' (s. 220) Anafartalar, Conkbayırı, Arıburnu, Seddülbahir'deki çarpışmalar tarihin akışını değiştirir. Buralarda tarih yeniden yazılırken, halkın zihninde 'yenilmez' denen düşmanlara ilişkin yeni sorular uyanır: 'Yenebildiğimize göre niye yöneticiler bugüne dek dik durmamış, yürekli ve akıllı davranmamış, milletin ve devletin onurunu ve hakkını korumamış, her dediklerine boyun eğmişti? Yöneticiler neden millete değil de bunlara hizmet ediyor, onların adamı gibi davranıyordu?' (s. 537) İşte dirilişi aynı zamanda direniş kılan en önemli sorular bunlardı.
Önsöz ve 'sonsöz'
Bugünlerde 'Hangi Atatürk?' tartışmalarının başlatıldığı düşünülürse, Çanakkale zaferinin, M. Kemal'i dünyada ve Türkiye'de tarih sahnesine çıkardığı unutulmamalı. Millete ve orduya özgüven kazandıran, Milli Mücadele'nin fitilini ateşleyen bu zafer, Kuvayı Milliye ruhunun ortaya çıkışını da sağladı. Çanakkale zaferi, askeri öngörü ve özverinin ürünü olarak, direnme ve vatan savunması bilincini doğurdu. Dolayısıyla bu da savaş alanında, siperlerde ve savaşın etkilediği Anadolu ile İstanbul'da, ulus olma bilincinin uyanışını tetikledi. Bir başka deyişle halkın ulus olma yolunda o güne kadar attığı ilk ve en önemli işaret fişeği Çanakkale Savaşı'ydı. Turgut Özakman, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan alıntıladığı 'Çanakkale yeni Türkiye'nin önsözüdür' ifadesiyle, bir halkın diriliş ve direncini öne çıkarıyor. Bugün Türkiye için 'sonsözü' söylemeye hevesli olanlar ve onların peşinden gidenler, Türkiye'nin Çanakkale önsö-zünü, Diriliş'ten okuyup gerekli dersleri çıkarır mı? Bilgi olan-olmayan, gerçek-hurafe arasındaki ayrımın eni konu belirsizleştiği günümüzde, Turgut Özakman'ın çabası ve çalışmaları, gerçeğe yönelişimiz açısından bir soluk alışa işaret ediyor. Daha da önemlisi gerçeği kavramamızı sağlayacak bir emek ürünü biçiminde, geçmişten dersler vererek geleceğimizi aydınlatıyor. Bir anlamda Çılgın Türklerin, diriliş ve direnişini destansı bir dille gün ışığıyla buluşturuyor'
Diriliş-Çanakkale 1915/ Turgut Özakman/ Bilgi Yayınevi/ 686 s.
TV kanallarında her gün yeni bir dizinin yayınlanmaya başlandığı günümüzde, yapımcılar ve kanal yöneticileri yaratıcı senaryoların azlığından şikayet ediyor. Türk toplumu her ne kadar zamanının çoğunu TV başında geçiriyor olsa da her akşam izledikleri diziler içinde diğerlerinden farklı olanları, bir şekilde özdeşleştikleri veya tam tersi hayran kaldıkları karakterlere, olaylara sahip dizileri daha çok izliyor, dolayısıyla reyting ölçümlerinde üst sıralara taşıyor. Yapımcılar ise gözlerini henüz Yeşilçam'dan ayırmış değil. Senaristlerden beklenen, ani iniş-çıkışlarla dolu, güzel kız-yakışıklı erkek, zengin-fakir aşkı veya imkansız aşk temalarıyla örülmüş melodram senaryoları yazmaları oluyor. Yeşilçam özellikle Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant'ın birbirine benzeyen temaları işleyen romanlarını sinemaya uyarlarken şimdinin yapımcıları roman uyarlama zahmetinden uzak Yeşilçam filmlerinden esinlenmiş dizileri sunuyor izleyiciye. Böyle bir ortamda Türk edebiyatından bir romanın TV dizisine uyarlanacak olması umut vaat ettiği kadar, uyarlamanın zorluklarına dair endişeleri de beraberinde getiriyor.
Reşat Nuri Aslında izleyicinin edebiyat uyarlamalarıyla tanışması TRT'nin ilk yıllarına dayanacak uzun bir geçmişe sahip. 1973 yılında beş edebiyat eserinin televizyona uyarlamasıyla başlayan süreç, yerli dizi geleneğinin mihenk taşlarından birini oluşturdu. 80'li yıllarda 'Acımak', 'Çalıkuşu', 'Dokuzuncu Hariciye Koğuşu' gibi eserler TV izleyicisinin ilgiyle takip ettiği yapımlardı. 90'lı yıllarda özel kanalların kurulmasıyla birlikte yeni diziler çekilmeye başladı, fakat yeni bir şeyler yaratmak, biraz da Amerikanlaşmak amaçlandığından Türk edebiyatından faydalanmak kimsenin aklına gelmedi. 90'ların sonunda Star TV'nin yayınladığı Kemalettin Tuğcu hikâyelerinden uyarlama 'Küçük Besleme' ve 'Üvey Baba' uzun süre devam ettiği gibi günümüzde halen çeşitli versiyonları çekilmeye devam eden 'Ayşecik' de bir Kemalettin Tuğcu eseridir. Edebiyat eserlerini uyarlamak bir nevi hazırcılık gibi algılansa da pek çok zorluğu beraberinde getirir. Özellikle farklı bir zamana adaptasyonda eserin ruhundan uzaklaşmamak, her hafta yazılacak 70 sayfalık senaryo uğruna karakterlerin özünü yitirmemek çok önemlidir. Okuryazar oranına paralel olarak artmayan kitap satışları düşünüldüğünde, uyarlanan eseri dizi sayesinde tanıyacak olanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. 'Yaprak Dökümü' de pek çok kişi için belki de okul yıllarından kalma bir kitap ismidir yalnızca. Oysa Reşat Nuri Güntekin 135 sayfalık romanında capcanlı bir öykü anlatır. 1930'ların, 60'ların, 80'lerin ve 2000'lerin öyküsünü. Romanda, "bizim zamanımızda" diye söze başlayan yaşlılara inat, yozlaşmanın, kuşak çatışmasının hep varolduğu, dürüstlüğün bugün olduğu gibi geçmişte de para etmediği anlatılır. Toplum, -her ne kadar günümüzde daha hızlı olsa da- her devirde sahip olduğu değerleri yitirmektedir. Kimi ailelerin yoğun, kimi ailelerin hafif çapta yaşadığı çatışmaları, sancıları yaşar Ali Rıza Bey'in ailesi de. Yaşamını dürüstlük ve onurundan ödün vermeden geçiren Ali Rıza Bey'in ve ailesinin dramıdır anlatılan. Çocuklarını her şeyden önce bu ilkelere bağlı yetiştirmek isterken, işsiz kalmasıyla düştükleri maddi sıkıntılar her şeyin tepe taklak olmasına sebep olur. Artık ne en doğrusunu kocasının bildiğine inanan eşi aynıdır ne de kendisine her zaman saygılı davranan çocukları aynı çocuklardır. Ali Rıza Bey'i ailesinin reisi konumunda tutan şey aslında evi geçindiriyor olmasıdır. Maddi sorunlara eklenen gençlik bunalımları aileyi uçuruma sürükler, yapraklar birer birer dökülür. Acı içinde kıvranan babanınsa elinden hiçbir şey gelmez. Konunun her zaman geçerli olmasının sebebi öykünün işlenişinden ziyade, asıl anlatmak istediğidir. Çocuklar ilk gençlik yıllarından itibaren aileleriyle çatışmaya başlarken, onları aileye bağlı tutabilmek için sevgiden fazlası gerekir çoğu zaman. Anne babanın gücünü koruması ve çocukların isteklerini belli ölçüde karşılayabilmesi çok önemlidir. Aksi halde Ali Rıza Bey'in akıbetini yaşamak sanıldığı kadar uzak olmayabilir.
Ekip ve senaryo Ne var ki bu romanın her zaman güncelliğini koruyan bir temayı işlemiş olması tek başına başarılı bir TV dizisi olmasını sağlayamaz(dı). Eğer böyle bir ekiple böyle bir senaryo bir araya gelmemiş olsaydı. 'Yaprak Dökümü'nün romandaki ruhunun korunuyor olması, senaryonun en büyük başarılarından biri olduğu söylenebilir. Buna en önemli katkıyı sağlayansa karakterlerin birebir yaratılması ve kitaptaki diyalogların doğru yerlere yerleştirilmesi. Dizinin sürdürülebilirliği açısından yaratılan yeni karakterler ve olaylar, esas karakterlerin ve olayların önüne geçmediği gibi senaryonun devinimine katkıda bulunuyor. Dizi, romanı okumuş birinde bile merak duygusu uyandıracak güçte kaleme alınmış. Ayrıca izleyicinin karakterlerin her birinde kendinden veya tanıdığı bir kişiden izler bulması salt seyirci olmaktan çıkıp diziyle bütünleşmesini sağlıyor. 'Yaprak Dökümü' her şeyden önce "ben bir eserin uyarlamasıyım" deme yürekliliği açısından takdir edilmesi gereken bir yapım. Bu sene kanallarda 80 dizi yayınlanacağının söylendiği şu günlerde en çok izlenmesi gereken dizilerden biri. Çünkü kaygıları, hevesleri, hayalleri, kazandıkları ve kaybettikleriyle bizim hikâyemiz. Ağaları, işadamlarını, silahları, mafyaları övmüyor bu dizi. Kendi halinde orta halli bir ailenin dramını seriyor gözler önüne. Eksileri yok mu peki? Vardır elbet. Fakat artılar bir tarafa eksiler bir tarafa denmeyi hak etmeyecek kadar artısı fazla, başarılı bir yapım var karşımızda. Tıpkı Reşat Nuri'nin bundan tam 76 sene evvel yazdığı romanda olduğu gibi.
FUNDA BURCU ÜNAL: Türk sineması araştırmacısı
'Yaprak Dökümü', çarşamba akşamları Kanal D'de.
Bu haber için okuyucularımızın yorumları
Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
Geçtiğimiz sezon, 'Kurban' adlı oyundaki rolüyle 'İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, her zaman hayran olduğu usta oyuncu Rutkay Aziz'in eşini canlandıran Eronat, dizinin Orhan Kemal'in kaleminden dökülen hikayesiyle çok ses getireceğinden emin olduğunu söylüyor. Güzel oyuncunun tek sıkıntısı; iş trafiği yüzünden yaşadığı kent olan Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuması...
EVRENSEL BİR HİKAYE!
* Geçen sezon yayınlanan 'Sessiz Gemiler'den sonra, bu sezon da Gurbet Kuşları' ile yine atv'desiniz. Bu dizinin konusu nedir?
Bu, benim için çok önemli bir proje. Orhan Kemal isminin altında bir projede olmak ve değerli bir oyuncu kadrosuyla çalışmak, her oyuncu gibi benim de çok isteyebileceğim bir şeydi. Gerçekten çok isteyerek bu işin içinde oldum. Başımızda, Yusuf Kurçenli gibi sinemanın çok değerli bir yönetmeni var. Tüm taşlar yerine oturmuş durumda. Son derece sürükleyici bir öykü. İnsanın içini acıtan ama bir yanıyla da umut dolu bir öykü var bu dizide. Türkiye'nin her yanına yayılmış sevgisizlik problemini, dolaylı yoldan anlatacağız. Bu dizide, sevginin nelere kadir olduğunu göreceğiz.
* Orhan Kemal'in 'Gurbet Kuşları'nı yazdığı, o yoğun göç dalgasının yaşandığı 1950'li 1960'lı yılların şartları günümüzde de geçerli mi sizce?
Tabii geçerli. Ben Ankara'da yaşıyorum ve orası hala çok göç alıyor. Göç almasa bile, problemlerimiz ortak. İstanbul'a yeni göç eden biriyle, 40 yıl önce göç etmiş birinin yaşadıkları arasında çok fark yok. Dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. 3 gün sonra ne olacağımız belli değil. Burada önemli olan; göçle yaşanan hikayenin güncelliğini korumuş olması. Dizimizin hikayesi evrensel bir hikaye ve çok güncel. Büyük kente göç, benim için de geçerli olan bir sorun. Ankara'da yaşayan biri olarak çekimler için İstanbul'a geldiğimde, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Kaç yıldır gelip gidiyorum ama İstanbul gerçekten herkes için çok zor bir şehir.
İSTANBUL'A GÖÇECEĞİM
* Ankara'da yaşayıp İstanbul'da çalışan bir oyuncu olmaya daha kaç yıl devam edeceksiniz?
Ben de, İstanbul'a göç edeceğim. Biliyoruz ki; bizim işimizle ilgili bütün her şeyin merkezi İstanbul. Türkiye'nin kalbi İstanbul'da atıyor. Beni Ankara'ya bağlayan şey; tiyatro. Tiyatrodan vazgeçemiyorum. Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım. Bakalım; tayin olabilirsem çok kolay olacak her şey. Olmazsa da bir şey yapacağız. Çünkü artık böyle gitmiyor. Çok zor...
* Dizide 'idolüm' dediğiniz usta oyuncu Rutkay Aziz ile karı-kocayı oynuyorsunuz. Kendisi nasıl bir partner? Hep hayalinizde canlandırdığınız gibi biri mi çıktı?
Rutkay Bey, aynen gördüğünüz gibi biri. Son derece kibar ve üst düzey bir insan. Yüksek düzeyde bir kalitesi var. Kibar, düşünceli ve de etrafıyla ilgili biri. İnsanlara sürekli hatırlarını sorar. İyi ya da mutlu olup olmadıklarını merak eder. Onun bir seyircisi ve hayranı olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisi tam da hayal ettiğim gibi biri çıktı. Ben Rutkay Aziz, Aytaç Arman ve Şükrü Türel gibi duayenlerle çalışıyor olmaktan gerçekten çok mutluyum. Onlar, özel yaşantılarıyla da duruşlarıyla da tam birer aktörler bence. Çok insanseverler ve işlerine karşı çok ilgililer.
* Edebiyat uyarlamaları son yıllarda televizyonda neden bu kadar ilgi görmeye başladı?
Çünkü onlar adı üstünde birer klasik ve içlerinde hiçbir zaman modası geçmeyecek öyküler var. İnsana dair öyküler bunlar. Sevginin önemi anlatılıyor ve bu; güncelliği hiç yitirilmeyecek bir konudur.
BAKIŞAÇILARI FARKLI!
* Çok sayıda dizi çekildiği için yeni hikaye sıkıntısı da olabiliyor. Bu yüzden edebiyat eserlerine yöneliniyor olabilir mi?
Hikaye sıkıntısı değil konu. Zaten yeryüzünde çekilmemiş hikaye yok. Bence bir konuya nereden ve nasıl baktığın önemlidir. Bugüne dek bin tane Yahudi soykırımı öyküsü çekildi. Ama biri öyle bir tarafından baktı ki aynı hikayeye, Oscar aldı ve 'Roberto Benigni' unutulmazlar arasına girdi. Bu öyküleri yazan büyük ustalar da, hayata öyle bir yanından bakıyor ki; sana hiç görmediğin, hissetmediğin başka bir pencere açabiliyor.
BÜLENT İPEK / SABAH
Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, idolü olarak nitelendirdiği Rutkay Aziz'in eşini canlandıran tiyatrocu, tanıdıktan sonra usta aktöre yeniden hayran olduğunu dile getiriyor.
Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, idolü olarak nitelendirdiği Rutkay Aziz'in eşini canlandıran tiyatrocu, tanıdıktan sonra usta aktöre yeniden hayran olduğunu dile getiriyor.
Geçtiğimiz sezon, 'Kurban' adlı oyundaki rolüyle 'İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, her zaman hayran olduğu usta oyuncu Rutkay Aziz'in eşini canlandıran Eronat, dizinin Orhan Kemal'in kaleminden dökülen hikayesiyle çok ses getireceğinden emin olduğunu söylüyor. Güzel oyuncunun tek sıkıntısı; iş trafiği yüzünden yaşadığı kent olan Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuması...
EVRENSEL BİR HİKAYE!
* Geçen sezon yayınlanan 'Sessiz Gemiler'den sonra, bu sezon da Gurbet Kuşları' ile yine atv'desiniz. Bu dizinin konusu nedir?
Bu, benim için çok önemli bir proje. Orhan Kemal isminin altında bir projede olmak ve değerli bir oyuncu kadrosuyla çalışmak, her oyuncu gibi benim de çok isteyebileceğim bir şeydi. Gerçekten çok isteyerek bu işin içinde oldum. Başımızda, Yusuf Kurçenli gibi sinemanın çok değerli bir yönetmeni var. Tüm taşlar yerine oturmuş durumda. Son derece sürükleyici bir öykü. İnsanın içini acıtan ama bir yanıyla da umut dolu bir öykü var bu dizide. Türkiye'nin her yanına yayılmış sevgisizlik problemini, dolaylı yoldan anlatacağız. Bu dizide, sevginin nelere kadir olduğunu göreceğiz.
* Orhan Kemal'in 'Gurbet Kuşları'nı yazdığı, o yoğun göç dalgasının yaşandığı 1950'li 1960'lı yılların şartları günümüzde de geçerli mi sizce?
Tabii geçerli. Ben Ankara'da yaşıyorum ve orası hala çok göç alıyor. Göç almasa bile, problemlerimiz ortak. İstanbul'a yeni göç eden biriyle, 40 yıl önce göç etmiş birinin yaşadıkları arasında çok fark yok. Dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. 3 gün sonra ne olacağımız belli değil. Burada önemli olan; göçle yaşanan hikayenin güncelliğini korumuş olması. Dizimizin hikayesi evrensel bir hikaye ve çok güncel. Büyük kente göç, benim için de geçerli olan bir sorun. Ankara'da yaşayan biri olarak çekimler için İstanbul'a geldiğimde, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Kaç yıldır gelip gidiyorum ama İstanbul gerçekten herkes için çok zor bir şehir.
İSTANBUL'A GÖÇECEĞİM
* Ankara'da yaşayıp İstanbul'da çalışan bir oyuncu olmaya daha kaç yıl devam edeceksiniz?
Ben de, İstanbul'a göç edeceğim. Biliyoruz ki; bizim işimizle ilgili bütün her şeyin merkezi İstanbul. Türkiye'nin kalbi İstanbul'da atıyor. Beni Ankara'ya bağlayan şey; tiyatro. Tiyatrodan vazgeçemiyorum. Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım. Bakalım; tayin olabilirsem çok kolay olacak her şey. Olmazsa da bir şey yapacağız. Çünkü artık böyle gitmiyor. Çok zor...
* Dizide 'idolüm' dediğiniz usta oyuncu Rutkay Aziz ile karı-kocayı oynuyorsunuz. Kendisi nasıl bir partner? Hep hayalinizde canlandırdığınız gibi biri mi çıktı?
Rutkay Bey, aynen gördüğünüz gibi biri. Son derece kibar ve üst düzey bir insan. Yüksek düzeyde bir kalitesi var. Kibar, düşünceli ve de etrafıyla ilgili biri. İnsanlara sürekli hatırlarını sorar. İyi ya da mutlu olup olmadıklarını merak eder. Onun bir seyircisi ve hayranı olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisi tam da hayal ettiğim gibi biri çıktı. Ben Rutkay Aziz, Aytaç Arman ve Şükrü Türel gibi duayenlerle çalışıyor olmaktan gerçekten çok mutluyum. Onlar, özel yaşantılarıyla da duruşlarıyla da tam birer aktörler bence. Çok insanseverler ve işlerine karşı çok ilgililer.
* Edebiyat uyarlamaları son yıllarda televizyonda neden bu kadar ilgi görmeye başladı?
Çünkü onlar adı üstünde birer klasik ve içlerinde hiçbir zaman modası geçmeyecek öyküler var. İnsana dair öyküler bunlar. Sevginin önemi anlatılıyor ve bu; güncelliği hiç yitirilmeyecek bir konudur.
BAKIŞAÇILARI FARKLI!
* Çok sayıda dizi çekildiği için yeni hikaye sıkıntısı da olabiliyor. Bu yüzden edebiyat eserlerine yöneliniyor olabilir mi?
Hikaye sıkıntısı değil konu. Zaten yeryüzünde çekilmemiş hikaye yok. Bence bir konuya nereden ve nasıl baktığın önemlidir. Bugüne dek bin tane Yahudi soykırımı öyküsü çekildi. Ama biri öyle bir tarafından baktı ki aynı hikayeye, Oscar aldı ve 'Roberto Benigni' unutulmazlar arasına girdi. Bu öyküleri yazan büyük ustalar da, hayata öyle bir yanından bakıyor ki; sana hiç görmediğin, hissetmediğin başka bir pencere açabiliyor.
Kurak geçen yaz aylarında geçit verir de bahar aylarında geçit vermezdi Kızıl Irmağın kolu Gök Irmak.
Beslendiği çayların, derelerin çevresine yağmur yağdığında suyu kabarır, daha bir “deli” akardı.
“Daday Çay”ı adı altında, Daday yakınlarından çıkar, Ilgaz ve İsfendiyar dağlarından akan irili ufaklı dereleri çayları içine katar çoğalır, Taşköprü yakınlarında Gök Irmak adını alır, hem gider hem çoğalır, iki dağ arasında doğal sınır çizer, Durağan yakınlarında Kızıl Irmağa karışırdı.
Eşi ve Ozan; Gök Irmak Vadisi’nin Ilgaz geçe sinde görev yapıyorlardı.
Görev yaptıkları köye gitmek, o köyden Kastamonu’ya, ya da Taşköprü’ye gelmek için Gök Irmağı bir şekilde geçmek zorun dalardı.
İstanbul Boğazı üzerinden, Avrupa’dan Asya’ya geçer gibi, Ilgaz Dağı eteğinden, İsfendiyar Dağı eteğine geçebilmek için Düden Ali her yıl Gök Irmağın üzerine ağaçtan köprü kurardı.
Öte kıyıda, en çok O’nun çeltik tarlaları, elma bahçeleri vardı.
İmece eder, Elek Dağı’ndan, en uzun en kalın çam ağacını keser, yontar, bir iki çift kömüşle ırmak kıyısına sürüyerek getirir, ırmağın bir kıyısından öteki kıyısına uzatırdı.
Ormancılar yasal işlem yapmazdı.
O köprüden kendisinden başkaları da geçer, caddeye çıkar, kimi Hanönü Pazarına kimi de Taşköprü’ye giderdi.
Ağaç köprüden her geçen; düden Ali’nin “çok iyi bir hayır işlediğini” konuşurdu. Irmak, kalın ağacın bir metre kadar altından akardı.
Görücü usulüyle olsa da evleneli bir yıl olmuş, “Vicdanlarıyla baş başa” eşi ile birlikte Düden Ali’nin Köyünde öğretmenlik yapıyorlardı.
Düden Ali, Irmağın öte geçe sindeki elmalarını dokuduğunda, (topladığında) bir kalbur da öğretmenlere getirirdi.
Elmalar çok sulu, tatlı ile ekşi arası çeşnide, kırmızı ile bordo arası renkteydi.
Öğretmen, onların da, köylülerin de işine yarar, yeni aldıkları radyolarını yapar, yırtılan lastiklerini yamar, delinen sobalarını onarırdı.
Aslında radyo bozulmaz, ya teli kopar, ya da pilini ters takarlardı. Tel kopmuşsa bal mumuyla yapıştırır, pil ters takılmışsa doğrulturdu.
Daha yeni, Sabri’nin Torununun burnuna mısır kaçmış, doktora gitmeğe gerek kalmadan, burnunu yağlayıp yumuşatmış, kazak şişinden kanca yapmış, burnunu tıkayan mısırı çıkartmıştı.
Köylülerle arası iyiydi.
Köyde hasta olanlara genellikle kurşun döktürülür, muska yazdırmayı düşünmezlerdi. Yakın çevrede muska yazabilecek “derin” hoca yoktu.
Köylüler belki kurşun da döktürmeyeceklerdi de doktora ulaşmak, yazacağı ilaçları almak oldukça zordu. Irmaktan hasta-hasta geçecek, caddeye çıkacaksın. “Bağdatlının otobüsü kaçtıysa, başka arabanın geçmesini bekleyeceksin. Araba geçmez, çoğu zaman köye geri dönecek ertesi gün gidecek, doktora muayene olacak, alım gücün varsa, yazılan ilaçları alacaksın. (onu da eksik alırlardı)
İşte bu korkuya, önce kurşun döktürülür, iyileşmez, iş kötüye giderse köprü geçilip, yolda beklenir, Taşköprü’ye ulaşılmaya çalışılırdı. Çok ağır hastalar, kömüşlerin çektiği kağnı arabalarına yatırılır, boyunu su aşması pahasına ırmaktan geçirilirdi.
Evleneli bir yılı geçmiş, “yolda yolcu” olduğu belli olmuş, doğmadan adını hazırlamışlardı. Erkek olursa “Özgür,” kız olursa “Özlem” diyeceklerdi.
O yıllarda doğum gerçekleşmeden oğlan mı, kız mı? Olacağı belli olmazdı.
Deneyimli kadınlar, yiyip içtiğinden, karın-burun yapısından ne doğacağını “tahmin” eder, aileyi ve yakınlarını sevindirmek için de, “Oğlan olacak” yorumu yaparlardı. Yorumları kimi zaman tutardı.
Doğum oldu; adını “Özgür” koydular.
Sadece adını koymakla kalmadı, dünyadan başka dünyalar da onların oldu. Hani, Dede Korkut Hikâyelerindeki gibi; Azrail gelip: “Oğlun için canını verir misin?” dese, annesi de babası da hiç düşünmeden, gözlerini kırpmadan çocukları için canlarını verirlerdi.
Özgür; kâh beşikte, kâh kundakta, kâh kucakta büyüdü, kendi kendine gezinmeye başladı. Günün birinde İshal oldu. Olağan karşılandı. Her insanın olduğu kadar, her canlının başından geçen olaylardandı ishal (ötürgeç) olmak. Hiçbir işlem yapmadan, bir iki gün içinde geçebilirdi.
Kendiliğinden geçme zamanı geçmişti. Anayı da babayı da eşi dostu, konu komşuyu da bir telaş sardı. Kimse dillendirmese de, “zehirli ishal”den korkuluyordu.
Bir öğle vakti, okulun irice ve yetenekli çocuklarından ikisini sınıfları yönetmeleri için görevlendirdiler.
Bu uygulama ara sıra yapılırdı.
Birisi birinci devreye bakacak, öteki ikinci devreye bakacaktı. Birinci devre;1. 2. 3. sınıflar, ikinci devre de 4. 5. sınıflardı.
Sabahtan da gidebilirlerdi de, sabahtan dört, öğleden sonra iki ders vardı. Dört dersi gelişkin çocuklara bırakmayı, okulu tam gün terk etmeyi uygun bulmadılar. Öğleden sonra gider, akşama dönerlerdi.
Öyle yaptılar. Fazla tedirgin olmadan, köprüden geçip, caddeye çıktı, taşıt beklemeğe başladılar.
Boyabat yönünden gelen tomruk kamyonunu görünce, yan yana dikilip, yolcu olduklarını belli ettiler.
Kamyoncular, yolda kimseyi bırakmak istemezlerdi.
Kamyon yanlarında durdu, şoförden başka muavini de vardı. O yıllarda, muavinsiz araba olmazdı. Muavin, tomrukların üstüne çıktı, erkek ve kucağında çocuğuyla kadın öğretmen şoför mahalline oturdular.
Konuşa-konuşa Taşköprü’ye geldi, köprünün karşısında indiler. Tomruk kamyonu, Kastamonu yönüne çekip gitti.
Ardından baktıkları o hantal, kalın odun yüklü, hırıltılı kamyon, iyi kalpli bir dev gibiydi gözlerinde.
Anası bebeği sırtına aldı, sırt sargısını kavileştirdi, önden bağladı.
Bu sargı ve bebek taşıma yöntemini, köylülerinden, Halkabük Köylülerinden öğrenmişlerdi.
Uzun yıllar Kastamonu’da da çalışmış, paraya önem vermeyen, tanısı yüzde yüze yakın doğru çıkan “Kel Doktora “gitmeyi uygun gördüler. Kel Doktora gitmeseler, İlköğretim Müdürlüğüne gidecek, “Sevk yazısı” alacak, hükümet tabibine gidecek, Hükümet Tabibi, keşfe gitmemişse muayene edecek, ilâç yazacak, saatler geçecek belki de akşama köye dönemeyecek, ertesi günkü derslerine yetişemeyeceklerdi.
Kel Doktora gitmeyi, işlerini tez bitirmeyi uygun gördü ve gittiler.
Kel doktor, sıra bekleyen hastasından izin alıp, çocuğa öncelik tanıdı.
Muayene etti, sorular sordu, yanıtlar aldı. “Streptemagma” adında tek bir ilâç yazdı. Öğretmen olduklarını anlayınca, para da almadı. Alsa da öteki doktorlar yirmi lira alırken, O, beş lira alırdı.
İlâç sulandırılıp, şurup şekline dönüşüyordu. Eczanede sulandırıp, bir ölçek içirdiler.
Daha akşama vakit vardı. Yeni çıkan kitaplardan bir kaç kitap alıp, geri döndü, Taşköprü’nün, taş köprüsünü geçti, çeşmenin yanında yoldan Boyabat yönüne geçecek araba beklemeğe başladılar.
Tam umudu kestiklerinde, Kastamonu yönünden bir kamyon, tozu dumana katarak yanlarına kadar geldi durdu.
“Atlayın” dedi, şoför. Şoför mahallinde oturan iki kişi yerinden kımıldamadılar.
Tekerin jantına, tekere, karasörün (kamyonun yük konulan kasası) uygun yerlerine basarak arabanın üstüne çıktılar.
Araba tozutuyordu da, onlar etkilenmiyordu. Arabanın tekerleklerinden çıkarttığı toz, iki üç metre gerisinden, geri gidip çevreye yayılıyordu. Bazen alabora olup, kamyon kasasına kadar geliyor, boğulacak gibi oluyorlardı. Bu sıkıntılı durum uzun sürmüyordu.
Dikilemedi, oturamadılar. Çöktü, ıstırap içinde köyün karşısına geldiler.
İnmek istediklerini, isteseler bağırsalar da rüzgârın etkisinden ve arabanın sesinden şoför duymazdı.
Yumruğuyla şoför mahallinin üstüne vurdular. Şoför anladı, Ak Tepenin doğrusunda durdu. Ak Tepe, köyün karşısında çevreden yüksekçe, her yönden görünebilen, iniş-biniş yeriydi.
Gündüzden hava gürlemiş, Kastamonu yönü kararmış, Taşköprü ve çevresine yağmur yağmamıştı.
Ak Tepe’de arabadan indiklerinde, yağmur yeni çiselemeye, göz gözü görmemeye başladı. Irmak kıyısına geldiklerinde, hava iyice kararmış, sular taşmıştı. Irmağın üstüne köprü niyetiyle atılan ağacın ucunu bulamadılar. Sadece akan ırmağın bulanık suları arada bir parlıyordu.
Gecenin karanlığında, kalın ağacın su altında kalmayan orta kısmı da zar zor görünüyordu. Irmağın suları, ağacın iki yanını kaplamış kaybetmişti.
Çamur deryası ırmağın kıyısında, sular çekilene kadar duramazlardı. Öteye geçmek eve ulaşmak zorun dalardı.
Bebeğin sırt sargısını iyice kavileştirdi, baba önde, eşi arkasında tuyumuna (rast gele) ırmağın kıyısından içine doğru yürümeye başladılar. Üç beş adım atıp, su dizlerine çıkınca, ağacın ucunu buldular. “Buldum” dedi, sevinçle baba. Eşine de: “Belimdeki, kayıştan (kemer) iyi yapış, kendini de beni de zorlama, tuyumuna ağaca basarak ayağını kaldırmadan sürterek ilerle, yere bakma, korkma” dedi.
Güneşe gölge, yağmura süzek, ağacın tek yanındaki korkuluktan tutarak yürümeye başladılar.
Eşinin sırtında bebek, ayağını sürüyerek beyinin kemerinden tutmuş, ardından gidiyordu. Tam ırmağın ortasına geldiklerinde; baba bir uğultu duydu. Irmak delidolu akıyor, dönemeçlere, şalaklara vurup geri püskürüyor, sanki yutacak adam arıyordu.
Sular gittikçe yükseliyor, ayaklarının altındaki ağacı alıp gidecek gibi oluyordu.
Ve sular, ağacı aşmaya başladı. Ağacın ortasını ileri geçtiklerinde ağaç kayboldu, ayak bileklerine, daha sonra da kalçalarına kadar suya battılar.
Baba oldukça korkuyor, korkusunu dışa vurmuyor, belli etmiyordu.
Ağacın ucu bitti. Su bacaklarını zorluyor, çelleyemiyordu. (ayaklarını yerden kesip yıkamıyordu) Bir ara bastığı yer yumuşadı.
Gecenin zifiri karanlığında tarla kıyısındaki sınırlar görünüyor, su kadar parlamıyordu.
Sudan kurtulup, karaya ayak bastıklarında, tarla sınırına oturup derin bir oh çektiler.
Anne bebeği sırtından çözdü emzirdi. “Bir ara gidiyoruz sandım” dedi. Eşi korktuğunu belli etmedi. O korku beyinlerinin derinliklerine yerleşti.
Yaya köprüsünden de geçseler, hep o köprüyü anımsadılar.
Irmağı geçtikten sonra, hızlı yağmaya başlayan yağmur altında, çamurda, bata çıka köye gelmek, asfaltta yürümek gibiydi. Hiç değilse, düşüp boğulma tehlikesi yoktu. Gece eve girdi, çamaşırlarını değiştirdi, çaylarını içti, yorgun argın uyudu, ertesi günü derslerine yetiştiler.
Aybaşlarında, maaşlarını almaya Taşköprü’ye baba giderdi. Baba, maaşlarını almaya geldi aldı. Saydı, maaşları eksikti.
Mutemet hakkında dedi kodular da vardı. Hüseyin Erikli, işin peşindeydi. Mutemedin başı kalabalıktı. Kalabalık içinde “ayıp” olur düşüncesiyle sormadı, yüzüne vurmadı.
Çarşıyı dolaştı, iyice hesapladı, araştırdı, maaşları geçen aydan eksikti.
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner”di.
Mutemedin başı tenhalaştığında yanına yaklaştı, ”Hocam bir yanlışlık var her halde. Aldığımız maaş her zamankinden az” dedi.
Mutemet, maaş defterini açtı, Ozan Uzun, altında da Reyhan Uzun yazan bölümde parmağının ucunu, “güdecek”le güder gibi dümdüz ilerletti, durdu. Parmağını durdurduğu yerdeki rakamlar kırmızı yazıyla yazılmıştı.
Mutemet:
“Bir günlük maaş kesim cezası almışsınız.
Sanırım izinsiz Taşköprü’ye gelmişsiniz” dedi.
Fikri Uzun –Ocak 2008
NOT: Mutemet; Fazlı Çetin, İlköğretim Müdürü; Vehbi Güneş’ten sonraki İlköğretim Müdürüydü.
Yargıtay Onursal Başkanı'ndan tartışmaya yeni boyut...
ANKA
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, türban davasında alınacak bir kararın, AKP'nin kapatılmasıyla ilgili davayı etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin, “Türban davasında verilecek üç karardan bir tanesi kapatma davasına etkili olabilir. Yani iptal edilirse, elbetteki diğeri için ışık tutabilir gösterge olabilir. Ama red kararları halinde, ister şekil yönünden olsun, ister yorumlu red olsun, hiçbir şekilde etkisi olmaz” dedi.
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, EkoEnerji Dergisi'nin bu ayki sayısında yer alan röportajında, AKP’ye açılan kapatma davası ve türban davasına ilişkin görüşlerini aktardı. Üniversitelerde türbana serbestlik getiren Anayasa değişikliğinin iptali istemiyle açılan davanın, kapatma davası kararına ışık tutacağı şeklindeki görüşleri değerlendiren Kanadoğlu şöyle konuştu: “Orada aslında ne karar verileceği konusunda tahminde bulunmak yanlış. Ama daha önceden, yani türban davası açılmadan önce ne karar verilebileceği konusunu ben tartışmıştım. Üç türlü karar verilebilir.
Birincisi şekil yönünden red kararı verilebilir. Şimdi şekil yönünden red kararı, şunu ifade eder: Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 148’inci maddesi gereği Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden, o da sınırlıdır ve nedir o? Teklif ve oy çoğunluğu yönünden inceleyebilir ve ivedilikle görüşülüp görüşülmediğine bakar. Eğer bu şartlar tamamsa, onu reddetmek durumundadır. Tabii buna karşı görüş de vardır, ki ben de o görüşü çok dillendirdim.
-“TÜRBAN DAVASINDA ŞEKİL YÖNÜNDEN REDDEN ÖNCE, DEĞİŞİKLİĞİN TEKLİF EDİLEBİLİR OLUP OLMADIĞINA BAKMAK LAZIM”
Her şeyden önce teklif yetersayısının olup olmadığını değil, onun teklif edilip edilemeyeceğini de Anayasa Mahkemesi incelemek durumundadır. Yani ilk üç madde ve başlangıçtaki ilkelerin değiştirilmesi, kaldırılması teklif dahi edilemez. Eğer siz o üç maddeyle başlangıçtaki ilkeleri yozlaştıracak, sulandıracak ve bir değişik durumda işlemez hale getirecek bir değişiklik yaparsanız, Anayasa Mahkemesi, ‘Teklif yetersayısı vardır. Ben başka bir şeye bakmam’ diyemez. Çünkü, ortada teklif edilemezlik durumu vardır.
Teklif yetersayısının olup olmadığı, yani 184 kişi tarafından teklif edilip edilmediği veya 330 ile daha sonraki oy çoğunluğunu alıp almadığı konusundan önce, o teklifin, teklif edilebilir olup olmadığını Anayasa Mahkemesi incelemek durumundadır. Onu incelediği zaman esasına girmek mecburiyetindedir. Yoksa, o 4’üncü maddenin hiçbir değeri ve yaptırım gücü kalmaz. Siz onları orada bırakırsanız, öbür maddelerle onu sulandırırsınız. Buna Anayasa’nın ruhu, yani özü ve sözü müsaade etmez. Birinci seçenek bu.
İkinci kararın “yorumlu red” olabileceğini belirten Kanadoğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Yorumlu red de şudur: Şimdi 10’uncu ve 42’nci maddede yapılan değişiklikler, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen laiklik ilkesine aykırı bir durum yaratır mı yaratmaz mı? Anayasa Mahkemesi şunu söyleyebilir, ‘Evet bu 10 ve 42’nci maddelerde değişiklik yapılmıştır, ama bu değişiklikler 10’uncu ve 42’nci maddelerin kapsamını değiştirecek bir durum yaratmamıştır, yani anılan maddelere yeni bir anlam eklenmemiştir bu değişikliklerle. Bizim kararımız da ortadadır. Yani, türban bir siyasi simge olarak kabul edilmiştir ve türban laiklik karşıtı bir eylem olarak üniversitelere giremez. Bizim kararımız geçerli. Bunu değiştirecek bir hüküm olmadığı için ve bu YÖK Kanunu’nun Ek 17’nci maddesinde de bir değişiklik yapılmadığı sürece bizim kararımız geçerlidir, onun için de bu değişikliğin bir değeri yoktur. Red’
Üçüncü bir karar şu olabilir: Şimdi her ne kadar 10’uncu ve 42’nci madde herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır ki bana göre de öyle, ama bu değişiklik önerisinin gerekçesinde bunun hangi amaçla yapıldığı yazılı. ‘Bu değişikliğin türbanı serbest bırakmak amacıyla yapıldığı yazılı olduğuna göre’ deyip, iptal de edebilir.
Bu üç karardan sadece bir tanesinin kapatma davasına etkili olabileceğini kaydeden Kanadoğlu, “Yani iptal edilirse, elbetteki diğeri için bir ışık tutabilir, gösterge olabilir” dedi.
Red kararlarının, kapatma davası üzerinde hiçbir şekilde etkisi olamayacağına dikkat çeken Kanadoğlu, “İster şekil yönünden olsun, ister yorumlu red olsun, hiçbir şekilde etkisi olmaz. Neden olmaz? Şimdi her şeyden önce Refah ve Fazilet davalarının kararlarına bakmak lazım. Bu iki kararda da Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir değişikliğin de ötesinde, yahut öncesinde, böyle bir isteğin yapılmış olmasını dahi laiklik ilkesine aykırı bir davranış, bir eylem olarak kabul etmiştir. Onun için hele de davanın yani iddianamenin tek bu sebebe dayanmadığını da dikkate alırsak ki 60 küsur sebepten biridir, o zaman bu öbürüne ışık tutar deme olanağı yok” diye konuştu.
-“YARGITAY BİLDİRİSİ KARŞISINDA İKTİDAR EN BÜYÜK HATAYI YAPTI”
Kanadoğlu, Yargıtay ve Danıştay Başkanlar Kurulu bildirileriyle hükümet ve yargı arasında yaşanan gerilime de değinerek, “Yargıtay’ın açıklaması siyasi iktidar tarafından siyasi bir bildiri olarak nitelendirildi ve çok ağır sözler söylendi. Yapılabilecek en büyük hata budur” dedi. Siyasi iktidarın öncelikle bildiriyi yayınlamayı gerektirecek nedenlerin üzerinde durması gerektiğini ifade eden Kanadoğlu, “Ondan sonra da o bildirinin içeriğine uygun hareket etmenin, herhalde Türkiye’deki rejimi selamete çıkaracak bir neden olduğunu düşünmeli. Ancak öyle olmadı, karşı saldırılar oldu. Yine aslında hiç söylenmemesi lazım gelen, şimdi ben söylerken dahi üzüldüğüm, ‘Dam üstünde saksağan’ nitelendirmesi yapıldı. Bu olayın nasıl algılandığını ortaya koyacak iyi bir örnektir” diye konuştu.
BATMAN'da DTP bünyesinde oluşturulan `İnanç komisyonu' üyesi ve Saidi Nursi cemaatine mensup dini cemaat lideri Hüseyin Bulut'un da aralarında bulunduğu tutuklu 14 sanık hakkında, 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. İddianamede, cemaat lideri Bulut'un dini ders verdiği kızlarla akıl almaz telefon görüşmeleri, Kuran-ı kerim ve Allah'a hakaret içeren sözleri ve Bulut'un aynı zamanda ABD'li Barbara Anne Lakeberg adlı CIA elemanı bir kadın ile olan bağlantılarına yer verildi.
Batman'da polisin 2 ay önce Saidi Nursi Cemaati elemanlarına yönelik yaptığı operasyonda yakalanıp tutuklanan 14 sanık hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca, `PKK'ya yardım etmek, Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanuna muhalefet, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve askerlikten soğutmak, PKK örgütü adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmak' suçlarından TCK'nın 314/2, 220/6-7, TMY'nin 7/2 maddesi ve 5816 Sayılı Yasa'ya muhalefet etmek suçlarından 5- 20 yıl hapis istemiyle dava açıldı.
İddianamede, terör örgütü PKK'nın son 2 yılda bölgede yaşayanların tarafından yalnız bırakılması üzerine kutsal dini duyguların örgüt tarafından ön plana çekilerek yeniden taban bulmaya çalışıldığı, sanıkların da bu yıl Batman'da düzenlenen yaklaşık 30 bin kişinin katıldığı Nevruz kutlamalarına katıldıkları, kalabalık içinde yer alan bazı sanıkların Saidi Nursi'nin posterlerini Abdullah Öcalan'ın posterleriyle birlikte havaya kaldırıp, posterin altına `Şeriat-i Garra için bin başım olsa feda etmeye hazırım' ibaresini yazdıkları, bu grubu DTP ile bağlantılı çalışan Saidi Nursi Cemaati mensubu 53 yaşındaki sanık Hüseyin Bulut ile Aydın Tunçyüzlü'nün yönlendirdiği kaydedildi. Hüseyin Bulut'un dini sıfatla kurduğu dini oluşumun lideri, Aydın Tunçyüzlü'nün yardımcısı olduğu, ev toplantılarında verdiği dini derslerde herkesin ayağa kalkarak kendisini dinlediği, Bulut'un özellikle üniversite öğrencileri üzerinde etkili olmak için medrese adı altında dini ders verdiği, evinde yapılan aramada Abdullah Öcalan'ın posterleri, kırsal alanda çekilen PKK'lılara ait fotoğraflar, bayrak benzeri dokümanlar ile `Bahira' adlı bir Hıristiyan tarafından çizilen Hz. Muhammed'e ait 23 fotoğraf CD'sinin ele geçirildiği belirtildi. İddianamede, Bulut'un yardımcısı Tunçyüzlü'nün evindeki aramada ise Hüseyin Bulut'un kalabalığa hibaten yaptığı bir konuşma CD'sinin ele geçtiği bildirildi. İddianamade, Hüseyin Bulut'un konuşmasında, söylediklerine şu şekilde yer verildi:
"Türk milleti' denen millet kendine istediğini bu millete istiyor mu? Adaletsizlik, zulüm var. Ne zaman harf inkılabı olursa demek ki deccal (Atatürk'ü kastediyor) ne olmuş çıkmış, kim harf inkılabı yaptı, deccal olayı bitmiştir. Harf inkılabı yapana destek verende deccal'dir. Piyasadaki Kuran'ın vallahi fen kitabı kadar kıymeti yok. Yani hiçbir b...k Kuran da yok. Bakın size b....k diyorum. Yani git bir meal getir hiçbir b...k yok, milletin kafasındaki Kuran yeterli değil. Artık her yerde söyleyin, sizin anlattığınız peygamber, Allah yeterli değil, onların anlattığı Allah vallahi Bediüzzaman kadar büyük olmuyor, onların Allah'ı neyi biliyor? Ben size söyleyim hayali bir şeye inanmışlar. Hiçbir şey ifade etmiyor. Bediüzzaman'ın bahsettiği Kuran ise denizde mürekkep olsa bunu bitiremiyor. Onların bahsettiği Kuran'ı getirin bana, bir şişe mürekkeple sabaha kadar yazar bir gecede bitiririm. Bugün Sevr Anlaşması'ndan bu yana Kürdistan 8 parça olmuş. Suriye, İran, Irak, Türkiye, Nahçivan, Azerbeycan ve Sovyetler'dedir bu parçalar. Bütün imamlar mel'undur, Arap ırkçılığı yapıyor. Yani Kürdistan'ı kurtaracak Kürtler'dir. Çünkü Kuran böyle diyor. Risale-i Nur Kürtler'in imdadına gönderilmiş. Bizim de devletimiz olsun, dinsiz bir devlet olsun. Şerefime namusuna dinsiz bir devlet bizim Kürtler'in bu halinden hoştur. Keşke Rusya'nın, İsrail'in işgalinde olsak, İsrail ne kadar vicdanlı, merhametli şefkatli. Yani Türkiye'ye göre ha.. Türkiye'de Kürtler'e yapılan zulmü örtbas ediyorlar. Milletimin kurtuluşu için bin tane oğlum olsa feda ederim. İşkencelerde copları bize soktular çözülmedik. Ben demokratik Cumhuriyet için feda edeceğim. Devlet olsun da bizim olsun, dinsiz olsun. Çünkü Türkler meşrutiyette bize zulmetti."
İddianamade, cemaat lideri Hüseyin Bulut'un ele geçen CD'lerde topladığı cemaat üyelerine yönelik yaptığı bir başka konuşmasında ise Kürtler'in işgal altında olduğu, Türkler'in `o....u çocuğu' olduğu, Kürtler'in düşmanlarının gavur ve Ruslar olması halinde bu kadar geri kalamayacağını ve "Vurun arkadaşlar dört bir yandan, bu gerilla ne güzeldir" sözlerini içeren müziklerin CD'de yer aldığı bildirildi.
Sanık Hüseyin Bulut'a ait bilgisayarlarda Said-i Nursi fotoğraflarının yanı sıra erotik resimlerin ele geçtiği, Bulut'un telefon dinleme kayıtlarında ise özellikle kız çocuklarına din dersi adı altında toplantılar düzenlediği, bu konuşmalarında kızlara haraket, fiili livata ve cinsel ilişki içerikli görüşmeler yaptığı ifade edildi. İddianamede sanığın telefon görüşmelerinde ders verdiği kızlara kendi cinsel organından söz ettiği, anal ilişki teklifinde bulunarak, "Zahirem ben 60 trilyon hücremle senin g....ü s....m. Senin g....ne hepsini k....mak istiyorum. Göğsüne küçük bir a. açayım, seni pompalayıp bataryanı dolduracağım' diyerek geceden sabahın erken saatlerine kadar 4.5 saat cinsel konuşmalarda bulunduğu vurgulandı.
CIA BAĞLANTISI
Sanığın ayrıca bir başka telefon görüşmesinde `Mustafa' adlı kişinin çocuğuna Melis adını koyacağını belirtmesi üzerine, "Marya koy. Süryani ve İbranice daha hoş" dediği bildirilen iddianamede, Hüseyin Bulut'un toplantıya katılan `Nuri' adlı kişinin askere gidip gitmeme konusunda görüşünü sorması üzerine de, "Seni çürük yaparız. Başka tarz olmaz. Kendini deliliğe vur, her tarafından hastalık uydur" dediği, kendisiyle görüşme talebinde bulunan Amerikalı Barbara Anne Lakeberg adlı CIA elemanı bir kadınla görüştüğü, Budist olan ve Kürtçe bilen bu kadının Kuzey Irak'ta insan haklarına yönelik bir dernek açtığını ve aynı derneği Diyarbakır'da da açmak istediğini içeren konuşma yaptıkları anlatıldı. İddianamede, Barbara adlı kadının bölge insanını `CIA ajanı' olarak gördüklerine dair Bulut'a telefonla bilgi verdiği kaydedildi.
Sanık Bulut'un ayrıca 21 Mart'taki nevruzdan 5 gün önce DTP Batman Milletvekilleri Bengi Yıldız, Ayla Akat, Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan ve eski DTP İl başkanı Salih Altun'a randevu verip görüştüğü, nevruz günü isanığın cemaatine bağlı grubun alanda Said-i Nursi posterleri taşıdığı ve bu şekilde DTP ile koordineli çalıştığı, telefon konuşmalarında, `Bediüzzaman ile ilgili bilgileri Roj TV'ye versek nasıl olur? Valla Musa Anter'in başaramadığını bence biz başardık" dediği ifade edildi.
AMERİKALI'NIN MEKTUBU ELE GEÇTİ
İddianamede sanık Aydın Tunçyüzlü'nün cemaat lideri olan Hüseyin Bulut'un yardımcısı olduğu, banka hesap hareketlerinde yüklü miktarda para bulunduğu, evindeki aramada, ABD'li Barbara Anne Lakeberg'in kaleme aldığı mektup ile örgütsel içerikli CD ve dokümanların ele geçirildiği yer aldı. Mektupta özetle, "Sizin için önemli olan bir ülke ya da toprak parçası var. Afrika ile aynı şekle sahip sizin için çok önemli olan bir yer var bu toprakların ortasında. Kendiniz için önemli olan bir iş var bu topraklarda" denildiği belirtildi.
Tutuklu 12 sanığın ise, Hüseyin Bulut'un cemaatine mensup oldukları ve nevruz etkinliği sırasında Said-i Nursi'nin posterlerini açarak `zafer işareti' yaptıkları ve terör örgütü PKK lehine sloganlar attıkları, ev ve işlerlerinde yapılan aramalarda teröristlerin dağlarda çektikleri film ve müzik kiliplerini içeren CD'ler, PKK'ya ait sözde bayrak ve flamalar, bölücübaşı Abdullah Öcalan'ın kitapları'nın ele geçirildiği bildirildi. Sanıkların ayrıca nevruz kutlamasının yapıldığı alanda bölge tarafından dinsel kimliği ile tanınan Said-i Nursi posterlerini teşhir ederek tüm ülke nezdinde örgüt propagandası yaptıkları, Atatürk'e `deccal' dedikleri, halkı askerlikten soğutarak PKK propagandası yaptıkları gerekçesiyle ayrı ayrı cezalandırılmaları istendi.
Teke Tek programına katılan Türbanlı üniversiteliden şaşırtan sözler
Türban eylemcisi öğrenciden Teke Tek programında inanılmaz açıklamalar!
Haber Türk'ün haberine göre Fatih Altaylı'nın dün akşam Teke Tek'te konukları üniversite öğrencileriydi. Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi bayan öğrencilerin açıklamaları ise hem Altaylı'yı hem de izleyenleri hayrete düşürdü.
İŞTE EKRANDAKİ ŞAŞIRTAN DİYALOG
Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?
Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum.
Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?
Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. Hümeyni’yi seviyorum.
Fatih Altaylı :Ama İran'da baskı rejimi var.
Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum Fatih Altaylı: Ama kurucusu Humeyni.
Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen.
Fartih Altaylı: Sen seviyor musun?
Nuray Bezirgan: Evet seviyorum.
Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?
Nuray Bezirgan :Atatürkü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.
Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman islami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.
Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.
Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar. Fatih Altaylı: Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.
Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.
Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.
Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?
Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz. Fatih Altaylı: Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış. Nuray Bezirgan: Benim fikirlerimİ savunucak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır.
Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlementonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetcilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır.
Ben tamamiyle özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor.
Siz islami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum. Nuray Bezirgan : Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz
Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.
Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.
Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?
Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.
Tzvetan Todorov, “Yurdundan Uzak İnsan” adlı makalesinde “Nedir bir aydın?” sorusunu sormuş ve şöyle vermişti yanıtını; aydın, “bilim ya da sanat yapıtları yaratmakla, dolayısıyla gerçeğin ilerlemesine ya da güzelin açılıp gelişmesine katkıda bulunmakla yetinmeyen, halkın iyiliğinin, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin kendisini ilgilendirdiğini de duyumsayan ve bu değerlere ilişkin tartışmaya katılan bir bilgin, yazar ya da sanatçıdır”
‘1 Mayıs’tan 1 Mayıs’a Vedat Türkali Yılı’ etkinlikleri, aydın sözcüğünün içinin boşaltıldığı günümüzde, 85 yıllık ömrünü sosyalizme, sinema ve edebiyata adamış bir aydını, Vedat Türkali’yi yeniden gündeme getiriyor. Çok sayıda film senaryosunun yanı sıra beş de romana imza atan Türkali, siyasi görüşleri nedeniyle uzun yıllarını hapiste geçiren, fişlenen, işsizliğe mahlum edilmeye çalışılan, ama bütün baskılara rağmen sanatından ve düşüncelerinden ödün vermeyen, her eseri ile heyecan ve tartışma yaratan onurlu bir aydın portresidir.
Geçmişe ve Geleceğe Güvenmek Vedat Türkali, “Tek Kişilik Ölüm”de(1989) işaretlerini verdiği TKP tarihi çalışmasını yüzlerce sayfaya yayılan iki ciltte tamamladığı “Güven”le(1999) edebiyata aktarırken geçmişi sahipleniş tarzı ve geleceğe olan inancıyla “Mavi Karanlık”(1983) romanının izlerini sildi ve okuyucusunda yarattığı kırgınlığı giderdi. Cumhuriyet tarihinde radikal bir değişimin miladı da sayılabilecek 1940’lı yılları yanı başımızda patlayan II.Dünya Savaşı atmosferi içerisinde, merkezine TKP hareketini ve o hareket atrafında örgütlenen üniversite gençliğini yerleştirerek işleyen “Güven”, Türkali’nin söyleşilerinde de belirttiği gibi hem bir yaşanmışlığın izlerini taşıyor, hem de yıllar sonra açılan Komintern belgelerine dayanıyor.
Parti tarihinde bir kırılmayı işaret eden “desantralizasyon” kararı etrafında gelişen olaylar ilk bakışta yalnızca siyasi meselelere ilgili okuyuculara hitap ediyor yargısı uyandırmakla birlikte, o dönemin toplumsal yapısındaki farklı sınıf ve kesimlerden gelen çok sayıda farklı insan tipini, işçisiyle, öğrencisiyle, polisi, memuru, tüccarıyla, kadını ve erkeğiyle canlı portreler halinde, tutkuları, aşkları, cinsellikleri, inançları, zaafları ve kimilerini çıkarcı yanlarıyla romanına katan Türkali, içinde yaşadığımız bugünün somut tarih öncesine gönderiyor okuyucuyu.
Bilinç akışı, iç monolog, karşılıklı konuşma, tasvir gibi çeşitli anlatım tekniklerini birarada uyum içerisinde kullanan yazarın özellikle üniversite öğrencisi Turgut’un cinsel hayatına –abartıya kaçmasa bile sol edebiyat için alışılmışın ötesinde- yer açması o dönemi yaşayan kimi partilinin tepkisini çekmiş, “o dönemdeki gençlerde aşırı bir seks tutkusu olduğu izlenimi yaratılıyor” tarzında eleştirilere yol açmıştı. Önceki yazılarımda cinsel özgürlüklerin bizim edebiyatımızda yasaklı kalmasının nedenlerini geniş biçimde değerlendirdiğim için konu üzerinde durmak istemiyorum, ama bu tarz eleştirileri diilendirenler açısından değeri tartışılmaz bir komünistin verdiği yanıtı aktarmadan da geçemeyeceğim: “Bir gün gelecek” demişti Friedrich Engels 1883’te kaleme aldığı ‘Georg Weerth” makalesinde; “Alman Sosyalistleri Alman filisten önyargılarından ve ikiyüzlü ahlaki çekingenliklerin son izlerinden büsbütün kurtulacaktır, zaten bu ahlakçı tavırlar gizli müstehcenlikleri örtmeye yarıyor. Örneğin, Freiligrath’ın “Mektuplar”ını okuyun - insanların cinsel organları olmadığına inanasınız gelir. Ama şiirinde bu kadar aşırı temiz olan Freiligrath kadar kimse hoşlanmaz müstehcen sözlerden”. Engels’in yanıtı cinselliğin doğallığına yaptığı vurguyla noktalanıyordu; “Hiç değilse Alman işçilerinin her gün yada her gece yaptıkları şeyden rahat ve serbest bir tavırla konuşmaya alışmalarının zamanı artık gelmiştir. Bunlar doğal, kaçınılmaz, çok da güzel şeylerdir”.
Yazarın sorumluluğu Türk romanında Cumhuriyet tarihinin “tartışmalı” bölgelerine pek adım atılmaz. Adım atmaya niyetlenen metinlerse, artık sansür korkusundan mı diyelim, yoksa yazarlar o tarihe objektif bakamadıklarından mı, bir türlü başarılı olamamıştır. Ermeni tehciri, Serbest Fırka, Istiklal mahkemeleri, Kürt İsyanları, Varlık Vergisi ve Aşkale kamplarıyla II.Dünya Savaşı yılları, 6/7 Eylül olayları gibi, Cumhuriyet ile başlayan yasaklı ve acılı tarihi ile TKP de o “tartışmalı” bölgelerden, tarihimizin kara deliklerindendir.
Resmi tarihin, tarihin resmisini sevenlerin ve siyaset erbaplarının 1940’lı yılları bir bellek yitimi ile nakletmeleri alıştığımız, kabul etmesek bile anladığımız bir ideolojik duruş; ne var ki, toplumların vicdanı, halkların ya da tarih dışı bırakılanların “vakanüvisti” olması gereken edebiyatın bu dönemlere ilişkin sessizliğini anlamak zor doğrusu. Doğrudan sol muhalefete karşı girişilen baskıcı uygulamalara duyulan bir uzaklık değil kastettiğim: II. Dünya Savaşına doğrudan katılmamış olsalar bile, bu coğrafyada yaşayan insanlar savaşın etkilerini -yokluk, açlık, yaygınlaşan karaborsacılık, uzayıp giden kuyruklar, vb. toplumsal sorunlar olarak- yakından hissetmişlerdi. Neredeyse bütün temel ihtiyaç maddelerini kapsayan karaborsa ekonomisinin ve karneli hayatın bir efsane halinde toplumsal bilincimize kazındığı o karanlık dönem rüşvetçi memurları, tek parti çevresinden savaş zenginleri, yoksul çocuklarının beş yıla uzayan askerlikleri, gizlenemeyen Alman taraftarlığı, ırkçı akımları ve aydınlara yapılan baskılarıyla tarihçilerin, toplumbilimcilerin ve edebiyatçıların -gerek o yılllarda gerek sonrasında verdikleri- ürünlere yeterince yansımadı.
Vedat Türkali, Cumhuriyetin II. Dünya Savaşı yıllarındaki işte bu dehşet tablosunu -TKP tarihine paralel biçimde- mümkün olan en geniş biçimiyle gözler önüne sererken gerçek bir aydın tavrı sergiliyor; olup bitenleri gören, olayların ardındaki dinamikleri soruşturan ve tarihin bir kesitini gelecek kuşaklar için anlaşılır bir hale getiren bu tavır, yazarın dile getirdiği gibi “gerçeklerin devrimci” olduğuna duyulan inancın gereğidir.
“Eğer bir roman iyi bir romansa ve dönemini de bilinçli bir şekilde yansıtıyorsa, zaten bir kavgaya girmiştir. Bir şeyler dağıtır, bir şeyler verir” diyor söyleşisinde Vedat Türkali. İyi romanlar yazarak dağıtmaya, vermeye çalıştığı daha iyi bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesidir. İçerde anti demokratik uygulamalara, insan hakları ihlallerine, dışarıda küreselleşmenin azgın ve yayılmacı iktidarına karşı direnen bir yazarın yapması gerekeni yapıyor, elindeki yegane silahı kalemiyle sesini duyurmak istiyor. Yazıyor Vedat Türkali, çünkü gözler önüne sermek istediği bir yalan, dikkatleri üzerine çekmek istediği bir düş, sosyalizme duyduğu hiç bitmeyen inancı var…
Türban gibi dini olayı anayasaya koymak sorun yaratır. Sadece yüzde 9 şeriat istiyor. Şeriat gelmez ama, niye dini nedenlerle laik anayasa törpülensin? Dinin anayasaya girmeye başlaması düşündürücü
Türbanı bırakıp, bazı cemaat ve tarikatları konuşalım. Orada kadına baskı var. Kadınlarını tecrit etmişler, göstermiyorlar. AKP'li kadınlar kocalarıyla ortada, cemaatlerin kadınları nerede?
Bu anayasada kadınlarla ilgili bir şey oluyor. Kadın hakları azalıyor. AKP, kadın-erkek eşitliği için gerekli olan olumlu ayrımcılığı yapmadığı gibi, taslakta bunu, anayasa maddesiyle engelliyor
NEDEN? Yeşim Arat Galiba hiçbir sorunu basitleştirmeden tartışamıyoruz. En hayati konuları bile sembollerle tartışmaya uğraşıyoruz. Türkiye, anayasasını değiştirmeye hazırlanıyor. Gerçekten de değiştirilmesi gereken darbe ürünü ilkel bir anayasamız var. Ama ne oldu? AKP'nin anayasa taslağı gelip bir tek türban maddesinin içine sıkıştı. Türban konusu, yeni anayasanın içinde bulunabilecek diğer olumsuz maddeleri tartışma olanağını ortadan kaldırdı. Halbuki AKP'nin anayasa taslağında özellikle eğitim ve kadınlar konusunda ciddi sorunlar var. Bu konuları İslam ve demokrasi, türban, ve kadın sorunları üzerine yıllardır çalışan, kitap ve makaleler yayınlayan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi siyaset bilimci Prof. Yeşim Arat'la konuştuk. Üniversitede türban yasağının kalkmasından yana olan Prof. Arat, bunun anayasayla yapılmasının tehlikeli olacağına işaret ediyor ve taslaktaki kadın ve eğitimle ilgili düzenlemelerin büyük sakıncalar yaratacağına dikkat çekiyor.
Gene türban kavgası hızlandı. Türbanı konuşacağız ama izninizle önce başka bir şey sormak istiyorum. Türkiye niye her konuda bu kadar çabuk kutuplaşıyor? Bu kutuplaşma ve gerginlik nasıl bir sonuç doğurur? Kutuplaşmanın, halk hareketlerinden darbeye kadar birçok istenmeyen sonuçları olabiliyor. Ama ben bunları konuşmak dahi istemiyorum. Türkiye'de de insanlar birbirlerini dinlemeye başlayacaklar ve demokratik katılım bu gerginliği emecek ve patlamasını önleyecek diye ümit ediyorum. Toplum bu hızla taraflara ayrılıp sinirli bir kavgaya girdiğinde, sonuçta da bir taraf kendini 'galip' diğer taraf 'yenik' hissediyor. Bu duygusal yoğunluğun etkileri ne olur topluma? Çok yıpratıcı olur. Kendini galip ya da yenik hissetme, demokrasinin ruhuna ve işleyişine uygun bir şey değil. Çünkü demokrasi hep bir ödün vermedir. Her iki tarafın da kendisini dönüştürmesiyle yürüyen bir süreçtir. Kendinizi dönüştürmediğiniz takdirde istediğinizi alamazsınız. Eğer demokratik oyunu oynuyorsanız, siz de kendinizi dönüştüreceksiniz, siz de kendinizden ödün vereceksiniz. Yani farklılaşacaksınız, karşı tarafı anlamaya ve onun istekleri için 'taviz vermeye' başlayacaksınız. Tabii bu gerçek bir taviz değildir. Bu bir dönüşmedir, ilerlemedir, mutabakat sağlamadır. AK Partisi niye başarılı oldu? Seçimlerden niye yüzde 47'lik çoğunlukla çıktı? AKP sizce niye başarılı oldu? Bu başarının arkasında AK Partisi'nin karşı tarafa 'taviz vermesi', yaptığı yanlışlardan 'geri dönmesi' var. Mesela zina konusunda yapılan yanlıştan geri dönmekten kaçınmayarak, kendine olan güvenini gösterdi. Aynı AK Parti, Kıbrıs'ta, AB'yle ilişkilerde ileri adımlar atılabildi. Çünkü Kıbrıs'ta taviz verildi. Bir şeyler alabilmek için karşı tarafa bir şeyler verildi. Yanlışlardan geri dönebilme ve karşı tarafa ödün verme, AK Parti'nin gücünü oluşturdu. İşte bu yüzden değişik kesimler ona yüzde 47'lik oy verdi. AK Parti bugünlere 'Ben yaptım oldu' söylemiyle gelmedi. Ama konuşmalar şimdi çok sertleşti. AK Parti'nin söylemi geçmişe göre bugün daha keskin. Her iki kişiden biri bize oy verdi rahatlığı ve güveni var şimdi tabii ama... Eğer anayasa Başbakan'ın dediği gibi Türkiye'nin anayasası olacaksa, AK Parti'nin taslağını eleştiren kesimlerin sesinin duyulması çok önemli. Peki türbana gelirsek... Neden toplumumuz için bu kadar önemli bir sorun türban? Çünkü bütün korkular ve inançlar türbana yükleniyor. Herkes karşı tarafta en istemediği, en sevmediği, en korktuğu şeyi türbana yüklüyor. Ve, türban anlaşmazlıkların, korkuların ve çözümsüzlüklerin odağı oluyor. Türbana farklı manalar veriliyor. Mesela yüzde 20'lik azınlık, türbanın laik rejimin sonu anlamına geldiğini, türbanın laiklik karşıtı olduğunu, İslami rejimin simgesi olduğunu düşünüyor. Türbanı savunanlar ise bu korkuları anlayıp yatıştırmak yerine, türban sorununu anayasa değişikliğiyle çözmeye çalışarak korkuları daha da ateşliyorlar. Oysa türban sorununun çözümü için daha demokratik bir yol denenebilir. Türban sorununu anayasayla çözmek demokratik değil midir? Anayasada türban yasağını kaldıran bir madde yer alırsa ne olur? Çok sorunlu olur. Gerçi AK Parti'nin anayasa taslağı henüz netleşmedi ama... Benim gördüğüm taslağın 45'inci maddesi, 'Kimse üniversitelerde giyim kuşam nedeniyle eğitim hakkından mahrum kalamaz' diyor. Bu maddenin hakikaten çok radikal sonuçlar doğurabilecek sakıncaları var. Çünkü türban, son kertede dini vazifeleri yerine getirmek için takılan bir giysi. Sonuçta türban, İslamiyet'in bir kuralı olarak algılandığı için takılıyor. Kökeni İslami olan, gücünü dini kurallardan alan bir şeyi, getirip anayasanın içine yerleştirmek sorunlar doğurur. Çünkü bir anayasal maddeyi dini kurallar belirlemiş olur. Kökeni dini olan bir sorun anayasaya girmiş olur. Bu nasıl bir sonuç verir peki? Dini kuralları bir kalıbını bulup 'laik anayasa' diye geçirme çabaları nerede son bulur, bunun sınırı nedir diye bu, insanlarda kuşku ve korku yaratır. Dini kökeni olan bir konuyu niye laik bir anayasaya taşıyoruz ki biz? Dinden gücünü alan bir konu laik anayasanın içine niye giriyor? Kavganın büyüklüğüne bakılırsa, türban kendisinden daha önemli bir anlama sahip. Türban aslında neyi temsil ediyor? Siyaseti, güç paylaşımını temsil eder hale geldi türban. Siyaset, insanların ortak yaşamını şekillendirme biçimidir. Türban, kadınların bedenleri üzerinden siyaset yapmaya dönüştü. Herkes siyasi hesabını, alacağını, vereceğini türban üzerinden yapıyor. Ben 1983'ten beri üniversitelerde türban yasağına karşı çıktım ve hâlâ karşı çıkıyorum. Türbanı kadınların bireysel seçimi olarak, bireysel hak ve hürriyet bağlamında değerlendiriyorum. Türban sorunu çözülmeli. Ama bu sorun geldiği yoldan gitmeli. YÖK'ün yönetmelikleriyle ve rektörlere baskılarıyla gelmişti, yine yönetmeliklerle gitsin. Zaten birer çerçeve yasa olan anayasalar üniversitelerde giyim kuşam gibi spesifik konulara girmemeli. Kıyafet özgürlüğünü anayasaya genel olarak koyarsınız. Peki anayasada kadın-erkek eşitliği önemli değil mi? AKP'nin taslağında kadın erkek eşitliği önemli değil mi? Öyle bir anayasa yapılıyor ki, kadınlar tarafından elde edilen haklar geri alınıyor. Bizim okulun internet sitesinde dolaştığı biçimiyle AKP'nin anayasa taslağı beni rahatsız etti. Kadınlarla ilgili bir şeyler oluyor. Taslak, Anayasa'nın 'kadın ve erkek eşit haklara sahiptir' diyen 10'uncu maddesini şimdi dokuzuncu maddeyle düzenliyor ve bunun ardından gelen 'Devlet bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür' fıkrasını ise anayasadan çıkartıyor. Oysa kadınlar bu kritik fıkrayı anayasaya büyük mücadelelerle koydurmuştu. Hem yapılan gidiyor hem de taslak ardından bir de şu fıkrayı ekliyor. 'Kadınlar, çocuklar gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamaz' diyor. Peki bu ne anlama geliyor? AK Parti'nin anayasa taslağı, kadınlar için olabilecek bütün olumlu ayırımcılık yollarını tıkıyor. Kadın-erkek eşitliğinin gerçekleşmesi için gerekli olan pozitif ayırımcılığı engelleyecek bir madde koyuyor anayasaya. Yani AKP kadınlara olumlu ayırımcılık yapmadığı gibi, bir de onu anayasa maddesiyle engellemeye çalışıyor. Türban sorununu çözeceğim diye, kadın-erkek eşitliği konusunda kadınlara güvence olan fıkraların anayasadan düşürülmesi, çocuğa 'anne babanın dini inançlarına göre eğitim verilmesi' gibi anayasada başı sonu nereye gideceği belli olmayan değişikliklerin düşünülmesi çok rahatsız edici. Özellikle laiklik ve kadınlar konusunda daha liberal ve özgürlükçü bir anayasa yapılması gerekirken daha muhafazakâr bir anayasa hazırlanmak istenmesi beni rahatsız ediyor. AKP'nin bu yanlıştan dönmesini bekliyorum. Geçmişte bunu yaptı. Peki türban, geçmişten gelen bir kavganın devamı mı yoksa günümüze has bir sorun mu? Türbanın Türk toplumunun dönüşmesi, modernleşmesi, laikleşmesiyle ilgili tarafları var. Belli biçimdeki laikleşmenin, belli insanları içine alıp büyük çoğunluğu içine alamaması söz konusu. Bir de şu var. Türkiye muhafazakârlaşıyor, dindarlaşıyor. Binnaz Toprak-Ali Çarkoğlu'nun araştırmasında da Türkiye'nin İslamlaştığı ortaya çıktı. İnsanlar kendilerini önce Müslüman olarak tanımlıyorlar, daha dindar olarak yorumluyorlar ve daha çok namaz kılıyorlar. Türkiye çok muhafazakâr bir toplum oluyor. Dinin anayasaya da yavaş yavaş girmeye başlıyor gibi görünmesi biraz düşündürüyor beni. Bakın... Anayasa'nın laiklikle ilgili 24'üncü maddesi de değiştirilmek isteniyor. Taslak, 'Devlet, eğitim ve öğretim alanındaki görevlerini yerine getirirken, anne babanın, dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını isteme hakkına riayet eder' diyor. Alevi vatandaşlarımızın dini inançlarına göre eğitimin yapılması önemli ama... Evet... Konuyu böyle çözmeye kalkarsanız, eğitim İslamileşir. Laik eğitim sisteminden uzaklaşılır. Eğitim sistemi dindeki bazı hükümleri yerine getirmiyor diye, insanlar anayasal haklarını aramaya kalkarlar. Her şey olabilir. 'Ben cuma günleri namaz saatinde ders yapılmasını istemiyorum. Çocuğumun o gün sınava germesini istemiyorum' diyen ana babalar da ortaya çıkabilir, 'Eğitimde poligaminin İslam'ın şartı olduğunu söylemiyorsunuz. Ben bu yüzden çocuğumu okula göndermiyorum' diyen de olabilir. 'Okulda Adem'le Havva'dan geldik diye öğretmiyorlar. Devlet bunu öğretmekle yükümlüdür' diyen de çıkabilir. AKP'nin türban sorununu çözmek istemesi anlaşılır bir şey. Yüzde 47'nin oyunu almış bir parti, kitlesine bu sorunu çözeceğim demiş. Çözmek istiyor, çözsün de. Ama anayasayla çözmesin. Türkiye sizce şeriata geçer mi? Tabii ki hayır. Anketlere göre sadece yüzde 9 şeriat istiyor. Ama niye böyle bir yol açılsın? Niye laik anayasa dini nedenlerle törpülenmeye başlasın, dini nedenlerle şekillensin? Tarhan Erdem, kendisiyle yaptığım söyleşide, türban yasağının kalkması halinde iki yılda üniversitede türbansız öğrenci kalmayacağını söyledi? Erdem'in bu düşüncesine katılıyor musunuz? Katılmıyorum. Türban takmayanların türban takacağını zannetmiyorum. Ama üniversitelerde daha çok sayıda kız öğrenci türban takabilir. Çünkü türban yüzünden okula gidemiyorum diyen ufak bir kesim var. Serbest kalınca, onlar üniversiteye gidebilir. İstatistiklere göre, normal hayatta yüzde 15'lik bir kesim türban takıyor. Kadınların yüzde 50'si de geleneksel başörtüsü takıyor. Yani bizim toplumumuzda zaten çoğunluk başını örtüyor. Yasak kalkarsa türban üniversitedeki genç kızlar için çok çekici bir hale gelir mi? Birdenbire türban çok çekici hale gelmez ama etkilenenler olacak. Ama türban ne üniversitede ne ailede yasakla halledilebilecek bir sorun değil. Türbanı takan zaten bir yolunu bulup takıyor. Kendi araştırmamdan biliyorum, genç kız ailesine karşı gelip türban takıyor. Annesi türbanını sobada yakıyor, o yine okula her gün bir buçuk saat yürüyüp bilet parasını biriktiriyor ve türban satın alıyor. Çünkü türban daha çok dini nedenlerle takılıyor. Bu konuda tabii ki toplumsal baskı var, mahalle baskısı var. Bildiğim insanlar var. Ulus civarında otururken türban takmıyor, ailesini Esenler'e ya da Gültepe'ye ziyarete giderken türban takıyor. Çünkü o mahallelerde türbanlı dolaşması bekleniyor. Türban konusunda esas cemaatler bazındaki baskı tehlikeli olabilir. Niye? Mesela yapılan çalışmalara bakılırsa, Gülen cemaati devletle gayet barışık, 500 küsur okulunu açıyor ve hepsinde laik eğitimi yerine getiriyor ama kadınlarına bakıyorsunuz hepsi tecrit edilmişler. Gösterilmiyorlar, konuşturulmuyorlar. Ben Refah'ta politika yapan kadınlar üzerine bir çalışma yaptım. AKP'li kadınları, partide çalışırken ya da kocalarının yanında ortalıkta görüyoruz. Onlar görünüyorlar ama bazı cemaatlerin kadınları görünmüyor. O kadınlar niye hayatın içinde yoklar? Tarikatların kadınları nerede? Bu kadınlar hangi olanaklara sahipler? Niye cemaat kendi televizyonlarında çalışan başı açık kadınları gösteriyor da, kendi kadınlarını tecrit ediyor? Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor. Bu kadınların cemaatten çıkmak istediklerinde çıkabilmeleri, cemaat dışından birileriyle evlenmeleri, başka yerlere gitmeleri ne kadar kolay, bütün bunlar soru işaretleri. Cemaatlere bakmak lazım. Oralarda kadınların üzerinde baskı olduğu bir gerçek. Siz, Şerif Mardin'in mahalle baskısı kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz. Mardin, bu kavramı Vatan gazetesinde Ruşen Çakır'la yaptığı konuşmada dile getirmişti ve son olarak Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman'la yaptığı söyleşide de buna dikkat çekti. Mahalle baskısı var mı Türkiye'de? Var tabii. Cemaatlerin ve tarikatların güçlenmesi, yayılması, dini partilerin iktidara gelmesi mahalle baskısını artırıyor, meşru kılıyor. Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakâr yaşam biçimlerinin sahiplenilmesinde etkili oluyorlar. Şerif Mardin kadınlara dikkat etmelerini söylerken çok haklı. Muhafazakârlaşmanın darbe vuracağı ilk kitle kadınlardır. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum, kadınlar üzerine çalıştığım için kadınların gücünü biliyorum. Özgürlükleri kısıtlanırsa tepki göstereceklerine güveniyorum. Bu yüzden Malezya oluruz demiyorum. Türban Türkiye'de yasak değil. Sadece üniversitelerde ve kamu müesseselerinde yasak. Neden türban baskısı, üniversitedeki yasağın kalkmasıyla daha da artacak? Mahalle baskısının şimdi de yürürlükte olması gerekmiyor mu eğer öyle bir baskı varsa? Türban takanlar artacak korkusu yersiz zaten. Neden bahsediyoruz anlamıyorum. Türban takanların sayısı daha ne kadar artacak ki? Zaten bu toplumun yüzde 70'i başörtüsü ve türban takıyor. Geri kalan yüzde 25'inin ise ödü kopuyor türbandan. Nefret ediyor. Türkiye'yi terk etmekten söz ediyor. Zaten onlar takmaz. Türban takanlar artacak korkusu yanlış ama yaşamın muhafazakârlaşmasından korkulması gerekiyor. Çünkü muhafazakârlaşma süreci çok yönlü geliyor. Mahalle baskısıyla gelirken şimdi bir de anayasa çıktı. Biz türbanı bırakıp Türkiye'nin muhafazakârlaşmasını, cemaatleri ve tarikatları konuşmalıyız. Bunların eğitim sistemindeki yerini, yurtlarda ne olduğunu, herkesin bu kadar rahat yurt açabilmesi mümkün olmalı mı, biz bunları konuşmalıyız. Siz katılmıyorsunuz ama Türkiye, Malezya'ya benzeyecek diyenler var. AB'ye üye adayı bir ülke Malezya'ya benzeyebilir mi? Hayır. Eğer laikliğin elden gitmesi söz konusu olursa yüzde 20'lik kitle çok büyür. Bu toplumda verilmiş haklar var. Kadınlara verilmiş özgürlükleri geri almak o kadar kolay değil. Ama gene de anayasanın maddeleri muhafazakârlaşma yönünde değiştirilirse, ben işte o zaman bu ülke için endişe duyarım. Ayrıca AB'ye yakın olmak da laiklik konusunda bir güvence. Türkiye Batı hukukunun bir parçası,. Türbana karşı olanlar, AB üyeliğine de karşı genellikle. Bu paralellik için ne düşünüyorsunuz? Söylediğiniz doğru. Herkesten evvel laiklerin kendilerini dönüştürmesi gerekiyor. Yaşam biçimlerine, özgürlüklerine her şeyi tehdit olarak almadan sahip çıkmaları gerekiyor.
İlk ve ortaokulu Ordu'da, liseyi İstanbul Kandilli Kız Lisesi'nde bitirdikten sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Devlet Konservatuvarı opera bölümündeki öğrenimini aynı zamanda yürüttü.
Samsun ve Ankara'da onbir yıl süren lise öğretmenliğinden sonra İlahiyat Fakültesinde asistan oldu. 1957 yılında doktora, 1964 yılında doçentlik imtihanını verip, bu fakültenin İslam Tarihi bölümüne öğretim üyesi tayin edildi. 1971'de Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan senatörü olarak atandı. Altı yıl süreyle bu görevde çalıştı. 1983'te Halkçı Parti kurucu üyesi olarak Ordu'dan milletvekili seçildi.
6 Ekim 1990 günü Çankaya Caddesi'ndeki evine gönderilen bir kargo paketinin patlamasıyla hayatını kaybetti. İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi ve SHP Parti Meclisi Üyesi Prof. Bahriye Üçok, toplumsal ve siyasal sorunlarla ilgili düşüncelerini Cumhuriyet sayfalarında ortaya koyuyordu.
Başlıca Yapıtları
:: Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu :: İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler :: İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar (Arapça, Farsça, İngilizce, Rusça ve Fransızca olarak yayımlanmıştır) :: İslam Tarihi Emeviler - Abbasiler * Birçok makale ve araştırmalarının yanı sıra Aly Mazaheri'nin "Ortaçağ'da Müslümanlar'ın Günlük Yaşayışları" adlı ilginç yapıtını Türkçe'ye çevirdi.
Kaynak: Doç. Dr. Bahriye Üçok, Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu, TTK Basımevi, 1985.
İlk ve orta okulu Ordu'da, liseyi İstanbul Kandilli Kız Lisesi'nde bitirdikten sonra Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi ile Devlet Konservatuarı opera bölümündeki öğrenimini aynı zamanda yürüttü. Samsun ve Ankara'da 11 yıl süren öğretmenliğinden sonra İlahiyat Fakültesi'nde asistan oldu. 1957 yılında doktora, 1964 yılında doçentlik sınavını verip İslam Tarihi bölümüne öğretim üyesi tayin edildi. 1971'de Cumhuriyet Senatosu'na kontenjan senatörü olarak olarak atandı. Altı yıl süreyle bu görevde çalıştı. 1983'te Halkçı Parti kurucu üyesi olarak Ordu'dan milletvekili seçildi. 6 Ekim 1990 günü hain bir suikast sonucu yaşamını yitirdi.
Eserleri:
- İslam'dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler
- İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar
- İslam Tarihinde Emeviler - Abbasiler
- Ortaçağda Müslümanların Günlük Yaşayışları
- Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu
Atatürk'le Gelen Kadın Hakları
Kadın hakları açısından tarihe baktığımız zaman, islâmiyetin bu yolda kadınlar yararına getirmiş olduğu yenilikleri dünyanın başka hiç bir yerinde ve çağındaki devrimlerle kıyaslanmayacak kadar büyük bir hamle olduğu açıkça görülecektir. Şöyle ki:İslamiyetten önceki kadın haklarıyla sonrakiler arasında saptanan büyük farklar bu gerçeği açıkça gözler önüne sermeğe yeterlidir. 6. yüzyılın Arap kadını genellikle hak süjesi değil hak objesi idi. Nitekim cahiliye çağı denilen islam öncesi çağda kadın evlenirken velisi tarafından satılmakta ve bundan dolayı da satın alanın, yani kocasının mamelekinden sayılmakta idi. Öyleki, koca öldüğü zaman karıları mirasçıları arasında bölüşülmekte ve oğulları üvey anneleri ile evlenmekte idiler. Doğaldır ki, bu durumda kadının miras hakkı da yoktu. Çünkü kendisi mirasın konularından birisi sayılmakta idi. Kocalar karılarını hiç bir şarta bağlı olmadan boşayabilmekte idiler ve dul kadınlar da bir yıl süre ile hiç bir temizlik yapmadan bir çadırda oturmak zorunda idiler. Ayrıca bazı arap kabilelerinde kız çocuklarının öldürüldüğü de herkesce bilinmektedir. 7nci yüzyılın başlarında islamiyet âyet ve hadislerle kadına kişiliğini tanıdı. Bundan böyle “ergin ve mümeyyiz kadın tam ehliyetli hak süjesi haline geldi. Artık o mirasın konusu değil bazı durumlarda erkeğin yarısını almakla birlikte, bu hakkın da sahibidir.
Evlenmede kocanın vermesi gereken bedel, artık kadının velisine değil, doğrudan kendisine ödenecektir. Böylece kadın, boşanma veya dul kalma durumları için bir tür garanti elde etmiş olmaktadır. Kadının iktisadi ve ticari hayatta istediği gibi çalışabilmesi için hiçbir engel kalmamıştır. Evlenirken iradesini beyan etmesi şarttır. Üvey oğulları ile evlenme zorunluluğu kaldırılmakla kalmamış, hatta yasaklanmıştır. “ilim tahsil etmek her müslüman kadın ve erkeğe farzdır” hadisi ile de bilimsel alanda kadınla erkeğin farklı olmadığı gösterilmek istenmiştir.
Ancak tarih boyunca büyük islam alemindeki kadınların büyük çoğunluğu kendilerine islâmiyetin tanımış olduğu bu haklardan tamamıyle habersiz ve bu hakların bilincine varmadan gene de erkeklerin adeta bir kölesi gibi bir çok bakımlardan eski yaşayışlarını sürdürüp gitmişlerdir. Çünkü islam ülkelerinde, en ücra köylere kadar eğitim, değil kadınları, erkekleri bile ele alıp yetiştirme yollarını aramamıştır. 1926 yılında Medeni Kanununun kabulü ile ve 5 Aralık 1934’de kadınlara siyasal haklarının tanınmasıyla, Atatürk de tarihin en büyük devrimlerinin birini gerçekleştirmiştir.
Ancak büyük şehirlerimizde ve kasabalarımızda kadınların bugün bilim, bürokrasi, teknokrasi, öğretim, eğitim, ticaret ve ekonomi alanlarında yüklenmiş oldukları rollere bakarak kendimizi aldatmayalım. Bugün bile Türkiyemiz kadınlarının büyük bir bölümü Cumhuriyet'le gelen devrimlerin kendilerine tanımış olduğu haklardan habersizdirler; hatta islâmiyetin vermiş olduğu haklardan da habersizdirler.
Bu cümlemi bir örnek vererek açıklayalım: İslam dini dinsel bir evlenme kuralı getirmemiştir yani Hiristiyan kişilerin kilisede rahibin önünde evlenmek istediklerini beyan etmeleri ve doğan çocuklarını vaftiz ettirip adları yazılmış olan kilise defterinin aynı sayfasına kaydettirmek gibi bir saptanma işlemi müslümanlıkta öngörülmemiştir. Kilise öteden beri hem evlenmeleri hem doğumları saptayan bir çeşit nüfus kütüğü görevini yapmaktadır. İslam hukukuna göre evlilik sadece iki erkek tanık önünde sözle ifade edilmekten öteye gidememiş olduğundan evlilik zevalinden sonra bile iki erkek tanıkla saptanabilmekte idi. Böylece dini bir nikâhın olmayışı bir çok kişileri eski geleneklerine göre evlenmekte adeta serbest bırakmıştır.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğunda evlenecek olanlardan “izinname” adı verilen bir resmi belgenin istenmesi de evlenmeleri saptama imkânı vermemiştir. Taraflar resmi belge olmadan da aralarında bildikleri gibi evlenmeye devam etmişlerdir ve halâ da etmektedirler.
Bugün hâlâ en ücra köylerimize kadar öğretim ve eğitimin girmemiş olması, girdiği yerlerde de yetersiz bulunması en ilkel evlenme biçimlerinin günümüze değin geçerli olması sonucunu vermiştir.
Bence bugün anunlarımızda kadınlarla erkeklerin eşitliğini bozan önemli hayati bir hüküm yoktur onun için Türk kadınını bundan böyle kadınlara yeniden haklar veya eşitIik hakları kazanmak için bir mücadeleye atılmak zorunluluğunda görmüyorum. Kadınların ancak kanunlarımızın kendilerine tanıdığı hakların bilincine varabilmeleri ve onları erkeklerin baskısından uzak, serbestçe kullanabilmeleri için bir eğitim ve öğretim seferberliğine inmek zorunluluğunu kabul ediyorum. Ta ki kadın yalnız oy verme hakkı olduğunu bilmekle kalmasın bu hakkını kocasının veya kendi üstünde etken olan başka erkeklerin baskısından uzak özgürce kullanabilsin.
Bahriye Üçok, Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu sf.81
İstanbul Üniversitesi Kütüphanecilik Bölümü mezunu Aydın İleri'nin, yine bir kütüphanecinin; bir bölgenin kaderini değiştiren, onlara yeni ufuklar açan, yaptığı çalışmalarla yurtiçi ve yurtdışından ödüller alan Mustafa Güzelgöz'ün yaşamının ilginç ve günümüz aydınlarına örnek olması gereken ayrıntılarını kaleme aldığı ilk kitabı 'Eşekle Gelen Aydınlık' Mephisto Yayınları tarafından yayımlandı.
Aydın İleri bu kitabıyla 'Kütüphanecilik okuyup ta ne olacaksınız?' diyen çevresine de en iyi cevabı vermiş oluyor.
'Eşekle Gelen Aydınlık isimli kitabın mimarı Aydın İleri'yle ilk kitabını ve Mustafa Güzelgöz'ü konuştuk...
Sayın İleri 'Eşekle Gelen Aydınlık'ın oluşum sürecini anlatır mısınız?
Kitabın oluşum süreci kütüphanecilik eğitimi aldığım yıllarda, Doç Dr. Hasan Keseroğlu hocamız tarafından verilen bir çok derste hocamız yeri geldikçe bizler Mustafa Güzelgöz'ü ve çalışmalarını anlatıyordu, hocamız anlatırken bizde hayranlıkla Mustafa Güzelgöz'ün yaptıklarını adeta bir masalı dinler gibi dinliyorduk. Bizler Mustafa Bey ile tanışmayı ve çalışmalarını yerinde ondan dinlemeyi çok istedik ama birçok nedenle bunu gerçekleştiremedik…
Kütüphanecilik eğitimi bitmişti artık iş hayatına atılıp çalışmalar başladı, kütüphanecilik mesleğine başladım ama ekonomik nedenlerden dolayı 2005 yılı başında yayıncılık alanında çalışmaya başladım.2005 yılının 17 Şubat'ında Mustafa Güzelgöz 84 yaşında solunum yetmezliği nedeniyle hayata veda etti.. Türk Kütüphaneciliği büyük bir üstadı yitirmişti. Ustayı unutturmamak için bir şeyler yapmalıydı… Çeşitli görevler üstlendiğim yayınevinin yazarı olan Tayfun Talipoğlu ile tanışmam onun Mustafa Güzelgöz ile 2002yılında bir röportaj yapmış olduğunu öğrenmem beni Güzelgöz'ü unutturamayacak bir çalışma yapmaya itti. Ve 2005 yılı mart ayında başladığım çalışma 17 Şubat 2006'da Mustafa Güzelgöz'ün ölüm yıl dönümünde Mustafa Güzelgöz'e armağan olarak yayınlandı.
Sizde bir kütüphanecisiniz. Çok istemenize rağmen Mustafa Güzelgöz ile tanışamadınız fakat onun için bir kitap hazırladınız. Sizi bu çalışmaya götüren nedenler...
Aydınlanmacı, halk adamı Güzelgöz'ün aramızdan ayrılışı sevenlerini, dostlarını, kütüphaneci camiayı derinden yaralamıştı. Bir usta artık aramızda değildi. Yaptıkları, eserleri, hayatı hepimiz için örnek olacaktı.( Ama bizim televizyon kanallarımız ve gazetelerimizin dışında birçok kanala bu haber bile vermedi)
Birinci soruda belirttiğim gibi ustayı unutturmamak gelecek kuşaklara Anadolu'nun kıraç topraklarında eşekleriyle bir insanlık gönüllüsünün yaşadığını aktarmak için kolları sıvadım bu çalışmayı yaparken birçok önemli isimden yardım aldım. Bunların en başında Güzelgöz Ailesi, Tayfun Talipoğlu, Hasan KeseroğluDoğan Hızlan, Hulki Cevizoğlu, SemihBalcıoğlu, Bertan Onaran, Cumhur Aydın, Aydın Ilgaz ve adını anlatmakla bitiremeyeceğim birçok güzel insan…
Mustafa Güzelgöz yaşamını Ürgüp'e adamış neredeyse... M. Güzelgöz'ün 'The Lane Bryant Uluslar arası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi'ni, ve 'Bölge Kalkınma Lideri' seçilmesini sağlayan çalışmalarını anlatır mısınız?
Mustafa Güzelgöz'ün köylere kitaplıklar açması, coğrafik olarak şehir merkezine uzak olan yolsuz, susuz,elektriksiz köylere at, eşek ve katır sırtında kütüphane hizmeti götürmesi, Kütüphanelerde kadınlar için çalışmalar yapması (Dikiş Kursları, Halıcılık Kursları), şarapçılık alanında köylülere örnek olacak fikirler üretmesi tarımla uğraşan köylüye kooperatifler açmış ve saymakla bitmeyecek birçok çalışma örneği uluslararası alanda önemli bir ödül almasına ve toplumun kalkınma lideri olmasını sağlıyor.
Kimsenin uğramadığı bir kütüphaneye memur olarak atanan Mustafa Güzelgöz hangi düşüncelerle köylünün ayağına kitap götürmeye başlamış...
Bir açılış için gittiği köyde köylüler orada buluna bir çok devlet memuruna sandalye veriyor, sandalye verilenlerin hepsi bu köylülerin ihtiyaçlarına cevap veren memurlar oluyor. Öğretmen çocuklarını okutuyor, veteriner hayvanlarına bakıyor, ziraatçı topraklarına ve mahsullerine bakıyor. Ama şehirdeki kütüphane memurunu kimseler tanımıyor. Güzelgöz o günden sonra düşünüp taşınıyor ve ben bunlara hizmet vermeliyim ki onlarda saygı görmeliyim diyerek şu ilkeyle yola çıkar "Sayılmak için hizmet vermek lazım" der. Köyler açılan kütüphaneler ve eşek sırtında taşınan kitaplar ve birçok örnek çalışma Mustafa Güzelgöz'ekütüphaneci olarak önemli bir saygınlık kazandırır…
Ürgüp'ün kalkınmasında en çok emeği olanlardan birisi... Ürgüp için neler yapılmasına önayak olmuş?
Ürgüp'te öncelikle kütüphanenin yok olmaya yüz tutan eski yazmalardan oluşan koleksiyonunu kurtarmış. Kütüphaneyi şehir merkezinde yeni bir yapıya kavuşturmuş.
Ürgüp'te müzeye konulacak değerdeki eserleri toparlayarak Ürgüp müzesinin kuruluşuna önayak olarak müzenin kurucu müdürü olarak hizmet vermiş.
Ürgüp halıcılığına ve bugünkü kaliteli Ürgüp şaraplarının üretilmesini sağlamış vb. bir çok alanda çalışmalar imza atmış.
Mustafa Güzelgöz'ün bu çalışmalarına karşılık Ürgüplüler Mustafa Güzelgöz için neler yapmış?
Mustafa Güzelgöz bu çalışmalar sonrasında halkın gönlünde çok sevilen sayılan örnek bir insan olmuş. Artık törenlerde kaymakamdan sonra protokolde ikinci sırayı almış…
Bunca başarılı çalışmalar sonrasında gelen buruk emeklilik... Neden başarılı ve halkına bir şeyler vermeye çalışan insanlar küstürülüyor, engelleniyor?
Bu konuda çok net bilgiler olmamakla beraber, o dönemde kalkınma lideri ilan edilen ilden ile konferanslara çağırılan örnek kalkınma lideri olarak gösterilen Güzelgöz'ün köylüye gelir getirecek işlere başlaması yani akçeli işlerin olması nedeniyle bazı iddialarla müfettişler gelir ve asıl işi dışında işlerle uğraştığı savıyla soruşturma açılır… Köylüye götürdüğü aydınlık dönemin iktidarlarına ters gelmiş olabileceği kanısındayım. Aydınlanmış ve kalkınmış bir halkın yerine suskun yoksul bir halkı yönetmek onlar için daha anlamlı gelmiş olabilir…
Kitabınızda çok ilginç yazı ve fotoğraflar var... İçerikten söz eder misiniz?
Kitap yoğun emek harcanarak hazırlandı bu alanda daha önce çıkan çalışmalar titizlikle incelendi, Güzelgöz ailesinin ve çok değerli hocam Doç Dr. Hasan Keseroğlu danışmanlığında oluşan kitapta Güzelgöz hakkında çeşitli tarihlerde çeşitli nedenlerde yazılar yazan yazarlardan, çizerlerden izin alınarak çalışmanın içeriği zenginleştirildi.
Ürgüp'te Güzelgöz evine gidilerek fotoğraf arşivinden yararlanıldı. Halen Ürgüp’te bu çalışmalara tanıklık eden mekanlarla ve insanlarla görüşmeler yapıldı.
Bir tarafta köylere eşekle kitap taşıyan Mustafa Güzelgöz.... Bir tarafta büyük şehirlerde bomboş kütüphaneler...
-
O dönemde çalışmalar hız veren önemli bir isim var Aziz Berker...Berker sayesinde o tarihlerde Anadolu'nun bir çok ilinde eve ilçesinde kütüphaneler birbirleriyle yarış halinde… Kütüphaneler önem veriliyor… O dönemki bu çalışmaları destekleyen Kütüphaneler Genel Müdürü Aziz Berker meslek ile ilgili bu alanda eğitimler almış ve çalışmalar yapmış bir kişi. Şimdiki bu görevlerde çalışan kişiler genellikle mesleki formasyonu olmayan meslek dışı alanlardan adam kayırmaca mantığı ile göreve getirilen insanlar çalıştırılıyor…
Kültürel alanda çalışmalar çokça önem vermeyen ve her alanda özellikle eğitim ve kültür alanında yapılan çalışmalar işin ehli insanların bu alanda yöneticilik yapmamasıyla vekütüphanelerde kütüphanecilerin çalıştırılmamasıyla ilgili bir önemli bir sorun sonucubugün kütüphanelerimiz bu noktada…
Kütüphanecilik bölümü mezunları iş olanakları sunulmadığı için piyasada başka alanlarda çalıştırılıyor oysa bu alan için dört yıl eğitim olan ve bu alanın uzmanı olan insanlar yerine işin ehli olmayan insanlar bu çalışmalarda görev alıyor.
Türk kütüphaneciliğinin duayenlerinden Mustafa Güzelgöz için ne gibi çalışmalar yapılıyor.
Mustafa Güzelgöz Kütüphane haftaları çalışmaları sırasında okullarda ve kütüphanelerde yapılan çalışmalarla anılıyor. Bu çalışmanın dışında yine bu konuda hazırladığım çocuk kitabı çalışması var. Önümüzdeki aylarda Mustafa Güzelgöz ile ilgili Nevşehir’de bir sempozyum çalışması yapılması planlanıyor. Ustayı unutturmamak için daha iyi çalışmalar yapmalıyız inancındayım.
Bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim…
Aydın İleri, Eşekle Gelen Aydınlık, Mephisto Yayınları, 1. Basım 2006,
Doktor Reşit Galip'le ilgili yeni bir kitap, "Atatürk'ün Fikir Fedaisi Dr. Reşit Galip" adıyla Gürer Yayınları tarafından yayımlandı. Reşit Galip olayı hem bir devrimci cesaretin hem de Mustafa Kemal büyüklüğünün hikâyesidir... Dr. Reşit Galip, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü doktor olarak katılır. Atatürk'le tanışmaları 1923 Mart'ında Mersin'de olur. Devletten istifa edip Türk Ocağı Başkanı olan Reşit Galip, açık hava toplantısında konuşurken birden işaret parmağıyla Gazi'yi gösterecek ve "Sen" diye ona seslenerek şöyle diyecektir: - Senin asıl büyüklüğün bütün o büyüklüklere rağmen milletin ferdiyim diye övünmendir... Herkes bir fırtına kopacak sanır. Aksine Atatürk, Reşit Galip'i sever. Galip, 1925 yılında milletvekili olur, iki yıl süreyle İstiklal Mahkemesi üyeliği yapar. Atatürk'le aralarındaki o efsaneye dönüşen kavga 1931 yılı ağustos ayında Dolmabahçe Sarayı'nda yaşanır... Reşit Galip masada Atatürk'ün de hocası olan zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'i eleştirmeye koyulur. Atatürk'ün, "Davamıza inanmıştır, benim hocamdır, benim hocam olması sence bir değer taşımıyor mu?" sözlerine "Kusura bakma Paşam taşımıyor, okuttuklarının içinde sizin gibi devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır" diye karşılık verir. Mustafa Kemal, "Bu masada hocama hakaret etmenize müsaade edemem" diyecek olur, Reşit Galip, "Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız sizi de eleştiririm. Rose Noir'a 15 bin liralık kredi mektubu da siz verdiniz diye hata olmaktan çıkmaz" diye üsteler. Ortalık buz keser. Atatürk "Yoruldunuz, biraz istirahat etseniz iyi olacak" diyerek Reşit Galip'i dışarıya davet eder. Ama tüm beklentilerin aksine Reşit Galip dışarı çıkmaz: "Burası sizin değil milletin sofrasıdır" diyerek yerinde çakılı kalır. Bunun üzerine Atatürk odayı terk eder. Reşit Galip sabaha kadar o salonda oturur. Ertesi gün Ata'ya bir özür mektubu yazar. Birkaç ay sonra yaptığı bir radyo konuşmasını Atatürk de dinler. Reşit Galip: "Devrimlerimizi herkese ve her şeye karşı savunacağız. Gerekirse babalarımıza ve çouklarımıza karşı da..." demektedir. Atatürk birkaç gün sonra Reşit Galip'i çağırtır. Onu Milli Eğitim Bakanı yapar... Rose Noir hadisesine gelince... Beyoğlu'nda bir Rus karı-kocanın işlettiği böyle bir mekân vardır. Atatürk bir gece oraya gittiğinde mekânın sahibi Madam Senya masaya gelir, uzun uzun dert yanar, İş Bankası'nın krediyi kestiğini anlatır. Bu tür mekânların yaşamasını isteyen Atatürk, İş Bankası'na hitaben bir not yazar, ellerine tutuşturur. İş Bankası Genel Müdürü Mummer Eriş ertesi gün kâğıdı alınca Dolmabahçe Sarayı'na gelir, bu krediyi vermeye kuralların müsaade etmediğini bildirir. Mesele bundan ibarettir. Ancak, Atatürk'ün o gece o çifte çek verdiği dedikodusu yayılmıştır. Reşit Galip işte bu dedikoduyu seslendirir... Atatürk kimilerine göre diktatördü. Bir bugünkü demokratlara (!) bakın bir o günkü diktatöre...
AKP iktidara gelene kadar Atatürk'ün modern Türkiye'si İslam âlemine örnek gösteriliyordu... AKP iktidarından sonra kendimize İslam âleminden örnek aramaya başladık. Beş yılda ne ilerleme...
Hasan PULUR Olaylar ve insanlar
Lincoln yaşasaydı...
İNSAN belleğinin bir arızası da "yanlış"ta ısrar etmesi. Örneğin bir olayı hatırlıyorsunuz, anlatıyorsunuz, olay doğru ama olayın kahramanı yanlış... Bir güzel söz. Siz ısrarla onun filana ait olduğunu yazıyorsunuz, söylüyorsunuz; her yanlışınız yüzünüze vuruluyor, ama yine yanlış yapıyorsunuz... Niye böyle? * * * BU ısrarlı yanlışlarımızdan biri de, ünlü bir sözün sahibini karıştırmamız... "Herkesi bir süre için aldatabilirsiniz, insanların bazılarını da sonsuza kadar aldatabilirsiniz, lakin bütün insanları sonsuza kadar aldatmak mümkün değildir." Kim söylemiştir bunu?.. * * * HER aklımıza gelişinde mutlaka yanlış yaparız. Ya Victor Hugo ya da Voltaire, deriz, oysa bu sözü Amerika'nın en önemli başkanlarından Abraham Lincoln söylemiştir. Kaç kez yanlış yazdık, okurdan tatlı sert cevap aldık. Geçen gün, tekrar yanlış yapmamak için Lincoln'ü anlatan bir kitaba baktık, evet, bu söz ona ait, Bush'un olacak değil ya! * * * LINCOLN ilginç bir başkan; hem hatip hem de her konuşmasını esprilerle süsleyen bir politikacı. Lincoln seçim kampanyası sırasında bir kiliseye gider, papaz sorar: "Cennete gitmek isteyenler ayağa kalksın!" İsteyenler kalktı, Lincoln yerinde oturuyor. Papaz, bu defa cehenneme gitmek isteyenleri sordu, Lincoln yine yerinde... Papaz kızdı: "Sen cennete de, cehenneme de gitmek istemiyor musun?" Lincoln ayağa kalktı: "Hayır, Kongre'ye gitmek istiyorum!" * * * LINCOLN, iki oğluyla parkta dolaşırken çocuklar birbirlerine girmişler, bağırıp çağırıyorlar. Biri merak etmiş: "Ne oluyor, niye kavga ediyorlar?" Lincoln gülmüş: "Dünya sorunu! Elimde üç ceviz var, ikisi de benden ikişer ceviz istiyorlar." * * * LINCOLN, iç savaş sırasında, bazı generallerin çok geç karar verdiklerinden, bu yüzden başarılı olamadıklarından şikâyetçiydi... Bunlardan birine şöyle bir not gönderdi: "Orduyu kullanmayacaksanız, kısa bir süre için ödünç alabilir miyim?" * * * LINCOLN, iş için torpil yaptıranlara çok kızardı, bir kral hikâyesi anlattı... Kral ava çıkarken, saray nazırından havanın günlük güneşlik olacağını öğrenmişti. Tam ormana yaklaşırken köylünün biri yolunu kesti, "Yağmur yağacak, gitmeyin!" dedi, kral aldırmadı. Derken bir yağmur, sırılsıklam olmuşlar. Kral saraya dönünce yolunu kesen köylüyü çağırmış: "Yağmurun yağacağını nereden bildin?" "Ben değil eşeğim bilir, yağmurdan önce yere yatıp kulağını toprağa koydu mu anlarım ki yağmur yağacak!" Kral, saray nazırını azledip eşeği nazır yapmış! Lincoln fıkrayı şöyle bağlamış: "Kralın büyük hatası, o günden beri her eşek iş istiyor!" Bir hükümet toplantısında birini öve öve bitirememişler! Bizim kuşakta, bilgi havuzunda, onun kadar derin dalmış biri yoktur." Lincoln tamamlamış: "Onun gibi de kupkuru çıkan!" Lincoln yaşasaydı, ona çok malzeme çıkardı.
Dünya Gazeteler Birliği (WAN) Kongresi'nin açılışında 200 kadar konuk vardı. Kongreye 88 ülkeden 1400'e yakın delege katılıyor. WAN Başkanı Seok Hyun Hong, "Ülkenize büyük saygı ve takdir besliyorum" dedi. FOTOĞRAF: VAHAP ŞATIR
Ünlü yazar, 'Türkçede bir söz var: Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Şimdi biri yiyor, milyonlar bakıyor, kıyameti mi bekleyelim? Basın, hiçbir çıkarın yanında olmamalı, kendi çıkarı olsa bile' dedi
Sevgili konuklar, ülkemize hoş geldiniz. Burada, İstanbul gibi görmüş geçirmiş bir şehirde buluşmamızın hepimiz için hayırlı olacağını umuyorum. Geçirdiğimiz 20. yüzyıl belki de insanlığın en acılı yüzyılıydı. Milyonlarca insan, çoğunluğu da genç, bu yüzyılda öldürülmüş, korkunç jenositler bu yüzyılda yaşanmıştır. 20. yüzyılda çıkan üç savaşın adı da dünya savaşıydı. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, üçüncüsü de Soğuk Savaş adı verilen dünya savaşıydı. Her savaş, adı ne olursa olsun, her savaş bir yıkım, bir ölümdür. Yalnız savaşların en korkuncunu Soğuk Savaş olarak yaşadık. Ve bu savaş insanlığımızı çürüten bir savaş oldu. En azından vicdanımızı çürüttü. Toptan bir yalan dünyasına düştük, yozlaştık. Bunun tersini söyleyebilecek bir tek insan bile çıkamaz. Ama olumlu olan insanoğlunun bugüne nice belaları aşarak geldiğidir. Başımızdaki yeni belalardan da kurtulabilecek miyiz? Şüpheliyim demeye dilim varmıyor. İnsanlık değerleri her gün biraz daha yıpranıyor, yitiyor, yok oluyor. Ve değerlerin yerini hiçbir biçimde dolduramıyoruz. Doldurmanın yollarını da bulamıyoruz. Bu söylediklerim bir katmerleşmiş karamsarlık sonucu değildir. Birtakım rakamlar vermek istiyorum. Birkaç rakam bile dünyamızın ne durumda olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Bu rakamları veren raporları buradaki herkes biliyor, biliyor ya gene de birkaç rakamı vereyim: Dünyanın en zengin 200 kişisinin sahip olduğu toplam servet, yeryüzündeki en yoksul 2.5 milyar insanın toplam gelirinden fazla. Dünya nüfusunun 6.5 milyar olduğunu da unutmayalım. Dünyanın en yoksul ülkesine kıyasla, en zengin ülkesinde kişi başına düşen milli gelir, 228 kat daha çok. Dünya üstündeki 89 ülke son 10 yıl içinde 23 kat yoksullaştı.
Korkunç rakamlar Hastalıklar, ölümler, çocuk ölümleri... Daha birçok acı. Yoksulluk, açlık, dünyanın güzelliğinin, mutlu yaşamın dışına atılmış insanlık. Ve biz bu insanlığı tanımaktan yoksunuz. Doğru, korkunç rakamları biliyoruz, ama bu insanlar kimdir, nedir, necidir haberimiz yok. O, aç yoksul insanların utanç verici trajedisini, onlarla birlikte yaşayabiliyor muyuz, bir lokma ekmeğe muhtaç olmanın, açlıktan ölmenin acısına, en azından ortak olabiliyor muyuz? Trajedilerini bilmeden, trajedilerini yaşamadan, onların dünyalarına katılmadan onlara nasıl yaklaşabilir, yakınlaşabiliriz. Üstün insan ve ilkel insan kavramı, insanlığın gözbebeği Rönesans'ta yaratılmadı mı? O Rönesans ki insanlığın hem sanatta, hem bilimde büyük sıçramalar yaptığı bir dönem. Rönesans'ın insanları, sömürgecilerin bundan faydalanacaklarını ne bilsinler. O ilkel denen insanlara kültür, uygarlık götüreceklerini ne bilsinler. Bugün elimizde uygarlığımızın temellerinden başlıcası olan çok gelişmiş bir teknoloji var. Yine de üstün insan ve ilkel insan kavramı acımasızca sürüp gidiyor. Teknolojiden uygar dünya kadar değilse de ilkel denilen insanlar da yararlanıyorlar. Televizyon, radyo dünyanın en ücra köşelerine kadar gidiyor. Okuryazarlık da yayılıyor. Kötü durumdaki insanlığa da bütün kapılar kapatıldı. İnsanlık doğal yollardan kendi kaderini belirlemek için, gerçek demokrasiye, özgürlüğe ulaşmak için çareler arıyor. Terörizmle kimse insanlığın yararına hiçbir yere varamaz, hiçbir sağlıklı bir sonuca varamaz. Dünyanın sağlıklı bir yere varabilmesi için, demokrasinin gelişmesi için, insanlığa bütün meşru yollar açılmalıdır. Demokrat görünerek baskıcı bir düzeni sürdürenler insanlığı maceralara sürüklemişlerdir. İnsanlık istenmeyen, büyük, onarılmaz tehlikelerle karşı karşıya kalırsa bunun suçluları şimdiden bellidir. 11 Eylül'ü hiç kimse istemezdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin demokratik gelişimlerde büyük yanlışları oldu. Örneğin Şili'de Allende'nin yolunu kesmemeliydi. Çünkü o bir diktanın başlangıcı değil, seçimle gelen, seçimle gitmeyi göze alan yeni bir demokrasi anlayışının başlangıcıydı. Aymazlık böyle sürüp giderse, insanlığın da sonu iyi gelmeyecek. Şimdiden bütün insanlara özgürlük kapılarını açmak için çabalar harcanmalıdır. İyi sonuca varabilmek için doğal yol yalnız ve yalnız gerçek bir demokrasiden geçer. Demokrasi de değişkendir. İnsan hakları bildirgelerine durmadan haklar ekleniyor. Bu eklemeler bile daha şimdiden yetmiyor. Demokrasi gittikçe değişiyor, genişliyor. Demokrasilerde her şey gittikçe de saydamlaşacak, yeni anlamlar kazanacak. Demokratik bir ülke baskıcı rejimleri destekleyemeyecektir. Ne için olursa olsun, baskıcı düzenleri destekleyen ülkeleri insanlık reddedecektir. Gerçek demokrasilerde gelir dağılımı yüzyılımızdaki gibi utanç verici bir durumda olmayacaktır. Bütün belalardan insanoğlu er geç kurtulacaktır. Böyle bir geleceğe inanırsak, demokrasiden başka çarenin olmadığına da inanırız. Çağımızın getirdiği en büyük kötülük de doğa kırımıdır. Doğa kırımı tehlikesini yeterince anlamış değiliz. Doğa sorununda birtakım insanlar duyarlık gösteriyorlar, çabalıyorlar. Kimi ülkelerde yeşiller partisi kuruluyor. Dünyamız elden giderken bu bile saygı duyulacak bir uğraştır. Yazık ki parti kurmakla bu korkunç oluşumun altından kalkamayız. Partiler kendi sınırlamalarını birlikte getirirler. Oysa bütün insanlar, hangi sınıf, hangi soy, hangi renkten olurlarsa olsun, doğayı kurtarmaya gelmeli. Bu dünya hepimizindir. Onun yok olması, insanlığın yok olmasıdır. İnsanlar kolay kolay benden sonra tufan diyemiyorlar. Doğanın tükenmesi, insan soyunun da tükenmesidir. Bütün bunlar anlatıldığında, kimse dünyamızın yok olmasını, soyunun tükenmesini istemez. Doğa kırımını insanlara anlatabilirsek, bu işin altından, zor da olsa kalkabiliriz. Bozulan, tüketilen doğayla birlikte insanların da dengesi bozuluyor. Kirlenen hava, su, kirlenen, yaşanmaz hale gelmiş şehirler, tükenen ormanlar, tükenen ormanlarla birlikte tükenen oksijen. Birçok bitkinin, kuş türünün, hayvan türünün, çoğunlukla böceklerin tükenmesi, akan suların kuruması doğanın dengesini bozuyor. Böyle giderse, yaşayan bu kadar canlı yok olursa, insan soyu böylesine bozulan bir dünyada yaşamını sürdürebilir mi? Bir de eğitim sorunu var. Yüzyıllardan bu yana süren bugünkü eğitim, çağımıza yakışmayan, özünü hiç yenilemeyen bir eğitim düzenidir. Ana babalara göre çocuk çocuktur. Oysa çocuklar da insandır, ama onlara insan gibi davranılmıyor. Okullar da üç aşağı beş yukarı böyle. Orada da çocuklara çoğunlukla birçok bilgi ezberletiliyor. İnsanla, yaşamla yüz yüze kaldıklarında da bocalıyorlar. Oysa eğitim düzeninin adı çoktan konmuş: Üreterek, yaşayarak, yaratarak eğitim. Yaşamı doğadan kopuk, eğitimi yaşamdan kopuk, yaşamını siyasi katılım yoluyla düzenleme hakkından yoksun insanlar şiddete dönebiliyorlar. Ve bu insanlar savaş çıkarıyorlar, savaşta birbirlerini öldürüyorlar, işkence yapıyorlar, birbirlerini aşağılıyorlar, birbirlerinin onurunu ayaklar altına alıyor, birbirlerini sömürüyorlar. Acıma, sevme duygularını yitiriyorlar.
Dünya yeniden yapılandırılmalı Dünyamızın yeniden yapılanmaya gereksinmesi vardır. Bu dünya, bu biçimiyle insanların mutlu yaşayacakları bir dünya olamaz. Dünyanın yeniden yapılanmasında medyayı, daha çok da basını göz ardı edemeyiz. Basının, dünyanın yapılanmasına yardım etmeden önce kendini yeniden yapılandırması gerek. Basının ödevlerinden başlıcası da kültür sorunudur. Tarih boyunca kültürler, emperyalizme kadar, hep birbirlerini etkilemiş, beslemiştir. Diller de öyle. Batı uygarlığının temelinde Akdeniz başı çeker. Bunun birçok sebebinin başında Akdeniz'in çokkültürlülüğü gelir. Akdeniz, Asya'dan, Kuzey Avrupa'dan, Afrika'dan birçok boyları çekmiştir. İnsanlığın bir niteliğinin de göçebelik olduğunu biliyoruz. Kavimlerin birikim yerlerinde, bu topraklar çoğunlukla verimli, ılıman topraklardır, uygarlıklar, yaratıcı kültürler buralarda boy atmıştır. Emperyalizmin kalıntılarında bugün de bir kültür yozlaşması sürüp gidiyor. Çünkü o kültürsüz yerlere üstün insanların kültürleri götürülmüştür. Onların kültür sayılmayan kültürleri yerine üstün kültür yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bugün kabul edilen her kültürün özel bir kültür olduğudur. Her dil ayrı, özel bir dildir. Hiçbir kültür öbür kültürün yerini alamaz. Dünyamız, ne büyük mutluluktur ki, on binlerce çiçekli bir kültür bahçesi. Her kültürün bir rengi, bir kokusu var. Dünyamızın bir çiçeğinin koparılması, dünyamızdan bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır. Günümüzdeki küreselleşme süreci hızla tek tip bir dünyaya doğru yönlendiriyor bizi. Bu gidiş keşke bir kardeş, bir barış dünyasına gidiş olsa. Gözüken o ki, tek bir kültüre, tek bir dile doğru itiliyoruz. Böyle bir dünyanın kurulması olanak dışıdır ya, bu aymazlıktan dünyamız daha neler yitirecek kim bilir? Ve özgür, yeniden yapılandırılmış bir basın, birçok kötülüğün yolunu kesmekte insanoğluna yardım edebilir. Basın, hiçbir yardım almadan salt kendi iradesiyle kendisini özgürleştirebilir.
Basına düşen görev Küreselleşme rüzgârı önüne katılanlar, her dili, her kültürü de yıpratıyor. Buna dillerin, kültürlerin bilinçli insanları izin vermeyeceklerdir. Basın, dillerinin, kültürlerinin bozulmasını ya da yok olmasını istemeyenlerin yanında olabilir. Basın, dünyamızdaki pek çok kötülüğün bilinmesini, duyulmasını sağlayarak önemli savaşımlar vermiştir. Basın, hiçbir çıkarın yanında olmamalıdır, kendi çıkarı olsa bile. İşte basının özgür olması da budur. Basının kendi yanlışları üstünde birçok çalışmaları var. Ve basın çağımızda kahramanlar yetiştirmiştir. Pek çok örnek verilebilir. Size buradan basını anlatacak değilim. Bugünlerde basının karşı karşıya olduğu sorunlar az değil. Önce kendi sorunları. Basın, doğası gereği, güvenilirliğinden güç alır. Ancak bugün basının güvenilirliği büyük yaralar almıştır ve basın gittikçe kan kaybediyor. Basın zanaat değil, sanattır. Basının yeniden yaratıcılığına, direncine kavuşabilmesi için özgürleşme çabası vereceği anlar bellidir. Örneğin dünyamızdaki yokluk, açlık, gelir dağılımı... Örneğin, dünyadaki dillerin, kültürlerin yozlaşması. Örneğin, eğitim sorunu. Örneğin, yitip giden, yeri doldurulamayacak değerler. En önemlisi de doğa kırımı, doğa kırımıyla birlikte insanoğlunun soyunun da tükenmesi... Basın önce baştan sona yeni bir yapılanmaya gitmelidir. Yeniden yapılanmış özgür bir basın bu sorunların üstesinden gelinmesine büyük katkılarda bulunabilir. Türkçede bir söz vardır: Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar. Biri yiyor, milyonlar bakıyor, kıyametin kopmasını mı bekleyelim? (Yazarın dün WAN Kongresi'nde yaptığı konuşmanın tam metni)
22 Temmuz’da seçmenler, nerede ve hangi sandıkta oy kullanabileceklerini Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’den öğrenebilecekler.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 18:43 TSİ 11 Mayıs 2007 Cuma
İSTANBUL - Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesindeki hazırlıklar tamamlandığında seçmenler siteye girerek nerede oy kullanılabileceği bilgisine ulaşabilecek.
Yüksek Seçim Kurulu’nun resmi sitesi www.ysk.gov.tr’ye girilerek ‘nerede oy kullanacağım’ bölümü tıklandığında;
T.C kimlik no ile sorgulama Seçmen no ile sorgulama Kimlik no ile bilgileri sorgulama
başlıklarına ilgili bilgiler girilerek, hangi sandıkta ve nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek. Şu anda yalnızca seçmen numarası ve ikametgah bilgilerine ulaşılabiliyor. Hazırlıklar tamamlandığında siteye girerek nerede oy kullanılabileceği öğrenilebilecek.
Sevgili okurlarım!.. Her şey yalan bugün doğru... Bugünü çok iyi değerlendirin. Bakın: Hırsızlar koşa koşa sandığa gidiyor. Terörist tayfası bütün gücüyle sandığa yükleniyor. Ali Dibolar, sandığı ablukaya almışlar. İstiyorlar ki bu yolsuzluk düzeni devam etsin... Sömürgen-vurguncu sermaye sahipleri de sandığı asla bırakmıyor. Dünyanın en tatlı faiziyle kolaydan para kazanıyorlar ya... Hazinemizi istedikleri gibi tırtıklıyorlar ya... Bu yüzden borsayı hep zıplatıyorlar ya... Ekonomi iyi deyip sizi kandıracaklar ya... Kendi çocukları emeklemeye başlamadan dolar milyoneri oluyor ya... Bütün yamuklar sandığa gidiyor. Ya siz neredesiniz? Yoksa, 'Benim bir oyumdan ne çıkar ki...' mi diyorsunuz? Sizin o bir oyunuz var ya... Çok önemlidir; unutmayın... Unutmayın: Bir oy dünyaya bedeldir. Bir oy, iktidarı tayin eder. Siz gitmezseniz de öbürleri gidiyor. Gidip, yamuklar iktidarı belirliyor. Sizin de şikayet etmeye hakkınız kalmıyor. Haydin, sandığa gidelim. Sandığı haramilerden kurtaralım...
OYUNUZ KURŞUN OLMASIN Hem yazıyorum hem de gazetelere bakıyorum 2 askerimiz daha şehit olmuş. O anaları düşünüyorum: Aslan gibi çocuklarının başında yakalarını yırtıyorlar. Feryatları yeri göğü dolduruyor. Ama kim duyar onları... Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları dev gibi panolarda. Her yeri işgal etmiş... 'Yola devam!' diyor... Yeni çocuklarımızın ölmesi için... Yola devam. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın sözlerini yeniden duyuyorum: Terörü önlemek için Kuzey Irak'a girmeliyiz. Girersek başarılı oluruz. Ama dev panolardan millete bakıp 'Yola devam!' diyen kişi, karşı çıkıyor. 'Ben girmem, oradakilere dokunmam!' diyor anlayacağınız. Ama oradakiler bizim çocuklarımıza dokunuyorlar. Her gün birini, ikisini havaya uçuruyorlar. Bu yüzden: Oyum, benim evladımdır. Onun canını cellada teslim etmem. Oyum kurşuna dönmesin. Gelip beni vurmasın.
ZAM GELECEK AKP yeniden iktidar olursa, vatandaş yandı yanacak. Bunlar IMF'ye imza verdiler. Ali Babacan attı imzayı. Bunu da eski bakanlardan Cafer Tayyar Sadıklar açıkladı: Seçimlerden sonra zam yağacak... Doğal gaz, elektrik, su, akaryakıt, ulaşım. Aklınıza ne gelirse zamlanacak... Bundan kurtulmak için bu iktidardan kurtulacaksınız... Bir kutu yiyecek, beş torba kömürle sizi kandırmaya çalışana, cevap verme günü bugündür: Oyunuzun, namisiniz olduğunu gösterin...
KADINI ORTAÇAĞA GÖTÜRENLER Bir de kadınlarımızın özel sorunu var. Bu zihniyet kadını zevk aleti gibi hayal eder, bu yüzden de eve hapseder. Bunlardır kadını eksik etek gören. Ey kadınlar... Ey analarımız... Ey bizleri doğurup büyütenler... Bu aşağılanmaya razı mısınız? Hazreti Hatice gibi, Hazreti Fatıma gibi, Selçuklu İmparatorluğu'nu yöneten Türkan Sultan gibi kadının muhteşem duruşunu onlara göstermeyecek misiniz? Kadınların, kadınlık haklarına sahip çıkma fırsatı gelmiştir. Sizi böyle ikinci sınıf varlık haline getirenler, seçmen listesinde karşınıza geliyor. Mührü asla bunlara vurmayın.
KURBAĞA MISINIZ? Kurbağayı kaynatmanın yolunu biliyor bunlar. Su dolu kazanın içine bırakıp altını ağır ağır ısıtıyorlar. Kurbağa sıcağa alışıyor. Gevşiyor. Piştiğini, yanacağını anladığı zaman... Artık zıplayamıyor... Ve telef olup gidiyor. Seçmeni o hale getirmeye çalıştılar. Durmadan seçim anketi yayımladılar ve AKP'yi rakipsiz gösterdiler. Gazeteler, televizyonlar iktidar ateşiyle halkımızı iyice yumuşattılar. Çevremizde tuzaklar kuruldu; bekliyorlar: Oylar AKP'ye giderse millet telef olur. Fakat halkımız bugün zıplayıp bunlardan kurtulacaktır.
OYLARI BÖLMEYİN Sandığa giderseniz... Oyunuzu dürüstlere verirseniz... Türkiye, Türkiye'nin altını oyanlardan kurtacaktır. Bunun için oyları bölmeyin... AKP'nin karşısında iki büyük parti var: Biri CHP, biri MHP... Hesabı soracak olan, bunlardır. Kendinizi hangisine yakın buluyorsanız oyunuzu ona verin. Verin ki Türkiye; devletiyle kavga edenlerden kurtulsun... Rahat nefes alsın. Üzülenler; teröristler olsun; vurguncular olsun, Amerika olsun; faizle para kazanan emperyalist şirketler olsun... Bizler de bayram yapalım.
16/07/2007 Unuttuğumuz bir şeyler var Ulaş Emre / Çağdaş Günerbüyük Hatırla Sevgili dizisinin senaryo yazarı Nilgün Öneş’le diziler, televizyon, tarihi anlatma üzerine konuştuk... Demokrat Parti iktidarı dönemini anlatan bir dizi olarak başlayan Hatırla Sevgili, 68 dönemi gençlik hareketine de bolca yer veren bir dizi olarak sezonu bitirmişti. Yakın tarihi hakkını vererek anlatma çabası dizinin ilk göze çarpan yanı. 70’li yıllara yaklaşan dizi, önümüzdeki yayın döneminde de öyküye kaldığı yerden devam edecek ve 12 Eylül 1980 darbesine kadar gelecek. Çok sayıda izleyicinin ilgisini döneme çekmeyi başaran ve tartışmalar da açan Hatırla Sevgili, aslında yoğun bir çabanın ürünü. Bu çabanın kamera önünde olmayan sahiplerinden biri dizinin senaristi Nilgün Öneş. Öneş, Hatırla Sevgili sayesinde gençlerin o döneme dair kitaplar okumaya yöneldiklerini görünce memnun oluyor. Öneş’le Hatırla Sevgili’den yola çıkarak televizyon üzerine bir söyleşi yaptık. Yakın tarihi anlatan başka diziler de olmuştu televizyonda. Ancak siz gerçekten yaşanmış olaylara da yer veren bir dizi yazıyorsunuz. Neden böyle bir şey yapmaya gerek duydunuz? Bizim aslında hem gerçek karakterlerle, hem kurgu karakterlerle bir hikayemiz var. Gerçek karakterler kendi hikayelerini sürdürüyorlar bildiğimiz tarih içinde, Adnan Menderesler, Deniz Gezmişler, bildiğimiz hikayeler. Diğeriyse doğrudan tarihi karakterlerimizle ilişkide olan bizim kurgu karakterlerimiz. Öyle olması, bize hem daha inandırıcı hem de daha değerli geldi açıkçası. Çok zor bir iş oldu. Bir yandan tarihi okumak zorundayız. Gerçi danışmanlarımız var, onların çok yardımı oldu ama o tarihi olayların içine bizim kendi hikayemizi yerleştirmek bayağı bir zahmetli oldu. Ama bence işin en büyük keyfi de ordan çıktı. Olayı hem gerçek kılmak, hem de unutulmuş bir şeyi hatırlatmak. Yani unuttuğumuz bir şeyler var. Zaten dizinin adı da ordan geliyor: Hatırla Sevgili. Benim yaşımdaki insanların hatırladığı şeyler bunlar. Ama unuttuk gibi görünüyor. Ve genç kuşağın hiç bilmediğini fark ettik. “Biz Başbakan mı asmışız” diyenler oldu! Bu anlamda bir faydası olsun diye de düşündük açıkçası. Oyuncuların çoğu gençlerdan oluşuyor tabii. O dönemi yaşamamışlar. Onlar nasıl öğreniyorlar, nasıl hazırlanıyorlar? Birçoğu dönemi anlatan kitapları okudu, belgeselleri izledi. Onlar çok heyecanlıydı. O dönemki insanların vücut dili, mimikleri çok farklıydı, en çok onun sıkıntısını çektiklerini söylediler. Orada da daha yaşını başını almış oyuncular sanıyorum onlara yardım etti. Tabii çok eksiğimiz var. Zamansızlıktan iyi yapamadığımız, hem senaryodan, hem kurgulamadan eksiklerimiz var. Elimizden gelen bu şimdilik. Oyuncuları nasıl seçtiğinizi merak ediyoruz. Özellikle Deniz Gezmiş’i canlandıran oyuncuyu... Deniz Gezmiş bizim için çok önemli. Çok aradık onu. Bulana kadar da hikayeyi biraz geciktirdik. Biraz oyalandık. Çünkü çok önemli bir karakter. Bir sürü insanın yakından tanıdığı ve çok sevdiği biri. Sonunda birini bulduk. Onu çok beğendiler. Arkadaşların tepkileri bizim için önemliydi. Ağlayanlar olmuş. Heyecanlanmışlar. Sadece onun vücut dilini ve tavrını eleştirdiler, onunla ilgili uyarılar yaptılar. Oyuncu geldi danışmanlarla görüştü. “Deniz böyle derdi, elini böyle kaldırırdı” diye anlattılar. Çok güzel oldu. Yazın da biraz hazırlanacak. Tepkiler genelde olumlu. Eleştiriler alıyoruz tabii, eleştiriler olmalı. Hem bizim kendimizi düzeltmemiz açısından, hem de bir daha bu iş tekrarlanırsa, bunları gözetebilirler artık. Bizim eksiklerimizi yapmazlar. İzleyicilerin tepkileri nasıl? Özellikle genç kuşaktan, şu anda üniversite öğrencisi olan kuşaktan çok olumlu tepkiler aldık. Hepsi, diziyi kaçırmadan izlediklerini ve o döneme ait kitapları okumaya başladıklarını söylediler. Bir kuaförde çalışan manikürcü kız bir arkadaşıma söylemiş. Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitabını almış. Merak etmişler, daha geniş bilgilenme istemişler. Bu da iyi bir şey. Ben açıkçası gençlerin bu kadar ilgileneceğinden kuşkulanıyordum, başka şeylerle ilgilenirler diye düşünüyordum. Kim izler diyorduk. O dönemi yaşamış olanlar, daha önceki dönemi yaşamış olanlar, politikayla ilgilenen insanlar izler diye düşünüyorduk. Ama beklemediğimiz kesimlerden ilgilenenler ve sevenler oldu. Siz başlarken hikayenin buralara geleceğini öngörüyor muydunuz? Tabii, biz 12 Eylül’e kadar geleceğiz. 68-72 arası epey uzadı, çünkü çok olaylı bir dönem. Gelecek sezon ilk 13 bölümü de kaplayacak, idamlara kadar. Sonra da 12 Eylül’ü ve sonuçlarını göreceğiz. Onun da sonuçları ağır tabii. Orada bitireceğiz. 39 bölüm yapmayı düşünüyoruz. Gelecek sene kesin bitecek. Yoksa işin büyüsü kaçıyor. Ben dizi tuttu diye uzatmayı sevmiyorum. Taylan Özgür’e yer vermek istemişsiniz ama olmamış diye haberler çıktı. Hayır, yer alacak o. Çünkü o Deniz Gezmiş’i çok etkilemiş biridir. Hatta onun yanına gömülmek istemiş. Şimdi tam oralara geldik. Dönemin gençlik önderlerinin, bilinen karakterlerinin hepsini kullanmamız biraz zor tabii. Mesela Harun Karadeniz’in sadece ismini geçirdik, kendisi görünmedi. O çok daha farklı bir şey, belgesel gibi bir şey olurdu. Biz yalnız ana karakterleri kullanmaya çalıştık. Ama biraz yarı belgesel havası var dizinin. Tarihe tam bağlı kalmaya çalışıyorsunuz, arada gerçek görüntüler kullanıyorsunuz... Tabii tabii. Mesela Vedat Demircioğlu’nun cenazesini çektik bayağı. Elimizden geldiği kadar yapıyoruz. Çünkü o çok zor bir şey. Şimdi bütün sokaklar değişmiş, çevre değişmiş. O meydanlar yok artık. O yüzden o yürüyüşleri canlandırmak çok zordu. Bu nedenle gerçek görüntüleri kullanarak, siyah beyazdan renkliye geçerek bir şeyler yapmaya çalıştık. Zordu ama biz olabilecek olanları yapmaya çalıştık. Aklımıza takılan bir şey daha var. Mesela Vedat Demircioğlu’nun camdan atılışını biz göremedik, biraz eksiklik oldu gibi. Ya da Defne gözaltına alınmıştı, çıktığında içeride dayak yediğini anladık. Dayak, işkence, ölüm gibi sahneleri özellikle mi göstermiyorsunuz? Evet, televizyon olduğu için. Aslında Vedat Demircioğlu’nun düşüşü çok dramatik bir şeydi ama kan göründüğü zaman bile oraları kamufle etmek zorunda kalıyoruz. Aslında, onu yurt önünden sürükleyerek üniversite kapısına getirmişler ve yolda bir kan izi olmuş. Bunlar gösterilebilirdi belki ama o kadarı biraz fazla. Gençlerin dizinizden sonra dönemi okumaya yöneldiğini söylediniz. Sizce televizyon böyle bir işlevi ne kadar üstlenebilir? Televizyon çok önemli bir araç bence. Düşünün bir karakter ölüyor, onun cenaze namazını kılıyorlar. O kadar insanlar etkileniyor ki, gerçek zannediyorlar artık. Bu durumda işi yapanlara, yazanlara, çekenlere, bana sorarsanız biraz sorumluluk düşüyor. Oralarda dikkatli davranılması gerekiyor. Asla sansür demiyorum, buna tamamen karşıyım. Ama sahiden özellikle genç kuşağın birçok şeyden düşünemeyeceğiniz kadar çok etkilendiğini görüyoruz. Hrant Dink’in ölümü nedeniyle dönüp baktığımız bir gençlik kesimi var. birçok şeyden etkilenmiş onlar. Öyleyse televizyonda daha dikkatli işler yapmamız gerekiyor. Kışkırtmaktan uzak, belki birbirimizi anlamaya yönelik. Bu önemli bir şey, birbirimizi anlamaya çalışmamız çok önemli. Ama bu çok zor. Televizyonun şimdiki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz, içeriden bir göz olarak? Televizyonun şimdiki durumundan memnun değilim açıkçası. Ben İkinci Bahar’da da çalıştım. Biz onu 45 dakika yazardık, şimdi 90 dakika yazıyoruz. Her hafta bir sinema filmi yazıyoruz aslında. O 90 dakika içinde ne yazan, ne çeken, ne oyuncular, kimseden çok mükemmel bir şey beklemek mümkün değil artık. Birçok şeyin elimizden kaçtığı kesin. Ama bu bizim tercihimiz değil. Ben yine 45 dakika yazmak istiyorum. Bana göre komedi dizileri 20 dakikayla sınırlandırılmalı. Ama bu işi, reklamcılar, yapımcılar ve televizyoncuların oturup çözmesi gerekiyor. Daha kaliteli, daha düzgün bir televizyon görmek istiyorsak, bunun şartları kesinlikle bugün yaşadığımız şartlar değil. Siz birilerinin evine giriyorsunuz ve para vermiyorlar size gelmeniz için. Onun için çok özenli çalışılması gerekli. Ama bunun bir sonu gelecek. Şimdi saat 20.00’de başlıyor diziler, en az 80 dakikalık iki dizi, reklamlarla birlikte saat 01.00’e doğru bitiyor. Bu çok manyakça bir şey. Olmaması gerekir. Onun yerine 45 dakikalık düzgün çalışılmış işler konsa bence daha iyi. Ama benim istememle olmuyor. Son bir soru: Ahmet’le Yasemin kavuşamayacak mı? Birçok seyirciye göre çok uzadı. En çok aldığımız mail, “Artık kavuşsunlar” diyor, “Yaşlanmadan olsun bu”. İzleyicinin isteği onların bir an önce kavuşması. Biz de çok uzatmayacağız. (İstanbul/EVRENSEL)
Danışmanlar yardımcı oluyor Danışmanlarımız var dediniz. Senaryoyu nasıl bir yöntemle hazırlıyorsunuz? Ben senaryoyu yazıyorum. Sonra onlara yolluyorum. Onlar bazı şeylerin belli tarihte geçmesinde ısrarlılar. Öyle kritik noktalar var ki... Örneğin gençlik hareketlerinin bölünmesi, örgütlerin kuruluşu. Onu bir hafta önce kullanırsak, Fikir Kulüpleri Federasyonu dememiz lazım, bir hafta sonra kullanırsak Dev Genç dememiz lazım. Bunları hatırlatıyorlar bize. Benim önümde iki ansiklopedi var, biri Sosyalist Kültür Ansiklopedisi, diğeri Cumhuriyet Tarihi Ansiklopedisi, ordan belli bir akış yazıyorum. Ben bunları kullanacağım diyorum, onlar onu zenginleştiriyorlar. Yaşanmış anılarla, daha az bilinen olaylarla... Daha canlı, daha sıcak oluyor böylece. Danışmanların böyle bir faydasını gördük. Danışmanlarınız kimler? 60 döneminde, Can Dündar, Yılmaz Karakoyunlu ve Ferhat Kentel’di. Şimdi onlara 68 kuşağı eklendi. Fahri Aral, Mustafa İlker Gürkan, Mustafa Yalçıner, Mümtazer Türköne eklendi. Böylece bayağı kalabalık bir danışman kadromuz oldu.
Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına karşı oy gerekçeleri...
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç, Yüksek Mahkeme’nin "367" kararıyla ilgili karşı oy gerekçesinde, "Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı nisabıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir" görüşüne yer verdi. Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci turunda toplantı yeter sayısının 367 olduğu yönündeki kararının gerekçesi, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. Başkanvekili Haşim Kılıç’ın karşı oy gerekçesinin genel değerlendirme bölümünde, yargıçların karar ya da karşı oylarında yazdıkları dışında düşündüklerini kamuoyu ile paylaşma olanağı bulunmadığını vurguladı. Hakimlerin, Anayasa’ya göre görevlerinde bağımsız olduklarını ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verdiklerini belirten Kılıç, Anayasa’da, "hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz" denildiğini anımsattı.
"ÇATIŞMA ÇIKACAĞI TEHDİDİ"
Anayasa’nın bu maddeleri ile yargıçların vicdani kanaatleri tam olarak güvence altına alınmak suretiyle hiçbir organ, kişi veya mercin bunu etkilemesine imkan verilmemesinin amaçlandığını kaydeden Kılıç, karşı oy gerekçesinde, şu görüşlere yer verdi: "Anayasa’nın öngördüğü bu sorumluluğun, en sade vatandaştan makamı ve rütbesi ne olursa olsun herkesin gereğini yerine getirme zorunluluğu vardır. Ne yazık ki bu zorunluluğa rağmen karar öncesi kimi kişi, kurum ve mercilerin mahkemeyi etkilemeye dönük söylem ve davranışlarını onaylamak mümkün değildir. Mahkemenin kendi istekleri doğrultusunda karar vermemesi halinde ülkenin bir iç çatışmaya sürükleneceği biçimindeki ifadeler, yargıcın vicdani kanaatinin oluşmasını doğrudan hedef alan bir eylem biçimidir. Anayasa’nın 138. maddesi açıktır. Bu sorumluluğa karşın, çatışma çıkacağı tehdidi ya da ülkeyi koruma adına yapılan açıklamalar oluşacak karara dönüktür. Sonucun kamu vicdanında tereddüt uyandırmasına neden olabilecek bu ve buna benzer davranışlar ve söylemler demokratik hukuk devletinde onaylanması mümkün olmayan sorumsuzluklardır. Hukuku korumaya yönelik bu düşünceler sadece tarihe not düşmek üzere yazılmıştır."
İÇ TÜZÜK DEĞİŞİKLİĞİ İRDELEMESİ
Kılıç, karşı oy gerekçesinin, kararın değerlendirilmesine ilişkin bölümünde ise söz konusu TBMM kararının bir İçtüzük değişikliği niteliğinde olup olmadığını irdeledi. Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’nin çalışma biçimini düzenleyen İçtüzük değişikliklerini, "ihdası nitelikte yeni bir İçtüzük kuralı oluşturması" ve "mevcut İçtüzük kuralını değiştirmesi" biçiminde ele alındığını bildirdi. İçtüzükte bulunmayan yeni bir konunun Meclis kararı ile uygulamaya konulmasının, Mahkemenin görev alanına girdiğini belirten Kılıç, adı yeni bir İçtüzük düzenlemesi olmadığı ve İçtüzük yapılması ve değiştirilmesindeki yöntem uygulanmadığı halde, değer ve etkisi bakımından birer İçtüzük kuralı niteliğinde olan Meclis kararlarının anayasal denetime bağlı tutulabileceğini belirtti. Bir konunun mevcut İçtüzükte düzenlenmiş, nasıl yapılacağı ayrıntılı biçimde belirtilmişse bunun eylemli biçimde değiştirilmesinden bahsedilemeyeceğine işaret eden Kılıç, mevcut kuralın aksine bir uygulama yapılmış olmasının ancak içtüzüğe aykırı bir tasarruf olarak nitelendirilebileceğini kaydetti. İçtüzüğe aykırı bir uygulamanın denetim yerinin ise ne Anayasa Mahkemesi ne de başka bir yargı kuruluşu olduğunu ifade eden Kılıç, Anayasa’nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılması veya milletvekilliğinin düşmesi ile TBMM İçtüzüğü’nün hukuki yapıları birer parlamento kararı olduğundan bunların Anayasa Mahkemesi’nin denetim alanında olduğunu, bunun dışında, ihdasi nitelikte olmamak kaydıyla alınmış parlamento kararlarının yargısal denetiminden bahsedilemeyeceğini kaydetti. Davaya konu TBMM birleşiminde, oturumu yöneten Meclis Başkanı’nın, Anayasa’nın 96. maddesindeki toplantı yeter sayısıyla ilgili kural uyarınca 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli olduğunu belirterek bu konuda yapacağı uygulamanın İçtüzüğe ve Anayasa’nın 96. ve 102. maddelerine uygun olup olmadığı hususunu Genel Kurul’un onayına sunduğunu anımsatan Kılıç, Cumhurbaşkanlığı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen TBMM üye tam sayısının en az üçte biri oranındaki toplantı yeter sayısı olduğunun Meclis kararıyla tespit edildiğini belirtti.
"DENETİM MERCİ DEĞİL"
Belirtilen uygulama sonucunda ortaya çıkan bu kararın, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesine uygun bir karar olabileceği gibi aykırı bir karar olduğu da ileri sürülebileceğini belirten Kılıç, iki görüşün de mümkün olduğunu ifade etti. Kılıç, şunları kaydetti: "Ancak mümkün olamayacak tek şey, bunun İçtüzüğü değiştiren bir uygulama olduğunu ileri sürmektir. Aksi halde İçtüzüğe aykırı her durumun bir içtüzük değişikliği nitelemesi ile Mahkeme önüne getirilmesi kaçınılmaz olur. Anayasa’nın 84., 85. ve İçtüzüğün denetiminin öngörüldüğü 148. maddeler dışında bu tür parlamento kararlarının denetiminin Mahkemece yapılması, kaynağı Anayasa’da olmayan bir yetkinin kullanılması anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi, Meclis İçtüzüğü’ne uygun ya da aykırı tasarrufların denetim merci değildir. Söz konusu karar İçtüzüğe uygun da olsa aykırı da olsa, bunun Anayasa Mahkemesi’nin görev alanına girmediği açıktır. Belirtilen nedenlerle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken Mahkeme’nin görev alanına giren bir yasama tasarrufu olarak değerlendirilmesinde isabet yoktur."
"TOPLANTI YETER SAYISI TÜRETİLMİŞTİR"
TBMM İçtüğüzünün 121. maddesinin, Cumhurbaşkanı seçiminin Anayasa’nın 102. maddesindeki hükümlere göre yapılacağını öngördüğünü anımsatan Kılıç, Anayasa’nın 102. maddesine yapılan bu gönderme nedeniyle sorunun 102. maddenin nasıl anlaşılması gerektiğinden kaynaklandığını belirtti. "102. maddedeki karar yeter sayısı yanında toplantı yeter sayısının da gösterilip gösterilmediği problemin esasını oluşturmaktadır" tespitini yapan Kılıç, Anayasanın 102. maddesinin kapsamında bir toplantı yeter sayısının olup olmadığını tartışmadan önce, 1961 Anayasası’nın Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili hükümlerinin irdelenmesine ihtiyaç bulunduğunu belirten Kılıç, 1980 darbesinin nedenlerinden biri olan Cumhurbaşkanının 6 aya yakın bir süre seçilememiş olmasının olaya ışık tutacağını ifade etti. 1982 Anayasası’nın 96. maddesinde Cumhurbaşkanlığı seçimi dahil, meclisin tüm toplantılarında 1961 Anayasası’nın "tam mevcudun salt çoğunluğu" koşulunun terk edilerek, tam mevcudun üçte birinin toplantı yeter sayısı olarak kabul edildiğini belirten Kılıç, Anayasanın 102. maddesinin birinci fıkrasından bir "toplantı yeter sayısı" üretmenin mümkün olmadığını, Meclisin çalışmalarını kolaylaştırmak amacı gözetildiğinde, maddenin tarihsel gelişiminin de buna izin vermediğini kaydetti. Çoğunluk görüşünün dayanağını oluşturan bir toplantı yeter sayısının türetildiği Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir" denildiğini anımsatan Kılıç, şu görüşlere yer verdi: "Fıkrada ’üçte iki’, ’gizli oy’ ve ’seçim’ sözcükleri geçtiğine göre, bunun toplantı nisabı için öngörüldüğünü söylemek yorumda isabetsizlik değil, Anayasa’yı yorum yoluyla dolaylı yoldan değiştirmek anlamını taşır. Sözcüklerin anlam ve niteliği toplantı nisabı için kullanılmaya asla elverişli değildir. Anayasa’nın şekil şartlarına ilişkin düzenlenen tüm maddelerinde konular, net, anlaşılabilir ve yorumu gerektirmeyen açıklıktadır. Şekil kuralları yorumla üretilemez. Anayasa’yı yapanların tıpkı karar yeter sayılarına ilişkin düzenlemelerde olduğu gibi, toplantı yeter sayılarında da özel kurallar koymasını engelleyen ne olabilir? Bu kadar basit bir şekil şartı istenseydi açıkça belirtilirdi."
"TOPLANTI NİSABININ UZLAŞMA İÇİN TEHDİT UNSURU OLARAK KULLANILMASI"
Kılıç, karşı oy gerekçesinde Cumhurbaşkanı seçiminde çoğunluğun ifade ettiği gibi 1. turdan başlamak üzere, önce üçte iki oranında üye ile toplantı nisabı, sonra da üçte iki oranındaki üyelerle karar yeter sayısı aranacak olmasının, toplantı nisabının uzlaşma için bir tehdit unsuru olarak kullanılması sonucunu doğuracağını belirtti. Kılıç, şu tespitleri yaptı: "Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasından hareketle en az 367 üyenin katılımı ile toplantı yapılmasını öngörmek, geriye kalan 184 milletvekilinin daha karar aşamasına gelmeden TBMM’yi bloke ederek çalışamaz duruma getirmesine izin vermektir. Üçte birlik bir azınlığın seçim sürecini bu yolla engellemesi azınlığın çoğunluğa tahakküm etmesine neden olacaktır. Demokrasi sınırsız bir çoğunluk rejimi değildir, ancak, azınlığın çoğunluğa dayattığı bir rejim de hiç değildir. Bu yol, azınlığın çoğunluğu etkisiz hale getirmesi, başka bir anlatımla, çoğunluğun devre dışı bırakılması gibi hiçbir demokratik ülkede olmayan bir garabeti doğurur. Önceden kestirilmesi mümkün olamayan yorumlarla yeni usul kuralları üretilmesi hukuk güvenliğini yok eden yaklaşımlardır. Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin yirmi günde tamamlanmasını amaçlayan anayasa koyucunun daha birinci turda üçte iki toplantı nisabı ile sistemi tıkayan bir modeli istemiş olması asla düşünülemez. Toplantı nisabı (3/2) sağlanamadığı sürece 2., 3. ve 4. turların yapılması mümkün olmayacak, buna ilişkin kurallar anlamsız, işlevsiz kalacak, seçimlerin derhal yapılmasının bağlı olduğu 4. tur hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğinden fiili durumlarla sonuca gidilecektir. Daha seçimin başında üçte iki toplantı nisabını aramak, 1961 Anayasası’nda sorun olmuş bir konuyu çözmek, kolaylaştırmak değil daha da ağırlaştırmaktır. 1982 Anayasasını yapanların iradesi bu değildir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra istenen toplantı nisabıyla daha büyük sorunların kaynağı olmaya adaydır. Tam da bu noktada demokratik hayat, yerini, daha ağır kaoslara bırakmak gibi hiç de düşünülmeyen sonuçlara neden olabilecektir. Belirtilen nedenlerle karar Anayasa’nın 102. maddesine aykırı değildir. Çoğunluğa bu düşüncelerle katılmadım."
SACİT ADALI’NIN KARŞI OYU
Üye Sacit Adalı da karşı oy gerekçesinde, ortadaki işlemin "eylemli İçtüzük değişikliği" değil, TBMM kararı olduğunu belirtti. Adalı, Anayasa’da sayılan istisnai haller dışında TBMM kararları üzerinde Anayasa Mahkemesi’nin denetimi olmadığını kaydetti. İlk inceleme evresinde, 4’e karşı 7 oyla dava konusu TBMM kararının, "eylemli İçtüzük değişikliği" olarak nitelendirildiğini anımsatan Adalı, esas inceleme evresinde tartışmanın, eylemli İçtüzük değişikliğinin Anayasa’ya aykırı olup olmadığı üzerinde odaklandığını belirtti. Toplantı yeter sayısı 1961 Anayasası’na göre her iki Meclis için üye tam sayısının salt çoğunluğuyken, 1982 Anayasası’nın 96. maddesiyle üye tam sayısının üçte biri (184 oy) olarak düzenlenerek TBMM’nin toplanmasının daha kolay hale getirildiğini anlatan Adalı, Anayasa ve TBMM İçtüzüğü’nün başka herhangi bir maddesinde özel bir toplantı nisabı öngörülmediğini kaydetti. Anayasa ve kanunların kamu düzenini kurmak ve belli ihtiyaçları, amaçları karşılamak için çıkartıldığını belirten Adalı, Bir hüküm işlemez hale gelmiş ve değiştirilmek isteniyorsa, onun da bir ihtiyaca dayanacağını vurguladı.
"ANAYASA’NIN MAKSADINA AYKIRI"
Sacit Adalı, 1961 Anayasası’ndaki Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili maddenin, "işlemez duruma düştüğünü, Meclis’i aylarca çalışmaktan alıkoyduğunu, tıkanmaların ortaya çıktığını, sonunda bir askeri ihtilalin sebebi haline bile gelebildiğini" ifade etti. Adalı, karşı oyunda şu görüşlere yer verdi: "Böyle siyasi bunalım durumlarından kurtulmak için Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırılmak, kısa vadede çözüme ulaşmak, engellemeler kaldırılmak amaçlanmış, bu meyanda, sonu belli olmayan turlamalar 1982 Anayasası ile dörtle sınırlandırılmış, son tur oylamaya en çok oy alan iki adayın katılıp seçilebilmek için de salt çoğunluk sayısını bulmaları gerektiği öngörülmüş, aksi halde milletvekili seçimlerinin yenileneceği gibi bir müeyyide (tehdit) getirilmiştir. Bu itibarla, Cumhurbaşkanı seçiminde erkenden sonuç almayı hedefleyen bir iradenin, daha başta genel kurulda üye tam sayısının üçte ikisinin bulunmaması halinde müteakip turlara geçilemeyeceği ve böylece seçim sürecinin otomatik olarak işleyemez hale geleceği, 367 milletvekili ile oturuma başlanmadı diye TBMM seçimlerinin derhal yenileneceğine karar vermesi Anayasa’nın temel ilkelerine ve maksadına da aykırı olur."
"KENDİ KENDİSİYLE ÇELİŞMEK OLUR"
İlk oylamada 367 üyeyle ’toplansın’ diyen bir anayasa koyucunun altı gün sonra 276 milletvekilinin oyuyla Cumhurbaşkanının seçilmesine müsaade etmesinin (razı olması) kendi kendisiyle çelişmesi demek anlamına geleceğini belirten Adalı, "sonuç almaya zorlama" iradesiyle "süreci baştan zorlaştırma" tavrının birbirine zıt şeyler olduğunu vurguladı. Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında, "toplanmak" için değil Cumhurbaşkanını gizli oyla "seçmek" için 367 oyun gerektiğinin ifade edildiğini anımsatan Adalı, gerekçesinde, "Toplantı nisabının karar nisabı gibi 367 sayılması hukukun büyük ölçüde zorlanması demektir. Cumhurbaşkanı seçiminde de toplantı nisabı bakımından uyulması ve uygulanması gereken Anayasa kuralı 96. maddede yer almaktadır" görüşüne yer verdi. TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin birinci fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasa’nın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir" hükmünün yer aldığını anımsatan Adalı, bununla Anayasa’nın 102. maddesine atıf yapılmasıyla yetinilmiş, başka bir düzenlemeye gidilmediğini kaydetti.
"MECLİSİN İŞLEMESİNİ SAĞLAMAK HER MİLLETVEKİLİNİN GÖREVİ"
"Bir hakkın suistimalinin kanunca himaye görmeyeceği ve bir işten maksat ne ise hükmün de ona göre olacağı evrensel hukuk kurallarındandır" diyen Adalı, şöyle devam etti: "Meclis genel kuruluna girmek, toplantılarda hazır bulunmak, kanun yapıcılığında aktif rol almak, dolayısıyla, Meclis’in işlemesini sağlamak her milletvekilinin en tabii görevidir. Yasama organı üyeliğine seçilmiş ve bu sıfatla beş yıl hizmet etme hakkını kazanmış olmanın icapları arasında toplantılara katılmamak suretiyle Meclis’in çalışmasını güçleştirmek, önlemek ve karar alınmasına mani olmak yoktur. Anayasa’da belirtilen olağan engelleme (obstrüksüyon) yolları ancak Meclis’te fiilen hazır bulunulduktan sonra düşünülecek şeylerdir. Aksi halde, üçte iki veya beşte üç nisabının arandığı toplantılarda Meclis’e girmeyerek karar alma mekanizmasını tıkamak her zaman mümkün olacaktır. Artık bundan sonra 367 oy şartı aranacağından ve Meclis’in teşkil tarzı daima değişebileceğinden Cumhurbaşkanını seçmek de son derece zorlaşacak, hatta, bu usulü yumuşatmak bakımından, mesela, seçim usulünü yeniden düzenlemek için 175. madde uyarınca beşte üç çoğunlukla Anayasa değişikliğine gitmek bile kolay olmayabilecek, 1961 Anayasası uygulamasında karşılaşılan zorluklara 1982 Anayasası ile getirilen çözümler, tam bir geri dönüşle, sistemde daha ağır sosyo-politik ve sosyo-ekonomik problemlere yol açabilecektir. Esas olan, Meclis’in arızasız işlemesi, kesintisiz çalışması, görevini yapması ise, Anayasa hükümlerini buna göre yorumlamak kamu düzenini devam ettirmenin ve toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olmanın da gereğidir. Bu sebeplerle çoğunluk yorumuna ve görüşüne katılmamaktayım."
Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci ve ikinci turunda toplantı yeter sayısının 367 olduğu yönündeki kararının gerekçesi, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. • Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına karşı oy gerekçeleri... CHP, Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turundan sonra, 11. Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin ilk tur oylamanın eylemli içtüzük değişikliği niteliğinde olduğunu ileri sürerek, TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. birleşiminde alınan 11. Cumhurbaşkanı’nın seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile ilgili kararının iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle dava açmıştı. Anayasa Mahkemesi, 1 Mayıs 2007’de söz konusu kararı iptal etmiş ve kararın gerekçesi Resmi Gazete’de yayımlanıncaya kadar yürürlüğünü durdurmuştu. Yüksek Mahkeme’nin gerekçeli kararında, şöyle denildi: "Cumhurbaşkanın seçimi sürecinde ilk iki oylamada uzlaşmanın sağlanması, 102. maddenin birinci fıkrasındaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir.’ kuralının toplantı yeter sayısını da kapsamasıyla olanaklıdır. Aksi halde, üçüncü fıkradaki birinci ve ikinci oylamalar anlamsız hale gelecek, üçüncü ve dördüncü oylamalarda üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilebileceği için, bir uzlaşmaya da gerek kalmayacaktır. Üçüncü fıkrada öngörülen üçüncü ve dördüncü oylamalarda, TBMM’nin, adaylardan birini üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla seçebilme olanağı karşısında, Meclis’te salt çoğunluğa sahip parti ya da partiler, birinci ve ikinci oylamada üçte iki çoğunlukla aranan uzlaşmaya sıcak bakmayabileceklerdir. Bu durum Anayasa’nın, Cumhurbaşkanı seçiminin uzlaşmaya dayanması amacıyla bağdaşmamaktadır." Kararda, "Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın seçimi için öngörülen üçte iki çoğunluk, dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden hem toplantı hem de karar yetersayısını kapsamaktadır" denildi. Anayasa Mahkemesi’nin 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimine ilişkin kararının gerekçesinde, bugünkü üye tam sayısı esas alındığında TBMM’nin kural olarak 184 milletvekili ile toplanabileceği ve en az 139 milletvekiliyle karar oluşturabileceği, ancak Anayasa’da hem toplantı hem de karar yeter sayısı bakımından başkaca bir hüküm bulunmaması durumunda bunun geçerli olduğu kaydedildi. Anayasa Mahkemesi, CHP’nin, TBMM İçtüzüğü’nün 11. Cumhurbaşkanı’nın seçimine ilişkin 27 Nisan 2007 günlü ilk oylamanın Anayasa’nın 96. ve 102. maddelerine aykırılığı savıyla iptali ve iptal kararı yürürlüğe girinceye kadar bu uygulama ile oluşan içtüzük hükmünün yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi istemini yerinde görmüş ve oy çokluğuyla iptal etmişti. Yüksek Mahkeme’nin Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan gerekçeli kararında, öncelikle iptali istenilen TBMM kararının Anayasa’ya uygunluk denetimi konusunda Anayasa Mahkemesi’nin görevli olup olmadığı "bir ön sorun olarak" incelendi. Gerekçede, Anayasa’nın 148. maddesinin birinci fıkrasının, "Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler", 85. maddesinin ise "Yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine 84. maddenin birinci, üçüncü veya dördüncü fıkralarına göre karar verilmiş olması hallerinde, Meclis Genel Kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak yedi gün içerisinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın, Anayasa’ya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptali için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içerisinde kesin karara bağlar" şeklindeki hükümleri anımsatıldı. Anayasa’nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararları ile Anayasa’nın 148. maddesinde belirtilen TBMM İçtüzüğü’nün, hukuki nitelikleri bakımından birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmadığı ifade edilen gerekçede, şöyle devam edildi: "Anayasa’da sayılarak gösterilen bu kararlar dışında kalan parlamento kararları kural olarak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulamamakta ise de Anayasa Mahkemesi’nin bir çok kararında belirtildiği gibi, iptali istenilen bir yasama tasarrufunun Anayasal denetime bağlı tutulabilecek nitelikte olup olmadığı saptanırken sadece, onun bu tasarrufta bulunan organ tarafından nasıl nitelendirildiğine ve hangi ismin verildiğine veya bu işlemin nasıl bir yöntem izlenerek yapıldığına bakılması yeterli olmayıp, yapılış yöntemi ve adı ne olursa olsun hukuksal niteliği, etkisi ve doğurduğu sonuçlar da gözetilmelidir. Yapılacak değerlendirme sonucunda, iptali istenilen tasarrufun, Anayasa’nın 148. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi’nin denetim alanına giren kanun, KHK veya TBMM İçtüzüğü ile aynı değer ve etkide bir işlem olduğu kanısına varılırsa bu işlem Anayasa Mahkemesi’nce denetlenebilir. Aksi halde, hukuksal nitelikleri, etkileri ve meydana getirdikleri sonuçlar bakımından, Anayasa’ya uygunluk denetimine tabi tutulan kanun, KHK ve TBMM İçtüzüğü ile eşdeğerde bulunan ve bu nedenle de belirtilen işlemlere özgü yöntem ve isimlerle tesis edilip, hukuki varlık kazanması gereken bazı yasama tasarrufları, farklı yöntem ve isimlerle hukuk sistemine dahil edilerek Anayasa’ya uygunluk denetiminin kapsamı dışına çıkarılabilir. Bu durumda adı yeni bir içtüzük düzenlemesi veya değişikliği olmadığı ve içtüzük yapılması ve değiştirilmesindeki yöntem uygulanmadığı halde değer ve etkisi bakımından birer içtüzük kuralı niteliğinde olan TBMM kararları anayasal denetime bağlı tutulabilir. Değer ve etkileri bakımından aralarında fark bulunmayan yasama tasarruflarının aynı yargısal denetime bağlı tutulmaları hukuk devleti olmanın da gereğidir."
"DOĞRUDAN DÜZENLEME YOK"
Gerekçede, dava konusu TBMM kararının alındığı 27 Nisan 2007 tarihli 96. Birleşimde, ilk oylamaya geçilmeden önce, bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı seçimini gerçekleştirmek üzere toplanan Meclis’te, Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrası gereğince en az 367 milletvekilinin hazır bulunması gerektiği, aksi halde toplantı yeter sayısı bulunmadığından oylamaya geçilemeyeceği yönündeki açıklamaları üzerine, konuyla ilgili usul tartışması açıldığı ve bu tartışmanın sonucunda oturumu yöneten Meclis Başkanı’nın, Anayasa’nın 96. maddesindeki toplantı yeter sayısıyla ilgili kural uyarınca 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli olduğunu belirttiği, bu konuda yapacağı uygulamanın, İçtüzüğe ve Anayasa’nın 96. ve 102. maddelerine uygun olup olmadığı hususunu Genel Kurul’un onayına sunduğu anımsatıldı. Gerekçede, Genel Kurul’un da Başkan’ın tutumunun Anayasa’ya ve İçtüzüğe uygun olduğu yönünde karar verdiği, böylece, Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının, Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen TBMM üye tam sayısının en az üçte biri oranındaki toplantı yeter sayısı olduğunun Meclis kararıyla tespit edildiği dile getirildi. Gerekçede, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin ilk fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasanın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir" denilerek, Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısıyla ilgili doğrudan bir düzenleme yapılmamış, Anayasa’nın 102. maddesine göndermede bulunulmakla yetinildiği kaydedildi.
"102. MADDE ÖZEL HÜKÜM"
Anayasa’nın 102. maddesinin birinci fıkrasında da Cumhurbaşkanının, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçileceği, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağrılmasının öngörüldüğü belirtilen gerekçede, şunlar kaydedildi: "Dava konusu Meclis Kararı’nın İçtüzük düzenlemesi niteliğinde olup olmadığının saptanabilmesi için öncelikle 102. maddede geçen ’üçte iki çoğunluk’ ifadesinin toplantı yeter sayısını da kapsayıp kapsamadığı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Cumhurbaşkanı seçimi bakımından 96. madde genel hüküm, 102. madde özel hüküm niteliğinde olduğundan, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 102. maddesi ile Meclis’in toplantı ve karar yeter sayısını belirleyen 96. maddesinin birlikte değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Anayasa’nın 96. maddesinde ’Anayasa’da, başkaca bir hüküm yoksa Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz’ denilerek TBMM Genel Kurulu çalışmalarında toplantı ve karar yeter sayısı ayırımı yapılmış, her ikisinin alt sınırı da ayrı ayrı belirlenmiştir. Buna göre, TBMM, ’Anayasada başkaca hüküm olan haller’ dışında, üye tam sayısının en az üçte biri ile toplanabilecek ve üye tam sayısının en az dörtte birinin bir fazlasıyla karar verebilecektir. Bugünkü üye tam sayısı esas alındığında TBMM kural olarak 184 milletvekili ile toplanabilecek ve en az 139 milletvekiliyle karar oluşturabilecektir. Ancak, Anayasa’da hem toplantı hem de karar yeter sayısı bakımından başkaca bir hüküm varsa o uygulanacaktır. Bu düzenlemenin, 1961 Anayasası’na göre bazı farklılıklar içerdiği görülmektedir. 1961 Anayasası’nın, toplantı ve karar yeter sayılarını belirleyen 86. maddesinde, ’Her Meclis, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasa’da başkaca hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir’ hükmü ile istisna niteliğindeki ’Anayasa’daki başkaca hükümlerin’ varlığı, sadece karar yeter sayısı için öngörülerek, toplantı yeter sayısı yönünden genel kurala istisna getirilmezken, 1982 Anayasası’nın 96. maddesindeki ’Anayasada başkaca bir hüküm yoksa’ ibaresi madde metni başına konularak, Anayasa’da sadece karar yeter sayısı bakımından değil, toplantı yeter sayısı bakımından da ’başkaca’ özel nitelikli, istisnai hükümlerin bulunabileceğine işaret edilmiştir. Bu durumda, 1961 Anayasası’nın 86. maddesiyle karşılaştırıldığında 1982 Anayasası’nda, bilinçli olarak toplantı yeter sayısı yönünden de 96. maddedeki genel kuralın istisnalarının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Bu bağlamda 1982 Anayasası’nın, genel ve özel af ilanı (Md.87), Meclis Başkanı seçimi (Md. 94), Meclis soruşturması yoluyla bakanların Yüce Divan’a sevki (Md.100), Cumhurbaşkanı seçimi (Md.102), Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı suçlandırılması (Md.105), gensoru ve görev sırasında güvenoyu (Md.99, 111) ve Anayasa değişikliği (Md.175) konularında, TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayıları bakımından, 96. maddedeki genel kurala istisna getiren, özel hükümler içerdiği görülmektedir. Bu durumlarda kuşkusuz TBMM’nin toplantı ve karar yeter sayıları bakımından, 96. maddedeki genel kural değil, belirtilen maddelerdeki özel hükümler uygulanacaktır." Gerekçede, Anayasa’nın genel kurala istisna oluşturan söz konusu maddelerinin, ifade biçimleri ve işlevleri yönünden incelendiğinde bunlarda belirtilen nitelikli çoğunluğun Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin 102. madde dışında karar yeter sayısına ilişkin olduğunun anlaşıldığı ifade edildi. Anayasa’nın 102. madde hükmünün anımsatıldığı gerekçede, şunlar kaydedildi: "Maddenin birinci ve üçüncü fıkralarında Anayasa’nın nitelikli çoğunluk öngörülen diğer maddelerinden farklı olarak iki ayrı yeter sayı düzenlenmiştir. Üçüncü fıkradaki dört oylamanın, ilk ikisinde üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunu, üçüncü ve dördüncü oylamalarda salt çoğunluğunu sağlayan adayın seçilmiş olacağı kuralına yer verilerek dört oylamada da seçilmek için gerekli olan karar yeter sayıları ayrı ayrı belirlenmiştir. Buna göre, birinci fıkradaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir’ kuralı ile belirlenen yetersayının, üçüncü fıkradan farklı bir anlam taşıdığının kabulü gerekmektedir. Birinci fıkradaki, ’Cumhurbaşkanı, üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir’ kuralındaki üçte iki yeter sayısının, üçüncü fıkradaki karar yeter sayılarından farklı amacı ve işlevi olduğu düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanı seçiminde birinci fıkra hükmünün toplantı yeter sayısı bakımından; üçüncü fıkra hükmünün de karar yeter sayısı bakımından, 96. maddedeki toplantı ve karar yeter sayısına ilişkin genel kuralın istisnalarını oluşturan, ’Anayasadaki başkaca hükümler’ kapsamında bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır."
"CUMHURBAŞKANI SEÇİMİNDE UZLAŞMA TEMEL ALINIYOR"
Gerekçede, Meclis Başkanı seçimine ilişkin Anayasa’nın 94. maddesinin dördüncü fıkrasında da 102. maddesinin üçüncü fıkrasında olduğu gibi dört oylama ve seçilme yeter sayısı olarak da TBMM üye tam sayısının, ilk iki oylamada üçte iki, üçüncü oylamada ise salt çoğunluğu öngörülmesine karşın, bu maddede 102. maddenin birinci fıkrasına benzer biçimde bir yeter sayı öngören kurala yer verilmediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin 102. maddenin birinci fıkrasında, Cumhurbaşkanının TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla seçileceği belirtilirken, Anayasa’nın 94. maddesinin dördüncü fıkrasında Meclis Başkanı’nın ’gizli oyla’ seçileceği vurgulandıktan sonra fıkranın devamında öngörülen karar yeter sayısı ile seçileceğinin açıklandığı belirtilen gerekçede, bu farklı düzenleniş biçimi de 102. maddenin birinci fıkrasındaki, "Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir" kuralının bilinçli olarak toplantı yeter sayısını belirtmek amacıyla getirildiğini gösterdiği kaydedildi. Gerekçede, "Bu bağlamda, 102. maddede, dört oylamanın her birinde seçilebilmek için aranan karar yeter sayılarının ayrı ayrı belirlenmesi, birinci fıkra ile üçüncü fıkra arasına otuz günlük seçim takviminin düzenlendiği ikinci fıkranın konularak birinci ve üçüncü fıkraların birbirinden ayrılması da 102. maddenin yukarıda belirtilen anlam ve içerikle yorumlanması gerektiğini ortaya koymaktadır" denildi. Sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesi için bir kuralın yorumunda, onun lafzı kadar amacının da gözetilmesi gerektiğinde duraksama bulunmadığı kaydedilen gerekçede, şöyle devam edildi: "102. maddedeki düzenlemeyle, Cumhurbaşkanı seçiminde Meclis’te olabildiğince nitelikli bir uzlaşma sağlanmasının amaçlandığı açıktır. Nitekim, ikinci fıkrada otuz günlük seçim takviminde adaylık süresinin on günle sınırlanması, kalan yirmi günde yapılacak dört oylamanın ilk ikisinde adaylardan birinin seçilebilmesi için üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun oyunun aranması, dördüncü oylamaya, üçüncü oylamada en çok oy alan iki adayın katılabilmesi, bu oylamada da yarışan iki aday arasında üye tam sayısının salt çoğunluğunun adaylardan biri üzerinde sağlanarak Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde, TBMM seçimlerinin derhal yenilenmesi yoluna gidilmesi, Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşmanın temel alındığını göstermektedir. Anayasa’nın 104. maddesine göre, ’Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder.’ Ayrıca, Cumhurbaşkanına verilen görev ve yetkilerin niteliği ile Anayasa’nın Cumhurbaşkanının statüsüne ilişkin diğer hükümleri bir bütün halinde incelendiğinde Cumhurbaşkanının, ulusun önemli bir çoğunluğunu yansıtan temsilcilerin katılımı ve iradeleri ile seçilmesi yaklaşımının Anayasa’da benimsenmiş olduğu görülmektedir. Bu düzenlemeler, Cumhurbaşkanı seçiminde aranması gereken uzlaşının pozitif hukuksal dayanaklarını oluşturmaktadır. Cumhurbaşkanın seçimi sürecinde ilk iki oylamada uzlaşmanın sağlanması, 102. maddenin birinci fıkrasındaki ’Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilir’ kuralının toplantı yeter sayısını da kapsamasıyla olanaklıdır. Aksi halde, üçüncü fıkradaki birinci ve ikinci oylamalar anlamsız hale gelecek, üçüncü ve dördüncü oylamalarda üye tam sayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilebileceği için, bir uzlaşmaya da gerek kalmayacaktır. Üçüncü fıkrada öngörülen üçüncü ve dördüncü oylamalarda, TBMM’nin, adaylardan birini üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyuyla seçebilme olanağı karşısında, Meclis’te salt çoğunluğa sahip parti ya da partiler, birinci ve ikinci oylamada üçte iki çoğunlukla aranan uzlaşmaya sıcak bakmayabileceklerdir. Bu durum Anayasa’nın, Cumhurbaşkanı seçiminin uzlaşmaya dayanması amacıyla bağdaşmamaktadır." TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinde Cumhurbaşkanının Anayasa’nın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından Anayasa’nın 102. maddesi hükümlerine göre seçileceği belirtilerek göndermede bulunulan Anayasa’nın 102. maddesindeki, Cumhurbaşkanı seçiminde dava konusu Meclis kararına ilişkin ilk oylamada toplantı yeter sayısının, TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu olduğu sonucuna varıldığı kaydedilen gerekçede, buna göre, İçtüzüğün 121. maddesinde de aynı esasın benimsendiğinin kabulünün gerektiği vurgulandı. Gerekçede, şöyle devam edildi: "Bu durumda, TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. Birleşiminde Başkan’ın, 184 milletvekilinin Genel Kurul’da hazır bulunmasının gündemin Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili kısmına geçilebilmesi için yeterli bulunduğu yolundaki görüşünün kabulüne ilişkin TBMM Kararı, İçtüzüğün 121. maddesinin eylemli biçimde değiştirilmesi niteliğinde olduğundan bu kararın Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi, Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkisi içindedir." Gerekçede, dava konusu 27 Nisan 2007 günlü TBMM kararının "eylemli bir İçtüzük kuralı değişikliği" niteliğinde olduğuna ve işin esasının incelenmesine Tülay Tuğcu, Haşim Kılıç, Sacit Adalı ve Fulya Kantarcıoğlu’nun karşı oyları ve oy çokluğu ile karar verildiği belirtildi.
ESASA İLİŞKİN İNCELENMESİ
Kararın esas incelemesine ilişkin gerekçesinde ise, TBMM İçtüzüğü’nün 121. maddesinin ilk fıkrasında, "Cumhurbaşkanı, Anayasanın 101. maddesinde yazılı nitelikleri taşıyan adaylar arasından, Anayasa’nın 102. maddesi hükümlerine göre seçilir", Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında da "Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir" denildiği anımsatıldı. Gerekçede, şöyle denildi: "İlk inceleme bölümünde belirtildiği gibi, Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrasında Cumhurbaşkanı’nın seçimi için öngörülen üçte iki çoğunluk, dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden hem toplantı hem de karar yeter sayısını kapsamaktadır. Bu nedenle, İçtüzüğün 121. maddesinde de yapılan gönderme doğrultusunda aynı yeter sayının benimsenmiş olduğunun kabulü gerekmektedir. Oysa TBMM’nin 27 Nisan 2007 günlü, 96. Birleşiminde 11. Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili birinci oylamaya geçilmeden önce Cumhurbaşkanı seçiminde uygulanması gereken toplantı yeter sayısının Anayasa’nın 96. maddesinde öngörülen toplantı yeter sayısı olduğu Meclis kararıyla saptanmıştır. Böylece, Anayasa’nın 102. maddesine yapılan gönderme nedeniyle, Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin toplantı ve karar yeter sayısının ilk oylamada TBMM üye tam sayısının üçte ikisini oluşturan 367 olduğunu öngördüğü sonucuna varılan İçtüzüğün 121. maddesi dava konusu Meclis kararına ilişkin birinci oylama yönünden değiştirilerek toplantı yeter sayısı konusunda, Anayasa’nın 96. maddesindeki genel kural doğrultusunda TBMM üye tam sayısının en az üçte birini oluşturan 184 oyun yeterli olduğu kabul edilmiştir. Toplantı ve karar yeter sayısının ilk oylamada TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu, bu bağlamda 367 olduğunu öngördüğü sonucuna varılan Anayasa’nın 102. maddesinin ilk fıkrası karşısında, bu çoğunluğun 184 olarak uygulanması sonucunu doğuran eylemli İçtüzük değişikliği niteliğindeki dava konusu TBMM Kararı Anayasa’nın 102. maddesine aykırıdır. İptali gerekir." Üyeler, Serruh Kaleli ve Osman Alifeyyaz Paksüt bu görüşlere ek gerekçelerle katıldılar. Haşim Kılıç ve Sacit Adalı ise bu görüşlere katılmadı.
MHP, Recep Tayyip Erdoğan’ın gaf olarak nitelenen bazı sözlerini “A’dan Z’ye RTE" isimli bir klipte topladı. MHP’nin seçim nedeniyle hazırlattığı klip, iktidara "basiretsiz ve korkak" yakıştırmasıyla başlıyor. AKP hükümeti döneminde Türk halkının onurun kırıldığı iddia edilen klipte, bu dönemde terörün Türkiye’ye kafa tuttuğu belirtildi. Hükümetin AB’nin tüm söylediklerini sorgulamadan yerine getirdiği öne sürülen klipte, hükümetin "AB türküsü söylediği" kaydedildi. Klipte, AKP hükümeti döneminde dış borcun 179 milyar dolar arttığı, Telekom ve Tüpraş gibi önemli kurumların satıldığı, asgari üçretin sadece 32 lira artırıldığı belirtilerek, AKP’nin iktidarını türbana borçlu olduğu, ancak Anayasa’yı bile değiştirecek güce sahip olmalarına karşın konuyla ilgili hiçbir adım atmadıkları ifade edildi. Klipte, bununla da kalmayıp, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki türban davasını geri çektiği, Erdoğan’ın ise yine türbanla ilgili olarak “geneli kucaklayalım" dediği kaydedildi. Klipte de yer alan, Başbakan, TBBM Başkanı Bülent Arınç ve bazı Bakanların “gaf" olarak nitelenen sözleri şöyle: “-Erdoğan: ‘Lan terbiyesizlik yapma, hadi ananı da al git’, ‘toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya’, ‘Sayın Öcalan düşüncelerinin değil, şuanda, almış olduğu kellelerin hesabını veriyor’, ‘askerlik yan gelip yatma yeri değildir’ -Arınç: ‘Başörtüsü bizim namus borcumuzdur’, -Mehmet Ali Şahin: ‘Başörtüsü yüzde 1.5’in sorunudur toplumu ilgilendirmez’, -Sami Güçlü: ‘Gözünüzü toprak doyursun’, -Kemal Unakıtan: ‘Babalar gibi satarım’.
“SINIRDAKİ TOPRAKLARIMIZ BİLE SATILIYOR" İktidara gelmeden önce “AB diyerek karın doymaz" diyen Edoğan’ın daha sonra hem AB, hem de İMF ile ilgili düşüncelerini değiştirdiği belirtilen klipte, Türkiye’nin sınırlarının değişeceğini söyleyen, sınır ihlali yapan ABD’ye ses çıkarmadı kaydedildi. Klipte, Türk askerinin başına çuval geçirildiği de anımsatıldı. Yunanistan’ın sınırdan ya da sınırına yakın yerlerden asla toprak satmadığına işaret edilen klipte, Türk sınırındaki toprakların kapış kapış alındığı belirtildi. Klipte, “Başbakan satılanın sadece ev olduğunu sanıyor, vatan toprağı olduğunu bilmiyor" denilerek, Erdoğan’ın “Toprak satılıyorsa alıp götürmüyorlar ya" dediği hatırlatıldı. Klipte, Erdoğan’ın Türkiye’de 36 etnik grup bulunduğunu söylediği, teröre yardım ve yataklık edilmesini neredeyse suç olmaktan çıkardığı, "Türkiyeli" diye bir üst kimlik tanımı yaptığı, Kürt sorununu tanıdığı, Öcalan’a af teklifi getirmeye çalıştığı belirtildi. Öte yandan 10 yıl önce Erdoğan’ın henüz Refah Partiliyken söylediği “Bu demokrasi araç mı olacak amaç mı, bize göre Demokrasi hiçbir zaman amaç olamaz, araçtır. Demokrasiye inandığını söyleyenler bunun neticesine de katlanmak zorundadırlarö, 1993’te Bursa’da söylediği “hem laik hem Müslüman olunmaz" sözlerinin de anımsatıldığı klipte, Erdoğan’ın Başbakan olduktan sonra “Demokrasi, laiklik bir araçtır. Dinler de bir araçtır" dediği kaydedildi.
KLİBİN İNTERNET ORTAMINDA YAYILMASI BEKLENİYOR İnternet ortamında yayılması beklenen klipte, değiştiğini iddia eden Başbakan’ın, Kasımpaşa Kartal’da daire, 336 metrekare arsa, bir şirkette yüzde 10 pay, işsiz oğluna 3 milyon dolarlık bir gemi ve Üsküdar’da değeri trilyonları bulan villalar alarak “gerçekten" çok değiştiği, hatta vatandaşa “senin de oğlun işsiz kalsın" diyebildiği vurgulandı. AKP hükümeti döneminde işsiz sayısının 2 milyon 700 bine ulaştığı belirtilen klipte, 22 Temmuz günü herkesin sandık başına gitmesi istendi.
Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk hem de en çok film çeken kadın yönetmeniydi, 2 Mart 1994'de, 54 yaşındayken evinde çıkan yangın sonucu kaybettiğimiz Olgaç o günlerde yeni bir filme hazırlanıyordu.
03/05/2002 Aslı ÖNGÜN
BİA - Bilge Olgaç, Türkiye'nin hem ilk, hem de en çok film çeken kadın yönetmeni. 1940'da, Kırklareli, Vize'de doğdu. Orta öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemaya 1962'de yönetmen Memduh Ün'ün asistanı olarak başladı. Başka yönetmenlerin yanında da asistan olarak çalıştı. İlk filmini 1965'de çekti. Üçünüzü de Mıhlarım isimli filmin başrolünü Yılmaz Güney üstlenmişti.
Sinema tarihimize ilk kadın yönetmen olarak geçen Bilge Olgaç, önce erkek gibi davranmayı seçmiş. O günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
"Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı."
Toplumsal sorunlara eğildiği "Linç"i 1970'de, "Bir gün Mutlaka"yı 1975'te çekti. Bu filmlerle dikkatleri üzerinde topladı. 1980'li yıllarda "Kaşık Düşmanı", "Gülüşan", "Üç Halka Yirmibeş", "İpekçe", "Kurşun Adres Sormaz" gibi iddialı filmlerle adını yeniden duyurdu. Televizyonlar ise en çok, başrollerini Hülya Koçyiğit ve Çetin Tekindor'un paylaştığı, Çocuklarımı Kim Sevecek isimli filmin uyarlamasına yer verdi. Beş çocuklu bir ailede ölümcül bir hastalığa yakalanan annenin, çocuklarına yeni aile aramasını anlatan filmi, en iyi olmasa da, en bilinen filmlerinden.
Bilge Olgaç, pekçok ödülün de sahibi. 1970'de Adana Altın Koza Film yarışması'nda, Linç isimli filmi, 3. en iyi film ödülünü kazandı. 1984'de, 21. Altın Portakal Festivali'nde, Kaşık Düşmanı isimli filmiyle iki ödül birden aldı. En iyi senaryo ve 3. en iyi film ödülü... Kaşık Düşmanı filmiyle 7. Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali'nde en iyi film ödülü ve basın ödülü sahibi oldu.
Ölümünden sonra da Türkiye'de ilk kez düzenlenen Kadın Filmleri Festivali'nde yer aldı. 1998 Haziran'ında Uçan Süpürge tarafından düzenlenen bu festivalde, Bilge Olgaç, Kadın Ustaya Saygı bölümünde anıldı ve kadın konusunu işlediği üç filmi Kaşık Düşmanı, İpekçe ve Gülüşan gösterildi.
Çoğunun senaryosunu kendisinin yazdığı 33 filmi bulunan Bilge Olgaç, 2 Mart 1994'de henüz 54 yaşındayken Taksim'deki evinde çıkan yangın sonucu yaşamını kaybetti. O günlerde yeni bir filmi henüz bitirmişti. Son filmi, Bir Yanımız Bahar Bahçe, ölümünden sonra vizyona girdi. Halil Ergün ve Sibel Turnagöl'ün oynadığı, düşünce suçundan 18 yıl cezaevinde yatan bir adamın öyküsünü anlatıyordu
Ataizi : Manşete Çıkma Dersleri
Her şeyin kolaya kaçarak, basit yollardan elde edilebileceğini öğrenen bir kuşağın, hiç de aykırı olmayan bir üyesi o.
03/05/2002 Çiğdem MATER
BİA - Her çıkışın da bir inişi olacağını düşünmek, ona göre biraz erken...
Gelecek vaat eden bir oyuncuyken, kendi kendini "kötü oyuncu" yapmasını seyrettik. Televizyonu tercih etti, sinemada ise kötü işleri...Kendisinden beklenen "iyi işleri" bir kenara atarak...
90'ların başları Türk sinemasının yeniden dönüşünü müjdeledi bizlere. Yıllardır Amerikan sinemasının egemenliğindeki sinema salonlarında birden "Türk filmleri" gösterilir oldu. Yeni kuşak için şaşırtıcıydı sinemada Türk filmi seyretmek, zamanla alıştık.
Dönüşün müjdeleyicilerinden olan "Mum Kokulu Kadınlar", hem kadına bakışı hem de toplum yapısını yargılaması açısından dikkat çekti, bir de başrolünde oynayan kadınları tabii...
İlk "Mum Kokulu Kadınlar"da
İrfan Tözüm'ün filmi farklı kadınların hikayesiydi. Farklı kadınların bazılarını tanıyorduk, tiyatrocu Yasemin Alkaya,belki de ilk kez oyunculuğunu kanıtlama fırsatı bulan Sevtap Parman ... Ama başrolde genç bir kadın vardı, Hande Ataizi adında. Ataizi konservatuarı yeni bitirmiş, iyi bir eğitim almış, konservatuarda kendi döneminde en iyilerden bir olarak anılan, genç bir oyuncuydu.
Film biraz da erotik sahneleri nedeniyle uzun zaman inmedi manşetlerden. Hem gişesi iyiydi, hem de medya desteği. Zaten kendi başına da eli yüzü, düzgün bir filmdi.
İlk film, ilk ödül
Filmin oyuncuları hemen ilgi gördü. Çoğunu zaten tanıyorduk, hayatımıza yeni giren Hande Ataizi'nin üzerindeydi bütün gözler.
Kimdi, neler yapıyordu, nerelerde okumuştu?
Ataizi dönemin koşullarına pek de uygun davranmadı ilk zamanlarda. Konservatuardan yeni çıkmıştı, "akademik oyunculuğu" önemsiyordu, "medyatik" olmaya da pek niyeti yok gibiydi. Film ona hem şans, hem de ödül getirdi. Artık hızla yükselen bir yıldızdı.
Birbiri ardına teklifler almaya başladı, televizyon programından, dizilere kadar pek çok farklı alandan öneriler geliyordu. O ise, konservatuarlı olmanın tüm gereklerini yerine getirerek, inatla "ben tiyatro yapacağım" diyordu.
Medya her kapıyı kırar
Bizim de içimiz rahattı. Uzun yıllardır pek de iyi oyuncularla karşılaşmamış olan sinemamıza yeni bir soluk geliyordu.
Mütevazı tavırlarına rağmen bazı konularda kararı kesindi sanki. Bir oyunda ya da bir filmde oynayacak herkesin oyunculuk eğitimi alması gerektiğinden söz ediyordu. Herkesin sinema ya da tiyatro yapamayacağından bahsediyordu, "kesinlikle haklı" diyorduk.
Her şey gayet güzel ilerlerken, bir gün gazetelere inanılmaz bir haber çıktı. "Bekaretimi Fikret'e verdim" başlığını taşıyan haber, o güne kadar özel hayatı ile asla gündeme gelmeyen Ataizi'nin magazin basını ile de tanışmasının habercisiydi.
Haberde sözü edilen Fikret, Ataizi'nin konservatuardan arkadaşı, sinemanın ve tiyatronun umut vaat eden aktörlerinden Fikret Kuşkan'dan başkası değildi. Bu da medya için çok daha iyi malzeme anlamına geliyordu elbette.
Ataizi'nin bir anda tüm hayatını gözler önüne sermesini anlayamamıştık. Ama o sadece bu açıklama ile yetinmedi. Konuşmaya devam etti, artık "televolelerin vazgeçilmezleri" arasına girmeyi başarmıştı.
Tiyatro sahnesinden bar penceresine
Ataizi bir anda sinema izleyicilerinin takip ettiği bir kadın olmaktan vazgeçti ve televizyon dünyasına attı kendini. Önce bir diziye başladı, Ruhsar çok beğenildi, sonra da show programları hazırladı. Bu arada "asıl işim" dediği tiyatroya bir daha geri dönmedi, sinema ise televizyon popülerliğinde tek bir filmle devam etti.
Sinemaseverlerin, "tamam, artık sadece yaptığı filmlere ya da oynadığı oyunlara bakılacak bir kadın oyuncu var"dedikleri anda kulvar değiştirdi Ataizi.
Yeni bir filmle karşımıza çıkmasını beklerken, papparazzilerden kaçarken sıkıştığı "bar tuvaletindeki" görüntüleri ile kazıdık onu kafamıza. Hem ağlıyor, hem de gazetecilere bağırıyordu.
Bir sonraki görüntüler ise, estetik ameliyatından hemen sonra çekilen bandajlı hastane görüntüleriydi. Elbette estetik olmak normal bir şeydi, ancak hastaneye televizyon kameralarını çağırmanın mantığını kimse anlayamadı.
Artık "medyatik"
Ataizi artık tam anlamıyla "medyatik" olmuştu. Nerede yemek yediğinden tutun da, kaçıncı çocuğunu düşürdüğüne kadar hayatının her anını bilir olduk, kendisi gibi bu "camia"yı yaratan diğer insanların hayatları gibi.
Adı her hafta başka erkeklerle anılıyordu. Üstelik kendisi de bu durumdan şikayetçi değildi. Sık sık annesinin profesörlüğünden, kendisinin konservatuar mezunluğundan söz ederek, yerinin farklılığını göstermeye çalışıyordu. "Bilinen en uzun ilişkisinde", siyah bir adam vardı hayatında. Aslında aşk da bile sıradan olmamayı başarıyordu.
Yaptığı televizyon programında kendisinin de dediği gibi "şımarık bir genç kadın" oldu. Programa gelen konuklara her türlü soruyu sorma hakkını buldu kendinde. Hedefi de belliydi, günün birinde Hülya Avşar gibi olmak istiyordu. Güzelliğinden de emindi, yeteneğinden de...
Ev bulamazsan, otelde kalırsın
Hande Ataizi, 80 sonrası Türkiye'nin ufak bir özeti aslında. "Herkesin 15 dakikalığına ünlü olduğu bir dünyada" idealist olup, dikiş tutturmaya çalışmak yerine kolaya kaçmak ona özgü değil elbette.
Yaptığı iyi çıkıştan sonra kendisi için en doğru olanı yaptı. Medyanın sıcak kucağına attı kendisini. Hayatındaki her şeyi bir anda değiştirmeyi başardı. Kendisine uygun bir ev bulamadığı için aylarca 5 yıldızlı bir otelde kalmanın hiç bir garip tarafı yoktu ona göre.
Televizyon işin kolay ve ucuz yoluydu. Herhangi bir bedel ödemesi gerekmiyordu, üstelik parası da iyiydi. Sinemada "inanılan işlerde üç kuruşa çalışmak" ya da tiyatroda "açlığa rağmen sahnede kalmak" kolay değildi.
Ataizi de pek çok akranı gibi bu yolu seçti. O zaman ne gerek vardı o kadar yıl tiyatro okumaya diye soruyorsanız, sormayın, cevabını henüz verebilen yok...
Meraklısına not: Ataizi şu aralar yeni bir diziye başladı. "Ben de onlardanım, benim ailem okumuş, kalburüstü bir aile" dediği "sosyete camiasından" sevgilisi yine manşetlerde. Tiyatroda ve sinemada hala isteyerek ve severek iş yapan oyuncular var. Neyse ki...
BİA Net’e yaptığım 2005 yılı roman değerlendirmesi tepkiler almış, kendileri 2005 yılı içerisinde ürün vermedikleri halde bazı kadın yazarlarımız eski romanlarını örnek göstererek 2005 yorumlarıma itiraz etmişlerdi. Milliyet gazetesinin haberi “2005 yılında yayımlanan 320 roman içerisinde kadın yazarların ürettiklerinin oranının bu yıl da düşük olduğunu belirten Türkeş, kadın yazarların en çok aşk, evlilik ve ilişkiler gibi konuları işlediklerini, bilimkurgu, polisiye ve siyasi meseleleri yazmadıklarını söylüyor” şeklindeydi. Yazarların yanıtlarını aktarmak ve karşı yanıtlar vermek niyetinde değilim, ama yukarıdaki ifadeden “bir yazarın konu seçme hakkına müdahale edildiği”, “kadınların hiç siyasi roman yazmadığı”, “Buket Uzuner’in romanlarının aşk romanları gibi algılandığı” ya da “kadın yazarların erkeklerden edebi açıdan geri kaldığı” gibi anlamlar çıkarılmasına şaşırdığımı söylemeden de geçemeyeceğim. Hem benzer yanlış anlaşılmalarla gelecek yıllarda karşılaşmamak hem de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü selamlamak için, okuyacağınız yazıyı Cumhuriyet dönemi kadın romanlarının sayısal dökümüyle sınırlı tutuyorum.
SINIRLAR ÇİZİLİYOR
Sayılar ve istatistiki bilgilerle dolu bir yazı ilginizi çekmeyebilir. Ancak aşağıdaki sayılar Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. Cumhuriyetin kadın yazarlarının ve bu yazarların kaleminden çıkan romanların sayısını -elbette ufak tefek hata payları olduğunu unutmadan- ilan edecek olan bu yazı, Cumhuriyet romanı hakkında yürüttüğüm çok uzun süreli bir çalışmanın bir parçası. Doğrusunu söylemek gerekirse Cumhuriyet dönemi Türk romanının sınırlarına hâlâ ulaşmış değilim. Asıl ulaştığım bugüne de Türk romanı hakkında verilen rakamların çok eksik olduğu, yüzlerce yazarla binlerce romanın kaybolmaya yüz tuttuğu, hatta birçoğunun kaybolduğu gerçeğidir. Bugün unutulan, bilinmeyen ve yok sayılan binlerce romanda karşılaştığımız hikayelerin, insan tipleri ve ilişki tarzlarının Cumhuriyet döneminin çeşitli evrelerinde ortaya çıkan zihniyet biçimlerini çok daha çıplak yansıtıyorlar. Bu romanların büyük kısmı -yazarlarının niyetinden bağımsız olarak- bugün bizim popüler dediğimiz türler içinde mütalaa edilebilirler, hatta çoğu okuyucu onları basit, değersiz, “kötü” bulabilir. Ancak toplumun edebi düzeyini, cinsellik algısını, eğlence tarzlarını, değer yargılarını, inanç biçimlerini, dışlama mekanizmalarını onlar kadar dolaysızca sergileyen metinler bulamayacağımızı hatırlatmak isterim. 1920’li, 30’lu, 40’lı yıllarda yazılan kadın romanları Cumhuriyet kadınının kimlik arayışının tarihi olarak da okunabilir.
Artık sayılarla geçebiliriz. Cumhuriyetin ilanından bu yana roman yazan 449 kadın yazar ismi var kayıtlarımda. Bu yazarların kaleminden çıkan roman sayısı ise 1089. Romanların dönemleştirilmiş dökümlerine gelince: 1923-1938 arası 55, 1939-1949 arası 125, 1950-1960 arası 74, 1961-1971 arası 89, 1972-1980 arası 84, 1981-1991 arası 133, 1992-1999 arası 154, 2000-2006 arası 377 kadın romanı yayımlanmış. 2000’li yıllardaki artış dikkat çekici olduğu için ayrıntılandırıyorum; 2000’de 35, 2001’de 39, 2002’de 54, 2003’te 59, 2004’te 95, 2005’te 83 ve 2006’da 12 roman…
EVET, BİRİNCİLİK AŞK ROMANLARINDA!..
Bu rakamlar kendi başlarına da anlamlıdır, ama onları hem edebiyat hem de sosyolojik incelemeler için daha mamul malzeme haline getirecek başka sayılar da vermek istiyorum; 269 kadın yazar sadece bir kez denemiş roman yazmayı. Kimi yazarın kalemi ise çok üretken. Mesela kariyerlerinde on sayısını geçen yazarlarımız şöyle sıralanıyor; Sevim Asımgil (10), Ayla Kutlu (11), Pakize Başaran (11), Samiha Ayverdi (11), Alev Alatlı (12), Emine Işınsu (13), Afet Muhteremoğlu (14), Nezihe Muhittin (14), Suat Derviş (14), Nazlı Eray (15), Cahit Uçuk (16), Halide Edip Adıvar (16), Peride Celal (20), Mükerrem Kamil Su (23). Birinciliği ise Kerime Nadir Azrak ve Muazzez Tahsin Berkand paylaşıyorlar. Her ikisinin de 41’er romanı var.
İlk kadın polisiye yazarımız -Pembe Evin Esrarı ile- Fahriye Şükrü; yıl 1933. Erol Üyepazarcı, 16 yaşında bir genç kız olduğunu söylüyor Fahriye Şükü’nün. O günden bugüne kadınların elinden çıkan 34 polisiye roman kayıt edebildim. Ancak bunların büyük çoğunluğu -24 tanesi- 1989 yılından sonra yazılmış. Bilim Kurgu türünde 15 ve Korku/gerilim türünde 9 roman ismi sayabilirim.. Ve yine geldik tartışma yaratacak meseleye; popüler aşk romanı türünde yazan kadınların sayısı 150’yi, popüler aşk romanlarının sayısı 400’ü geçiyor ki bu toplam roman sayısının neredeyse yarısına eşit. Gündelik hayata yaptıkları etkilerle edebiyattan çok sosyoljik öneme sahip aşk romanlarının unutulmaz yazarlarını anmadan geçmeyelim; Suat Derviş, Halide Nusret Zorlutuna, Güzide Sabri Aygen, Şükufe Nihal Başar, Mebrure Hurşit, Muazzez Tahsin Berkand, Nezihe Muhittin, Mükerrem Kamil Su, Cahit Uçuk, Kerime Nadir Azrak, Peride Celal, Pakize Başaran, Suzan Sözen…
Siyasi konulara doğrudan el atan kadın yazar sayısı gerçekten çok az. Cumhuriyetin ilk yıllarında Halide Edip ve Müfide Edip’in başını çektiği muhafazakar duruş Halide Edip Adıvar, Samiha Ayverdi, Safiye Erol ve Münevver Ayaşlı tarafından sürdürülmüştür. İslami dünya görüşüne sahip yazarlar arasında edebi düzeyleriyle dikkat çeken sadece dört isim görülüyor; Afet Iıgaz Muhteremoğlu, Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş
İlk siyasi içerikli ürün veren sosyalist kadın yazar Sabiha Sertel’dir (Çitra Roy ile Babası-1936). Son dönem romanlarıyla Suat Derviş, akla gelen ikinci isim. 12 Mart darbesinin etkileri atlatıldıktan sonra yükselen toplumsal hareketlilik içerisinde hem kadın yazar sayısı hem romanları erkeklerinkinden daha fazla öne çıkmıştır. ‘70 sonrasında kadın ve toplum sorunlarını siyasi bir perspektifle dillendiren yazarlar arasında Sevgi Soysal, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Ayhan Bozfırat, Fürüzan, Aysel Özakın, Pınar Kür ve Tezer Özlü isimleri öne çıkıyor. ‘80’lerden sonrası için İnci Aral, Oya Baydar, Erendiz Atasü, Ayşegül Devecioğlu ve Süreyya Acar’ı sayabilirim.
Türk romanında ‘80’lerden sonra yeni bir “modern” kadın tipi belirdi. Ağırlıklı olarak büyük kentlerde yaşayan üst orta sınıftan eğitimli, maddi sıkıntı çekmeyen ama varoluş problemlerini, kimlik sorunlarını da aşamayan, beyaz atlı prenslerini bir türlü bulamayan bu kadın tipleri –ilk dönem aşk kadın romanlarındakinin- her türden vazifeden ve sorumluluktan azade bir özgürlük arayışı içerisindeler. Ama anlaşılan o ki bu özgürlük hali de ağır bir yük oluyor kadınların sırtlarına; günümüz kadın yazarları da kadın kahramanlarına ölümle/intiharla noktalanan kısacık ömürler biçiyorlar. Üstelik kadınların sınıfsal benzerlikleri de dikkat çekici. Osmanlı konaklarında, Cumhuriyet balolarında başlayan kimlik arayışı 2000’li yıllarda İstanbul’un zengin muhitlerinde sürdürülüyor.
2000’li yıllarda yazdıklarıyla dikkat çeken kadın yazarlardan birkaç isim sıralayarak bitireyim; Gülayşe Koçak, Aslı Erdoğan, Elif Şafak, Cahide Birgül, Halide Eşber, Aslı Biçen…
BİR LİSTE DENEMESİ
Edebi ölçütler içerisinde “kadın yazar”-“erkek yazar” ayrımı yapmayı ben de anlamlı bulmuyorum. Ancak edebiyat sosyolojisi için bu ayrım pekala anlamlı, hatta toplumsal zihniyet araştırmaları açısından kaçınılmaz bir zorunluluktur; hele ki söz konusu toplum Osmanlı Devletiyse, dünü ve bugünüyle Türkiye Cumhuriyeti ise… Nitekim “erkek yazar”larla “kadın yazar”lar arasındaki bakış farkları romanın daha ilk örneklerinde kendisini belli etmiş, uzun bir tarih boyunca, ister Kemalist ister Sosyalist ve isterse İslamcı, kadın yazarların en çok uğraştıkları mesele kadının kimlik ve özgürlük arayışı olmuştur. Ancak önemli bir konuya dikkat çekmek gerekir; romanların merkezindeki tipler, ezilen/dövülen, hani o “sofralarımızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” kadınlar değil, büyük kentlerde yaşayan orta sınıf eğitimli kadınlardır.
Her yazardan bir romanla sınırlanan ve dönem karakteristiklerini yakalamayı gözeten aşağıdaki listeyi, Cumhuriyet dönemi kadın romanlarının meselelerini kavramamıza yararlı olacağı düşüncesiyle hazırladım. Tartışmaya açıktır!...
(İstanbul Tabip Odası, Basın Sağlık Ödülü bu yıl Homur Dergisi'nin … 14 Mart 2007 tarihinde Marmara Üniversitesi Kampusunda yapılan törenle 'Sağlık sorunlarını mizahi bir yaklaşımla gündeme getirdiği' için 'Karikatür-mizah' dalında basın ödülü Homur yönetimine iletildi. – Basın
Her şey ilk sıradaki bakanın hiç sinirli olmadığı bir zaman diliminin talihli saliselerinde başladı. Bir evliya yumuşaklığında, mübarek ağızlarını makul bir genişlikte açarak ve de sağlık bakanına bakarak hikmetli ve veciz kelam buyurdular:
"Biz ABD'den de, Türk Cumhuriyetleri'nden de, başka yerlerden de doktor ithal ederiz. "
Çevresindeki evliya asistanı mübarekliğindeki büyük zevat bir ağızdan,ama saygı belirtisi olarak da bir oktav aşağıdan gres yağı yumuşaklığında, kelamın algıladıkları bölümünü yinelediler:
"…başka yerlerden de doktor ithal ederiz."
'Devlet ademliği' budur işte. Neden uğraşıp duracaksın bir yığın gereksiz formaliteyle.. Hemen mübarek sağlıkla ilgili mübarek yasa, tasarılığını yaşayamadan,hazırlandı. Meclisin kapısından girmesiyle bacasından çıkması bir oldu. Muhalefetin doğal seçilimde elenmiş liderinin konuşmasına bile zaman kalmadı.. Yasanın altında minik bir de not vardı… Yasayla not arasında kelalaka bir akrabalık bile yok gibiydi sanki… Ama…
"Hangi harfin alfabenin ilk harfi olacağına bakanlar kurulu karar verir."
Cumhurbaşkanı yasayı inceledi. Nota taktı kafayı. Bir süre kendi kendine söylendi durdu…
"Peki ama bu ne? Doktor ithaliyle harf sırası…"
Anayasayı sular seller gibi ezbere bildiği halde.. Yine de ikircimlendi..
"Elifba olsa kuşkulanırım ama.. Alfabe bu.."
"Aman sen de.." dedi sonunda. Alfabenin harfleri üzerinde de yolsuz.. Şey sakametlik yapacak değiller ya.." dedi ve bastı imzayı…
Her yasa tasarısını kazasız belasız imzaladığında mutlaka kalemkırardı.. Bu kez dalgınlığına gelmiş olmalı, kalemi çalışma masasında eli ayağı düzgün olarak unutup gitti. Bunun bir uğursuzluk alameti olacağını nereden bilebilirdi…
Ertesi gün şafak sökerken yasa, Resmi Gazete'de büyük büyük puntolu harflerle 'sekiz sütun' üzerinden dünya evine girdi… Bu mübarek 'haber-ikebir'in hemen ayaklarının türabında bir haber daha vardı ki… Haber-i sebir niteliğinde Mekke dilencisi gibi süklüm püklümdü. Yedi puntoluk boyuyla 'kari-i kiram hazeratı' tarafından güçlükle okunabiliyordu…
"…el hitam.. Alfabenin ilk harfi, heyet-i vekile tarafından "s" olarak yeniden konuşlandırılmış olup…"
Bir gün sonraki şafağın alacasında, Resmi Gazetenin arka sayfalarında bakanlar kurulunun doktor ithaliyle ilgili önemsiz bir kararı daha yayımlandı:
"Doktor ithalinin yapılacağı ülkeler, adaletsizliğe meydan vermemek için alfabetik sıraya göre belirlenecektir.. Halkımıza hayırlı ola…"
'Devlet ademi' dediğin ileri görüşlü olacak.Ankara'dan baktığında s harfiyle başlayan ülkelerin en mübareğini şıp diye görecek…
Tamam tamam.. Kısa keseceğim.. İlk ithal doktor Suudi Arabistan'dan.. Bir tıp alimi ve ekibi özel bir Amerikan uçağıyla Ankara havaalanlarından birine indi. Törensiz olmazdı.. Aynı gün öğle saatlerinde, bir katar hazırdı tören öncesi. Deve katarı.. Yabancı olmasın diye İstanbul'da kurban edilen devenin aşiretinden özenle seçilmişti katarın elemanları…
Bu arada küçük tatsızlıklar da yaşanmadı değil. Basın ordusu, İnternet çağının basın ordusuydu… Törenin başladığı ilk saniyede, törenin en önündeki deve, yani alimin devesi daha sağ ön ayağını kaldırıp ilk adımını atmadan, gazeteler İnternet baskılarını elektronik dünyaya yollamışlardı… Haber müthişti. Gelen ekip hakkında akıl almaz bilgiler toplamışlardı. Homur da boş durmamıştı elbette… O da 21. Yüzyılın çağdaş gazetesiydi..
Homur'un internet baskısından birkaç paragrafı sizlerle paylaşmadan olur mu…
Homur / Özel / Esen Yel'in Haberi : İlk ithal doktor kafilesi Ankara'ya ulaştı. Havaalanından özel törenle Sağlık Bakanlığına getirilen tıp alimi Profesör Doktor Maslahat Kusur ve ekibi sağlık bakanı ve bazı bakanlar tarafından sıcak ilgiyle karşılandı. Alim Maslahat Kusur, ……Medresesi Sünnet Kusurları Fakültesi'nin Başmüderrislik, bizde dekan deniyor, görevini yürütüyordu. Kusur'un bu alanda yazılmış çok sayıda kitabı ve risalesi bulunmaktadır. Ekibin ülkemizde bir sünnet taraması yapacağı, kusurlu sünnet edilmiş erkeklere yeniden operasyon uygulayacağı alınan haberler arasındadır.
Hain gazetecilerden birinin sızdırdığı habere göre, operasyonAnkara'dan başlayacaktır. Sünnet Kusurları Alimi işe meclis ve çevresinden başlamanın daha sevap olacağı yolunda ekibiyle fikir birliğine varmış bulunmaktadır.
Aynı hain gazetecinin sızdırdığı bir başka haberde de… Önümüzdeki yıllarda 'cumhurbaşkanları hastalandıklarında ne diyeceklerdir' sorusunun yanıtının şöyle olacağı iddia edilmektedir:
Yeni bir araştırmaya göre, şişmanlıkla vakitsiz ölüm arasında hiç de öyle sanıldığı gibi yakın bir bağlantı yok. Bir başka deyişle, şişmanlıkla obezlik birlikte ele alındığında, buna bağlı ölümler (ABD'de) yılda 325.000 gibi afaki bir sayıdan 26.000 kişi dolaylarına düşüyor.
Danimarka ve Finlandiya'da yapılan bir araştırma kilo vermeyi başarabilen insanlarda vakitsiz ölüm riskinin de artabileceğini ortaya koyuyor. Daha az yiyerek kilo veren insanlarda yağ düzeyinin yanı sıra, yağsız kütlenin de azaldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ne var ki, yağlar erirken yağsız kütlenin de bedenden atılmasının bedeli çok ağır olabilir.
26 farklı araştırmanın bulgularını bir araya toplayan bir çalışma, sigaranın kapsam dışında bırakılması durumunda bile, şişman olmanın ölüm riskinde normal kilolulara kıyasla çok küçük bir düşüşe yol açtığını ortaya koyuyor
"Kalbim ve bacaklarım sapasağlam, ancak bedenimin geri kalanı ümitsiz," diyor Stanton Glantz. Kaliforniya Üniversitesi'nde tıp profesörü olan 59 yaşındaki Glantz, resmi ölçütlere göre obezliğin eşiğinde olmasına karşın, turp gibi sağlam olduğunu öne sürüyor ve bir süre önce ülkesinde uzun bir bisiklet turuna çıktığını belirtiyor.
Bu gezi sırasında epey kilo vermiş olsa gerek. Gelgelelim Glantz, sanıldığının tersine, bir gram bile vermediğini ve gezi boyunca domuzlar gibi yemek yediğini söylüyor. Tıbbi verilere bakılırsa Glantz'ın aşırı kilolu olması osteoartritten kansere, şekerden yüksek tansiyona ve kalp hastalığına bir yığın hastalığa yakalanma olasılığını arttırması gerekiyor.
Oysa Glantz'ın egzersiz ve sıkı bir diyetle kilosunu dengede tuttuğu sürece ortada ciddi bir risk olmadığına dikkat çekiliyor. Kimi uzmanlar bu görüşe katılmasalar da, bilimsel kanıtlar Glantz'dan yanaymış gibi görünüyor.
Gelişmiş ülkelerde yaşayanların eski kuşaklara kıyasla genelde daha kilolu oldukları su götürmez bir gerçek.
Ancak giderek salgına dönüşen bu durumun milyonlarca insanın yaşamını tehlikeye düşürdüğü görüşüne artık kuşkuyla yaklaşılıyor.
Kimi uzmanlar kamu sağlığı açısından obezliğin sigarayla aynı kefeye konmasının abartılı olduğunu düşünüyorlar ve "fazla kilolu" sınıfına girenlerin büyük bir bölümünün son derece sağlıklı olduğuna dikkat çekiyorlar. Durum böyle olunca, sağlıklı kilo konusunun belki de yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.
BEDEN KÜTLE ENDEKSİ
Günümüzde kişinin fazla kilolu olup olmadığının belirlenmesinde ölçüt olarak beden kütle endeksinden (BKE) yararlanılmaktadır. Kişinin metre olarak boyunun karesinin, kilo olarak ağırlığına bölünmesiyle elde edilen bu değerin 18,5'un altında olması onun düşük kilolu, 18,5-24,9 arasında olması normal, 25-29,9 arası fazla kilolu ve 30'un üzerinde olması ise obez olduğu anlamına gelmektedir.
Bu ölçütlere göre, Britanya'daki erişkinlerin yarıdan çoğu fazla kilolular, beşte biri de obezler sınıfına giriyor.
ABD'de ise nüfusun yaklaşık üçte ikisini fazla kilolu ve obezler oluşturuyor.
Dünya çapında bir değerlendirme ise, yeryüzündeki 6,45 milyar kişinin bir milyar kadarının fazla kilolu ya da obez olduklarını ortaya koyuyor.
Sonuçlar bir hayli şaşırtıcı görünmekle birlikte, kısa bir süre öncesine dek, bunun kamu sağlığı üzerinde nasıl bir etki yarattığı yönünde herhangi bir somut veri yoktu. Fazla kilolu olma ya da obezliğin çeşitli hastalıklarla ilintili olduğundan kuşku yoktu. Ancak, şişmanlığın ne denli tehlikeli olabileceği konusunda hiç kimse kesin bir görüş belirtemiyordu.
SİGARADAN SONRA İKİNCİ
ABD'deki Hastalık Denetim ve Engelleme Merkezi tarafından 2004 Mart'ında yayımlanan bir rapor bu soruya sarsıcı bir yanıt getiriyordu.
Rapora göre, şişmanlık ve obezlik yalnızca ABD'de bile yılda 325.000 kişinin vakitsiz ölümüne neden olmaktaydı. Bu da, ölüme neden olan ancak önlenebilen etmenler arasında obezliğin sigaradan sonra ikinci sırada yer aldığı anlamına geliyordu.
Bu çalışmalar sürerken, kimi uzmanlar da obezliğin kamu sağlığı üzerindeki olumsuz etkisiyle ilgili yaygın görüşü sorgulamaya başladı. Mayıs 2004'te, Kolorado Üniversitesi hukuk profesörlerinden Paul Campos , şişman ya da obez olmanın sağlığı olumsuz etkilediği yönünde yeterli kanıt bulunmadığını konu alan "Obezlik Söyleni" başlıklı bir kitap yayımladı.
Kitabın hemen ardından, New York Rockefeller Üniversitesi'nde görevli olan ve 1994 yılında iştah bastıran leptin hormonu genini bulan Jeffrey Friedman , New York Times'a verdiği demecinde, obezlik patlamasının gerçekte göründüğü boyutta olmadığını, obezliğin görünürdeki tırmanışının zaten fazla kilolu olan kişilerin BKE ölçütleri gereğince obez kapsamına girmelerinden kaynaklandığına dikkat çekiyordu. Bu uygulama obezlik oranına %30'luk bir artış olarak yansımaktaydı. Oysa gerçekte yaşanan olay, zaten kilolu olanların biraz daha kilo almalarıydı.
SAYILAR DÜŞÜYOR
Derken, Nisan 2005'te, yine Hastalık Denetleme ve Engelleme Merkezi'nden Katherine Flegal ve grubu, obezliğe bağlı ölümlerin sayısının topu topu 112,000 kadar olduğunu açıkladı.
Flegal ve arkadaşları şişmanlar sınıfını gözden geçirdiklerinde şaşırtıcı bir bulguyla karşı karşıya geldiler. Buna göre, şişmanlıkla vakitsiz ölüm arasında hiç de öyle sanıldığı gibi yakın bir bağlantı yoktu. Bir başka deyişle, şişmanlıkla obezlik birlikte ele alındığında, buna bağlı ölümlerin yılda 325,000 gibi afaki bir sayıdan 26,000 kişi dolaylarına düştüğü görülüyordu.
Araştırma sonuçları bilim çevrelerini velveleye verdi. Bir araştırmacı Flegal'in raporunu yerden yere çalarken bir başkası göklere çıkarıyordu.
Bunun üzerine Harvard Üniversitesi Kamu Sağlığı Fakültesi obezlik ve ölüm konulu bir sempozyum düzenledi. Sempozyum yerleşik görüşü savunanların zaferiyle sonuçlandı. Eleştirmenlerin çoğu, şişmanlığın görünürde savunulan etkisinin yapay olduğuna, bunun normal kilolular sınıfının sigara içenler ya da tanı konmamış ölümcül hastalıkları olanlarla dolup taşmasından kaynaklandığına dikkat çekiyorlardı.
ŞAŞIRTAN BULGULAR
Sigaranın kilo yitiminin yanı sıra, çok sayıda ciddi hastalığa da yol açtığı bir gerçek. Öyle ki, sigara içenlerin ve tanısı konmamış ölümcül hastalıkları olanların normal kilolular sınıfında fazlasıyla şişirilmiş bir biçimde yansıtıldığını düşünmek de insana mantıklı gelebilir.
Bu bulguların ciddiye alınması gerektiğine inanan Glantz de, "Bir istatistik uzmanı olarak, bu araştırmanın son derece titiz bir çalışma olduğunu ve kanıtların kolay kolay çürütülemeyeceğini düşünüyorum. Öte yandan, Harvard uzmanlarının eleştirileri bana hiç de mantıklı gelmiyor," diyor.
Elde ettiği bulgular Flegal için de, en az ötekiler denli, şaşırtıcıydı.
Ancak bu konuyu biraz daha eşelediğinde şişmanlıkla ölüm arasındaki bağlantının incelendiği ve kilolular sınıfına girenlerde ölüm riskinin obez ya da "normal" kilolulara kıyasla daha düşük olduğu sonucuna ulaşan çok sayıda başka araştırmanın da olduğunu gördü.
Örneğin, son dönemlerde yapılan ve 26 farklı araştırmanın bulgularını bir araya toplayan bir çalışma, sigaranın kapsam dışında bırakılması durumunda bile, şişman olmanın ölüm riskinde normal kilolulara kıyasla çok küçük bir düşüşe yol açtığını ortaya koymaktaydı. Flagel, "İnsanlar şişmanlıkla ölüm arasında sıkı bir bağlantı olduğu yönünde bir yığın kanıt olduğunu sanıyor. Oysa, gerçekte böyle bir durum söz konusu değil" diyor.
YENİ TANIMLAR GEREK
Tüm bunların doğru olması durumunda dünya nüfusunun büyük bir bölümünü fazla kilolu insanların oluşturmasından kaynaklanan sıkıntının da ortadan kalkacağına dikkat çeken Glantz, artık tüm dikkatlerin aşırı kilolulara çekilmesi ve BKE ölçütlerinin yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyor ve, "Şişmanlığın tanımı ışığın hızı ya da pi sayısı gibi değişmeyen bir değer değil. Halihazırda normal ya da ideal kilo olarak kabul edilen değer son derece düşük bir değer," diyor.
Ancak, Flegal'in elde ettiği bulgular doğru olsa bile, BKE değerlerinin değişmesi gerektiği görüşüne herkes katılmıyor ve araştırmanın yalnızca şişmanlığa bağlı ölümlerin hesaplanması konusundaki fazlalığı ortadan kaldırdığına, oysa kilo sorununun bundan ibaret olmadığına dikkat çekiliyor.
Ölümlerin hesaplanmasında yaşanan bir sorun, değerlendirme yapılırken insanların yaşam biçimlerinin dikkate alınmamasından kaynaklanıyor.
Illinois Üniversitesi salgın hastalıklar uzmanı S. Jay Olshansky olaya yalnızca ölüm oranı açısından yaklaşıldığında gerçek boyutunun gözden kaçırıldığına parmak basıyor ve"Kilolu insanlar hemen ölmeseler bile ciddi sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirler," diyor.
ŞİŞMANLIĞIN DİĞER SORUNLARI
Örneğin, hipertansiyon ve yüksek kolesterole karşı etkili ilaçların her geçen gün daha çok sayıda kilolu insanın ömrünü uzattığı yönündeki kanıtlar giderek artıyor.
Ancak bu durum onların sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürdükleri anlamına gelmiyor. "Kilolu olmakta herhangi bir sakınca görmemek, salt daha iyi çözümlere ulaşıldığı için HIV'e yakalanmanın hiçbir sakıncası olmadığını düşünmek kadar saçma bir davranış olur" diyor Olshansky.
Ölümlerin sayılara dökülmesiyle ilgili bir başka sorun da, günümüzde obez ya da aşırı kilolu olan çocukların daha ileri yaşlarda karşılaşabilecekleri tehlikeleri örtbas ediyor olabileceği. Uzmanlar bu çocukların doğallıktan son derece uzak koşullarda büyüdüklerini ve bu durumun uzun erimde sağlıkları üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini belirtiyorlar.
Tıptaki gelişmeler aşırı kilolu binlerce kişinin yaşamını kurtarıyor olabilir, ama bu söz konusu gruba giren insanların ölüm olasılığının görünürde neden normal kilodaki insanlara kıyasla daha düşük olduğuna herhangi açıklama getirmiyor.
KASLAR VE YAĞLAR TARTIŞMASI
Willett az biraz kilolu olmanın yalnızca yaşlılıkta kemiklerdeki kırık çıkıklar ve menopoz öncesinde meme kanserine yakalanma açısından olumlu bir etkisi olabileceğine, bunların dışında fazla kilonun kişiye herhangi bir yarar sağlamayacağına dikkat çekiyor.
Gelgelelim Flegal bu konuya da kendince bir açıklama getiriyor ve aşırı yağlanmanın sakıncalarına katılmakla birlikte, insan bedeninde ağırlığı yaratanın yalnızca yağ olmadığını, kas, kemik, organlar ve bağlayıcı dokuları gibi "yağsız kütlenin" de göz önünde tutulması gerektiğine inanıyor.
Uzmanlar araştırmanın tek işlevinin BKE'nin kusurlu yönlerini gözler önüne sermek olduğuna, Flegal'in şişmanlığı sağlık açısından artı bir puan olarak görmesinin ardında "yağsız kütlenin" yatabileceğine parmak basıyorlar.
Kasın yağdan çok daha ağır tarttığına, bu nedenle de güçlü kuvvetli ve son derece sağlıklı bir atletin BKE değerinin de genellikle yüksek olacağına dikkat çeken New York Albert Einstein Tıp Okulu uzmanlarından Howard Strickler, fazla kilolular arasında ölümlerin giderek azalmasının zinde bir beden ve gelişmiş kasların insan sağlığı üzerindeki olumlu etkinin bir yansıması olabileceğine inanıyor.
ZAYIFLAMADA VAKİTSİZ ÖLÜMLER
İyi de, kilosu normal olanlar arasında da en az şişmanlar grubundaki kadar güçlü ve yapılı insan olduğuna göre, normal kilolular arasındaki ölümlerin genelde şişmanlar grubundan biraz daha yüksekte seyretmesine ne demeli?
Bunun nedeni kasların ağırlığından çok, yağsız kütlenin yitirilmesinin şaşırtıcı bir biçimde kişinin sağlığını da olumsuz etkilemesinden kaynaklanıyor.
Geçen yılın haziran ayında Danimarka ve Finlandiya'da yapılan bir araştırma kilo vermeyi başarabilen insanlarda vakitsiz ölüm riskinin de artabileceğini ortaya koyuyor.
Daha az yiyerek kilo veren insanlarda yağ düzeyinin yanı sıra yağsız kütlenin de azaldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Ne var ki, yağlar erirken yağsız kütlenin de bedenden atılmasının bedeli çok ağır olabilir.
Kopenhag Üniversitesi'nden Thorkild Sorensen önderliğindeki araştırma, 1975 yılında kilo verme girişiminde bulunup bunu başaran şişman ve obezler arasında 1999 yılına dek ölenlerin sayısının kilo vermeye hiç niyetlenmeyenlere kıyasla iki kat daha fazla olduğunu belirtiyor.
Sorensen kilo vermenin ölüm riskini neden arttırdığı konusuna kesin bir açıklama getiremiyor. Ancak bu durumun yağsız kütle yitimiyle ilintili olabileceğine inanıyor ve yağsız kütle düzeyi ne denli düşükse ölüm riskinin de o denli yüksek olduğunu kanıtlayan çeşitli araştırmalara dikkat çekiyor.
Ancak araştırması oldukça küçük kapsamlı olduğundan, insanlara kilo vermeye çalışmamaları yönünde bir uyarıda bulunmak için henüz yeterince kanıt bulunmadığını belirtiyor.
Bu arada, Boston Çocuk Hastanesi obezlik uzmanlarından David Ludwig hayvanlar üzerinde yapılan ve beyaz ekmek gibi karbonhidrat düzeyini arttıran yiyeceklerin kesilmesinin yağları eritmesine karşın yağsız kütle yitimine yol açmadığını ortaya koyan çok sayıda eski araştırmaya dikkat çekerek "Tüm beslenme düzenlerinin yağsız kütle ve yağlar üzerinde mutlaka aynı etkiyi yarattığını düşünmek çok yanlış olur," diyor.
Tüm bunlar şekerli içeceklere çoktan veda eden Stanton Glantz'ın kulaklarında müzik etkisi yaratabilir. BKE değerlerine göre obezliğin eşiğinde olan Glantz, yine de kalbinin sapasağlam olduğunu ve bedeninde bol miktarda yağsız kütle bulunduğunu biliyor ve "Bunlar insanın dış görüntüsünden çok daha önemli özellikler" diyor. Flegal'in bulguları doğruysa, daha yıllar yılı sağlıklı bir yaşam sürdürmesi de işten değil.
SEVDA KAYNAR - Sevgili Açık Gazete okurları, sizden bir dileğimiz var. Lütfen ekranınıza kırmızı bir kurdele takınız. Kurdeleyi kesmek için bir makas, makas yoksa ekrana atmak için bir jilet bulunuz.
20 Mart 2006
Sevgili Açık gazete okurları, sizden bir dileğimiz var. Lütfen ekranınıza kırmızı bir kurdele takınız. Kurdeleyi kesmek için bir makas, makas yoksa ekrana atmak için bir jilet bulunuz. Jiletiniz de mi yok.. O zaman siz erkekseniz köse, kadınsanız yaşlı bir köselesiniz.
Şu anda büyük bir olaya tanıklık etmektesiniz. Sizin için, sizin keyfiniz için uzaya bir uydu gönderdik veee bilim adamlarının uyduruk dedikleri bir uydu keşfettik...
Üstelik bu uydu size yüzyıllardır kendini aydede olarak yutturmuş olan ve Neil Astronong’un gidip te “bu dedenin yaşı bin milyon yetmiş işi de finiş “ dediği aydedenin yanında taptaze bir dünya uydusu..
Dahası bu uydu da hayat var . Ama ne hayat ! Her şey dünya da olanların aynısı. Hem taze turfandası hem bayat hem banal hem sanal!
Dünyada ne oluyorsa burada da onun komiği oluyor. Haberler, olaylar, gazeteler, yorumlar, İnternet hareketleri, savaşlar barışlar, yarışmalar... aklınıza ne gelirse hepsi hepsi bir komedi...
Bundan şu sonuç çıkıyor ki; Hani büyük Üstad Müslüm Gürrrses'in zikrettiği; “tanrı İztemezze günejjj doğmazmışşş,” diye de terennüm eylediği opus asparagus senfonik şiirindeki gibi tanrı artık dünyayı orijinıl haliyle görmek istemiyor.
Ve tabi ki oradaki medya melai kelek leri dünyayı tanrının toz pembe görmesi için bu uyduda yepyeni bir hayat oluşturmuşlar.
İşte biz Açık Gazete olarak bu uyduyu bulduk. Buldumcuk olduk.. Evreka evrekaaaa diyerek eski tas eski hamamını bırakarak banyolardan fırlayan bilgin Arşimet, yahut Eviagra Eviagraaa diye bağırarak eski zevce yeni hatun edinen bilumum erkeklerin sevinçli naralarına benzer naralar attık.
Sonra oradaki medya melai kelekler iyle oturup bir anlaşma yaptık.. ”Sizin dünyadaki gazeteniz de biz olalım. Biz her şeye Acık gazeteyiz. Sizin haberlerinizi dünyaya biz duyuralım. Madem ki özümüz aynı, bari sözümüzde bir olsun, sayenizde gülmeyen yüzlerimiz gülsün.
Sizin gözünüzle bakılınca hepimizin ciddiye aldığı nice dramlar, trajediler,analar avratlar polatlar cellatlar komedinin ince eleğinden geçip bizi ağlatsalar da tanrıyı güldürsün.
Biliyoruz ki onlar öteki dünyaya geldiklerinde “cennete gider” tabelasına doğru bir hamle edecekler. Ve kıs kıs gülen bir ses onlara şöyle diyecek... “Ve kıs kıs gülenlerdir ki son gülenlerdir ve onlar iyi gülecektir.”.Amin!!!
İSMİMİZ, KÜNYEMİZ, BÜNYEMİZ
Açık Gazete'nin yepyeni Mizah ekini oluşturacak gazete sayfasının adı size hiç yabancı gelmeyecek bir isim: "Uyduko-med"
Bu komedi ve medya nınyaptıkları akraba evliliğinden doğan adı üstünde azıcık uydu, azıcık uyduruk olan yepyeni bir bebek. Ama çok hızlı büyüyecek, her hafta yeni bir doğum yapacak, kadrosunu AKP'den daha hızlı ve gizli bir biçimde büyüterek hiç pot kırmadan stop demeden –tanrının emri peygamberin kavliyle –her hafta siz sayın görücülerin karşısına çıkacaktır.
Şimdi sözü fazla uzatmadan bakalım Uydukomed de Tepe taklak kaba taslak neler olacak.
Tabi ki olmazssa olmaz HABERLER:
SUNAN DEFİNE SAMAN YELİ; BAZEN DE MEHMET ALİ BİLENDLAND
Hatta 32 .gün de onun düblörü M.İlallah-ı Ali GÖRENDLAND.
İşte ilk örnek-eşantiyon olarak
Dünyada ve Türkiye”de gündem i yakalamak için artık zaman lar ötesi işleyen bir hız birimi yaratmak gerektiğini bizzat ABD deki bilim adamları bugün bir bildiri yayınlayarak Türkiye ye postalamışlardır..Ama ne yazık ki bir kanal tam bu haberi geçecekken, haberleri sunan spikerin yanına ağlayan bir kadın oturmuştur.
Spikır büyük bir ustalıkla ona “Bugün git yarın gel,çünkü yarın dünya kadınlar günü, o gün ağlarsın.” dediyse de kadın ” benim buradan cesedim o olmazsa kasedim çıkar” demiştir. Hatta kendini koltuğa zincirlemiş,kamereman da nereye bakacağını şaşırdığı için spikır haberleri yalnız başına değil bu hanımla birlikte sunmuştur.
Örneğin şehit polislerin cenaze töreni gösterilirken ifadesiz bir yüzle oturan ihanet malul gazisi hanım, yönetmen eşinin Aliye ile kulaktan kulağa oynadıkları bir görüntü ekrana gelince sular seller gibi ağlamaya başlamıştır.
İşte uydukomedi bu noktada gerçeği yalnız gerçeği bulmuş hatta icat etmiştir.
Aslında ağlayan kadın büyük bir yanlış anlamaya kurban gitmiştir. Bunu da bize bir reklamcı şöyle açıklamıştır.
“Diyelim siz bir buzdolabı için bir slogan okutuyorsunuz. (Buzdolabım benim..Ne kadar çok soğursan seni o kadar çok severim ) Rakip ürün de diyelim bir nevresim.. İşte oldukça kabız reklam yazarı hala bir slogan çıkartmadıya nevresim sererken görülen kadın eşine spontane olarak şunları söyler.. -Buzdolabım benim....vs vs
İşte bu çalıntıdan korkan yönetmen dizinin ne zaman biteceğini Aliye ye söylüyordu mutlaka. Ya duyarlarsa diye tabi ki kulaktan kulağa. Çünkü bu ifşaat bir duyulursa, bütün diziler aynı senaryonun klonu olduğu için bir anda aynı sonuçla bitebilir. Dahası halkımız gibi, kafası karışan sanatçılarımız da diziden diziye atlayabilir.. Aliye -ıhlamurlar altına -koşarken, Elif tozutur Keremcan'la bakışmaya başlar.
Gümüş kendini altın sanıp Polat'a takılır. Polat şöhret dizisinde hafzasını yitirip Irak'a gider. Amerikalı erat onu yalnız görünce Ricat demez başına Amerikan bezinden bir çuval geçirir. Polat Çuvallayınca Türkiye üçlü ittfak devletleriyle sevr anlaşmasna oturur.Veee işte o zaman Atatürk ün de bir taklidi çıkar o da bir kamereman bulur.
MADE İN ATATÜRK
Mustafa Kemal'in bir kameremanı olaydı. Gerisi kolaydı. Çanakkale gazilerinden binlerce figüran. Üç beş manken hatundan da Nene hatun.! "Kağnı yolda kalırsa top mermilerini türbanlarınızın arka hatlarına koyun.
TOP MERMİSİ DEĞİL TOPATAN KAVUNU GİBİ DURSUN" Ve çekmesi kuvay-i muhtemel filmler:
Tam yol Bandırma, Vatan millet sarı kanarya, Dom Domlupınar...vee At avrat Polat
Kapalı gişe, gaziler köşe.
Devrimler mi laiklik mi :
Yazsın yeni bir senaryo 1.Özakman.
Aksın rol icabı kova kova kan !
Amaaa Ön sıralarda işgalci 7 düvel .
Filmin adı:
Bir Türk dünyaya bedel !
Haberlerden biraz damlattık.Gelin öteki köşelerden de kısaca söz edelim. Bu haftaki yayınımızın suyunu çıkarmayalım.
Ağır ol molla desinler, biraz sus ta mola versinler.
BİLGİ YARIŞMALARI
Kim beşyüz milyar ister. Bu yarışmayı burada yinelemenin nedeni her akşam tekrarlanan ve Türk halkının engin bilgi dağarcığını tüm dünyaya kanıtlayan kültür hazinelerimizi herkese tanıtmak. Hatta bu yarışmaya katılanların Dalgın bilginler olduğunu ve yarışmayı Nimet abla piyango bileti satan büfesi sanıp katıldıklarnı da bizzat sizlere örneklerle göstermek.
KİM BEŞYÜZ MİLYAR İSTER:
Kenan Işık -Hanımefendi 500 milyarlık son sorunuz. Cumhuriyet bayramı hangi ayın 29 una rastlar A- Şubat B-mart C- nisan D-ekim Yarışmacı -Hımm şubat olamaz. Çünkü şubat dört yılda bir 29 çeker. Dört yılda bir bayram da bize uymaz. hah hah. Mart diyeceğim ama; mart kedilerin bayramıdır. Nisan desem olmaz ayol Halife olmak için fırsat kollayanlar Atanız size nisan şakası yapmış der. Ekim mi acaba bilmem ki o da dizideki kızın adı galiba. Hani şu Sarpla evleneceğine film icabı Kenanla evlenen ve her işi sarpa saran Ekim. Buradan sesleniyorum evlenin yani di mi. Bir Aliye bir de sen. Çeyiziniz yoksa dantel sehpa örtüleriniz benden.. En iyisie eşime sorayım. Kendisi Bankacıdır -Aloo Cevher Cumhuriyet bayramı hangi ay hangi gün? -29 ekim -29 dan emin misin -Evet..O gün bankalar kapalıdır. Kart sahiplerine icra yollamayız.Türkiye Cumhuriyeti bayram eder -Peki Ekim den emin misin -Evet. O gün faizleri kartlara ekeriz.Yavru faizler için de 29 gün daha bekleriz. -Sağol canım. Evet sayın Kenan Işık. 29 ekim. Eminim. -Son kararınız mı? -Ayol eşimin son kararı. Bu ülkede son kararı hep bankacılar verir. Hah hah
REKLAMLAR VE YORUMLARI
Bunu UYDUKOM un meslekten gelme reklamcıları yapacaktır. Nihal Güven bu isimlerin en babasıdır. Kendisi aynı zamanda reklamcılıktan gelme bir alışkanlıkla bir yorum beğenene bir da PÖF NOKTASI HEDİYE DİYEREK GAZETEMİZE YEPYENİ BİR TAT KATACAKTIR.
Resmini gazetemizin resim basma servisi hazır olduğunda göreceksiniz .Diğer gönüllülerimizin resimleri de sırada. Azzzz sonra.
Üstelik bu reklamlar ALİ ATAN BİR in reklama hiç bulaşmadan işkembe i kübradan attığı gibi değil gece gündüz setlerde montaj ve dublajlarda hatta siz daha annenizin karnında bir embriyo iken nice ünlüyü daha ünlü olmadan ele geçiren üstadların gözüyle değerlendirilecektir. Tadından yenmez olacaklardır.
Bitmedi, reklamcılık yaratıcılık konusunda parasız bir kurs açılıp merak ettiğiniz her soruya yanıt verilecek, bu kursu bitirenler tanıdık bir reklam ajansına Jenius olarak ittirileceklirdir. Bakarsınız yeteneğini 10 a katlAR, jenius luktan jesus luğa terfi edip ajansı kurtarır. Jesus gibi kazığa çakılmaz ,tüm ünlü Türkler gibi ekranlara sahnelere gazetelere umuma açık heryere kazık çakar.
PÖF NOKTASI
Sinir olduğunuz ama çevrenizdekilern kabul ettiği nice dogmalara ,saplantılara yanlış saptamalara, dümdüz beyin vadilerinde yetişen otlara,bozkırlardaki ulu kurtlara, ulemalara, her şeye ama herşeye pöf denecek ve sizden de bu konudaki pöfleriniz de beklenecektir.Hazırlayan Nihal güven.
TIP NOKTASI
Burada son yıların en mucizevi tıp buluşları aydınlatılacak,her söylemden önce Hipokrat yemini edilecektir. Bir zamanlar Zakkum diyerek bütün Türkiyeyi ekranlara bağlayan uyduruk haberlerin önüne geçilecektir. Ama yalan kanımıza işlediği için arada bir ağzımızdan kaçırıp yalan yemin ettiğimizde de çarpılırsak bu köşedeki Tıp danışmanımız Estetik cerrahi uzmanı Dr. BUĞRA ÇÖLLÜ bizi yeniden düzeltecektir. Aysel Gürel ucubesinden Deniz Akkaya mucizesi çıkarsa bizim uzmanımızın elinden de derya deniz ne biçim Akkayalar çıkacaktır. Hatta dr umuz yepyeni bir gelişmeyi de bu vesileyle açıklayacaktır.
FOTO KOPİ ESTETİĞİ
İsminden anlaşılacağı gibi bir estetik ameliyattan sonra ameliyat masasından kalkan kişi fotokopi masasına yatacak,masanın altına giren diğer hatunlara onun yüzü foto kopi ile aktarılacaktır.
Masa altına girenlerden yarım ücret alınıp,paralar Hakkari de Şırnak'ta yüzünü gözünü yitiren Memetçiklerimize yeni bir ameliyatı çok gören devlete hibe edilecektir. Bu hibeler hileye dönüşüp bazıları yüzsüz bazıları binbir suratlı meclis erkanı tarafından pastorize yumurtalara dönüşmesin, Memetçiklerimiz terörzede olarak kalmasın diye de arkasından üç kuluvallah bir elham okutulacaktır.
SIRDAŞ KÖŞESİ
Bu köşe, proto tipleri kadın programlarında gözüken tüm dertli hatunlarımızın derdine derman olacak, kocasından günde beş vakit dayak yiyen,küfürü kurtuluş sayan,imparator İbonun deyişiyle yemek pişmemişse kafasına dabak fırlatılan tüm ezik hatunlar için bir ağlama duvarı olacaktır.
Onları döven davarlardan sonra bu duvar adeta başlarını koyup ağlayacakları bir kuş tüyü yastık yumuşaklığı taşıyacaktır ayıptır söylemesi. Ama Türk hatunu bu. Ekonomik özgürlüğü yoksa BİZE ŞÖYLE DE DİYEBİLİR.
-Alın sizin olsun bu yastık. Ben kocamı isterim; olsa da astığı astık kestiği kestik. En iyi jileti de benim kocam atar, Muhsin baba söylerken jileti bırakır kadın kısmısı gibi oryantal yapar...
Gördüğünüz gibi her hafta yepyeni bir çehre ile ,çok değişik köşelerle karşınıza çıkacak ağlarken gözüken dişleriniz beyaz değilse eski bir geleneği sürdürerek size bilgisayar ekranından ipana püskürteceğiz.
Bunu nasıl yaparlar diyorsanız unutmayın burası yepyeni bir uydu gazetesi. Gerekirse dişlerinizi ,gerekirse düşlerinizi aklarız; gerekirse borsayı düşürüp düşlerinizi de haklarız...
((UYDUKOMED in bir tutar yanı yok mu, burası gezegen değilde aklı havalarda gezenlerin kurduğu evlerden uzak akıllara tuzak korsan bir yayın istasyonu mu)) diyen gafiller çıkacaktır elbet .
Var mıdır acaba onlarda bir parça ar bir parça edep..
Dua edin de hayata mizahla bakanlar yaşasın ilelebet..Yoksa o kaskatı suratınız, yollardaki sürat iniz, seçimlerdeki yanlış oy sandıklarınız ve çoğu hatalardan kaynaklanan nedenlerle vakitsiz düştüğünüz sırat-larınız yüzünden dünya şeytanın minicik bir misketi oldu olacak.
En baba kırkpınar güreşçisi olun,iştediğiniz kadar yağlanın.istediğiniz kumaştan seçin kispeti ,kapanmış bu ülkenin kısmeti. Tek umudunuz Acık Gazete nin UYDUKOMED eki.
Zaten kırkpınarında suyu çıktı diyorlar. En son ağa Fatih ürek olacakmış.. Yağlı yağlı bir Fatih Ürek, göbek altı bir kıspet, valla ona da alışır bu millet. Zaten kırkpınar güreşlerini daha önce hiç görmemiş birine Fatih Ürek'in ağalığı son derece normal gelir.YADIRGAMAZ ELBET !
Vee söyleşi sayfamızda sizin istekleriniz doğrultusunda yaşayan yaşamayan herkesle röportaj yapacağız.
Bunun için Ayşe Arman ustamız gibi enayilere özel Dubai söyleşileri yerine yeni harman söyleşiler sunacağız.
Nazım Hikmet'i tanımam diyen İbo'ya inat Nazımla bile söyleşeceğiz. (BKZ bekleyiniz demek.)
Yenilikler her hafta yeni katılımlarla zenginleşeçek, ayrıca açık kapımızı tüm değerli yazarlara da arada bizi de gör diyerek açık bırakacağız
Bize müsvette bile yollasalar razıyız
Evet dansta vedetiz ama gelişme anlamında hala müsvetteyiz.
BASINÇ ODASI
UYDUKOMEDi uzaydan yayın yapacağı için dünyadaki tüm hadiseleri, düşen çıkan hisseleri, savaşları, bir kap aş peşinde kuruyan açları, dramları, trajedileri, internet yüzünden düşen tirajları, bu kadar çok köşesi olup ta hala dönemediğimiz virajları, apaçık, tüm hilesi hurdası, bilgisayarda sanal, tv yonda banal olan sunumlarıyla size ulaştıracaktır.
Uydukomed size uzaysal yorumlarıyla yollayacağı bu haberlerin özellikle Türk lerde bir vurgun etkisi yapmaması için daha değişik formatlar da düşünmüştür.
Bu haberler size gelirken tam doğru olarak gelecek ama demin de açıkladığımız gibi uygun ve esprili kılıflar takılacaktır.
((BU YORUM AÇIK GAZETENİN DEĞERLİ YAZARI İsmail Cem Özkan ‘ın yazısından Önce okunmalı, uğranacak şoklar ve tabi ki vurgunlar hafifletilmelidir.))
KATİLLERİNE TANRININ ADALETİ ÇOKAN TAKTI KELEPÇEYİ, GELİN BİR DE BİR BAŞKA ANLAMDA İNCELEYELİM İNSANLIĞIN MEZARI HALEPÇE Yİ.
Sadece soruyorum. Asla bir fikir yürütmeden.çocuklukta yaşanan gövdesel travmaların ileriye; beyinde kalan korkular olarak aktarıldığını artık herkes biliyor.Freud a göre bu erken travmalar,örneğin üzerinden düştüğümüz o zararsız tahta atlar bile bilinc altına bir troya atı olarak içinde bir sürü depresyon yüklü olarak giriyor.
Freud'a saygımız sonsuz ama; ayıptır söylemesi bizim atalarımız bu gerçeği yüz yıllar önce bulmuşlardır. Ne yazık ki psikolojiyi pis ve mundar bir şey sanan dindarlarımız "Anam avradım olsun" diyerek; koskoca Oidipus kompleksini bir yemine indirgemiş, bunu her fırsatta tekrarlayarak Freud bilimine de göndermeler yapmıştır.)
Hem bu gerçek sadece Freud değil SİR CHARLES Darwin sınıfından insan olarak mezun olanlarca; hatta hayvan doğan dostlarca da kanıtlanmış bir şey.(AYRI BİR KONU BAŞLIĞI: ACABA CHARLES DARWİN -KISACA ÇARLİ-İLHAMINI KENDİ İSMİNDEN ALMIŞ OLABİLİR Mİ...Dahası Çarli ile Camel karışımı bir melez ingiltere tahtının veliahtı, kraliçe Elizabet in de kara bahtı olabilir mi?)))
Bunları UYDUKOMED mizah sayfamızda ayrıntılı olarak göreceksiniz. Azzz sonra...
Konuya dönelim: Örneğin benim kedimin kuyruğundaki bir apse tedavi sonrasında onda sanal ve de hayal bir kuyruk acısı ve korkusu bıraktı. Kimse onun kuyruğuna dokunamazdı. Bu açıdan bakarsak çocukluğunda onu ,önce babasının sonra çevresinin kahramanı yapan malum fazlalığının törenle kesilmesi erkek çocukta acaba ne gibi bir korku bırakır? Hele geri kalmış bir toplumda gücünü sadece gövde olarak kanıtlayabilen erkler, beyinlerindeki serotonin hormonu dengesizliğinde, yahut testesteron hormonu eksikliğinde, yahut adrenalin fazlalığında; sünnet SIRASINDA yaşadıkları kayıp korkusunun geri dönmesi sendromuna giriyor olmasınlar sakın?
Aslında iki beta bloker trankilizan, bir beyin emarıyla modern tıbbın iki dakkada çözdüğü bir sorunu tüm müslüman aleminin, varoluş durumu haline getirmeden bu dertten hem kendilerini hem de gavur belledikleri batı alemini kurtarmak mümkün müdür
Kaybedeceğini sandığı nesnenin onda kaldığını kanıtlamak için kültür ve karakter yapılarına göre bir takım kanlı kansız gösteriler yapan karikatür düşmanı bu kanlıtürü modern tıp neden hala ele almıyor? Yoksa bu psiko sendrom pis bir silah ticaretini de desteklediği için; o gamasız hacıların karşısına yepyeni bir GAMALI HAÇLILAR zihniyeti çıkıyor?
GELİN MESELEYİ BİR DE AKILLARI DA DURDURAN BİR KIRMIZI IŞIKTA İNCELEYELİM
Sünni kültürünün liste başı renk kırmızıdır. Azgın boğalar kırmızıyla tahrik olur. Azgın boğaların -iki hadi bir de benden olsun-üç gen üstünü olan insan boğalar her kurban bayramında kıtır kıtır bir canlıyı doğrarlar. Kan akacaktır diye kural koyarlar. Kimse buna tıbbi bir yaklaşımla bakmasın. Çöl bedevileri 1000 yıl önce kanın mikro-biyolojisini bilseydi bugün kumların üzerinde eşeklerin önderliğindeki develeri gütmezdi... BATI FÜZELERLE UZAYA ÖNCE AYA SONRA MARSA UÇAR- AYAK GİDERKEN DOĞU MÜZELİK DEĞERLERLE GELECEK YOLUNDA İKİ İLERİ BİR GERİ ÜSTELİK TE YAYA KALMAZDI.
Gerdek odalarının önünde kanlı çarşafı beklemek gibi kadını kurbanlık konumuna indiren bir adeti namus ölçüsü yapacak kadar kafayı üşütmezdi.
O çok önemli fazlalığını kaybedeceği korkusunun minik beyninde kalan tortusuyla her şeyi bir errrrkeklik ispatı MECBURİYETİ VE AZMİNDE değerlendirmezdi.
BKZ GOL durumları.. Kaleye giren gol sevinci en çok hangi hareketle belli edilir.. Şıkları sünnetli erkeklere bırakırsak terbiyemiz, orucumuz, abdestimiz, namazımız, ezanımız, çarşafımız, türbanımız, top sakalımız, imanımız, imamımız, bu kadar örtünüp beş vakit namaz kıldıktan sonra bile rüyalarımıza giren; gençssek şeytanımız, yaşlıysak hurilerimiz, uykuda konuşursak yanımızda yatan zavallı Düriyelerimiz, Huriyelerimiz, Cevrimizi çeken Cevriyelerimiz bozulur.
Öyleyse ve kısaca Sünnetli erklerden sanırım biraz daha fazla korkulur. Sünnetli erk lerin vur dendiğinde öldürme adeti; katliamlarına bir gerekçe,sonuç ise HALEPÇE DİR.
Diyeceksiniz ki Batı çok mu masum? Asla değil ? Ama onlarda kendi kendilerini yargılama mantığı mevcut. Karşı fikirleri savunma özgürlüğüne kavuşmuşlar. Sen Bartelmi gecesi, temerküz kampları, sömürge ayıpları, hatta geçenlerde sn Faruk Eskioğlu,nun belirttiği Blair in acımasız sığınmacı formülünü, alt bilincimizde engel olamadığımız bir dürüstlükle dengeleyen nice değerleri de var.
Bütün dünya Amerikan ve İngiliz askerlerinin Iraklı zavallı esirlere yaptığı işkenceleri lanetledi.
Bunu TV kanalları verdi. Peki aynı TV kanalları İnternet te yayınlanan,özellikle Amerikalı esir askerlerin yatırılıp kafalarının kıtır kıtır kesilmesi, son çıkan ah sesini, yemin ettirilen Türk şöförlerin yine üç saniye sonra doğranmalarını, iki araç arasına bağlanan bir esirin araçların hareketiyle kollarının kopmasını seyrettiler mi?
Batı zulmünü lanetlerken; bunu tüm insanlık adına yapıyorum ben. O insanlığın içinde yer alıyorum tabi ki..
Ama doğu zalimliğini lanetlerken insanlığın içinde yer alamıyorum. Çünkü o zaman kendi insanlığımdan da utanıyorum.
Bu noktada kim ne derse desin yine DARWİN yetişiyor imdadıma.. Bana diyor ki: Evrim henüz bitmedi. Ama batıdaki evrim doğuya göre biraz daha hızlı. Çünkü batıda kendine dönük bir özeleştiri var. Oysa doğuda, gelin bunu sesli okuyun, herkes duysun; doğuda hala kendi özünden olanların doğradığı binlerce insan leşi var. Prometenin ciğerini yiyen akbabaların akrabaları var..
Son olarak size doğru olması kuvvetle mümkün kendi fikrimi zikredeyim: KAYNAK DR BUĞRA ÇÖLLÜ
Apandisit örneğini veriyorum önce. Apandisit aslında apandis denen kullanılmadığı için körelmiş bir barsak parçasıdır.İltihabına apandisit denir.
Kullanılmayan her organ ve hatta kromozom sonunda körelir mi? Evet, körelir. Biri erkek diğeri dişi olan iki kromozomu taşıyan insanoğlu, dişilik kromozomu fazla olan dişilerini yüzyıllarca kullanmaz, kafes arkalarına kapatır, işlevsiz ve işsiz bırakırsa sonunda kendisi de diğeri körelmiş olduğu için tek bir kromozomla kalarak KIRO MOZOM olarak dünyaya gelir.
Belden yukarıya rasgelen beyin ve onu besleyen tüm organlar yarı eks ((ÖLÜ), belden aşağıya rastlayan tüm uzuvları hayvani bir refleks halindedir. Bu elbette sayısı milyonları bulan içlerinde en az 7, 8 tanesi benim arkadaşım olan Istisna lar için geçerli değildir. Bu konu öyle yürek inciten bir konu ki neresinden tutsanız, sizi insan olarak gösteren hiçbir aynaya uzun sure bakmanız mümkün değil.
Hele insanlığınızdan utanıp canımın paresi hayvanlardan biri gibi asla bakmayın.
Her yerde tekme vurup ,katlettiğimiz, o masumlara ,foklara,geyiklere,kuşlara sığınmayın lütfen.
Son olarak derim ki:
Müslüman kültürünün bende ve nice bilinç altı okuyucusunda yarattığı bu sorudan yola çıkıp bir doğruya varılır mı acaba. Bu doğruyla kan ağlayan bir Orta doğunun yaralarından biri sarılır mı acaba, ne dersiniz ?
Sevgili Açık Gazete okurları, UYDUKOMEDi İMİZ daha bitmedi.. Ama tasarım konusuda henüz benim bir fikrim yok. Yazacak şey ve malzeme çok kare çok. Daha sırada neler neler var. Şairler, şiirler, karikatürler, her kesimden pek çok türler… konuklar… zaman tünelleri…Yok yok… Uydukomedi büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden, sevgili masum hayvancıkların da sevgi dolu yüreklerinden öper…
Haftaya bir bilgisayar uzmanını, ABD den YAVUZ KAYNAR, bir büyük şairi TÜRKİYE'DEN BAHADIR Bayrıl, ve SEYAHAT NAME İSİMLİ ESERİYLE BİZE KATILACAK OLAN ALMANYA'DAN Kenan Sinanoğlunu tanıyacak, onlara sorular da soracaksınız. BKZ bekleyiniz.
SARIMSAK Sarımsağın güç ve sağlık veren etkisi bundan uzun yıllar öncesinden keşfedilmiş. Örneğin Mısırlılar piramitleri yaparken işçilerin dayanıklı kalması için sarımsak yedirirlermiş. Yunanlılar ve Romalılar da sarımsağı bir ilaç olarak kullanmışlar. Günümüzde Türkler ve Ruslar yemeklerinde sıklıkla sarımsak kullanıyorlar. Bu nedenle ilerleyen yaşlarda daha az yüksek tansiyon sorunuyla karşılaştıklarını söylemek mümkün. Sarımsağın bu gibi faydalarına rağmen pek çok kişi kokusundan rahatsız olduğu için yemekten uzak duruyor. Ancak sarımsaklı bir yiyecek tükettikten hemen sonra maydanoz yerseniz bu sorun da ortadan kalmış olur. Sarımsağın en büyük faydalarından biri baş ağrısını dindirmek konusunda. Yarım diş sarımsağı yanağın iç kısmında dişetleri üzerine yerleştirip bir süre beklerseniz faydasını görebilirsiniz.
SOĞAN Soğanı da farklı şekillerde kullanarak tüketmenin pek çok sağlık probleminde iyileştirici etkisi var. Örneğin pişmemiş soğanın idrar söktürücü özelliği bulunuyor. Ayrıca içinde C vitamini olduğu için düzenli olarak az miktarda tüketirseniz sinirleri yatıştırıyor. Özellikle mevsim değişikliklerinde saçınız dökülüyorsa, soğan yemenizde fayda var. Baş ağrısı, diş ağrısı ve kulak ağrısı için de ilaç niteliği taşıyor.
TERE Dünya üzerinde terenin 90 farklı çeşidi bulunuyor. Bunların pek çoğu tıbbi etkiye sahip. Araştırmalara göre terede bir çeşit penisilin var. Bu da ağız ve bağırsak bakterilerinin üremesine engel oluyor. Düzenli olarak kullanırsanız ciltteki kızarıklıkların da oluşmasını engeller. Böbrek rahatsızlıkları için tüketilmesi oldukça faydalı.
Üç duyu organı olan göz, burun ve kulakta meydana gelen sorunlar, en sık karşılaşılan rahatsızlıklar arasında. Gözler için sıcak sütle, burun için soğanla ağrıları dindirebilirsiniz.
Çağımızda artık pek çok çalışan insan neredeyse gününün tamamını bilgisayar başında geçiriyor. Bu da değişik çeşitlerde fiziksel sorun yaşamalarına sebep oluyor. Bunların arasında en sık rastlananı gözlerle ilgili. Bu yüzden göz sağlığınızı nasıl korumanız gerektiğini bilmeniz çok önemli. Ünlü İsviçreli bitki bilimci Alfred Vogel'in öncelikle vurguladığı beynin aşırı bir şekilde çalışmasının göz yorgunluğuna sebep olduğu. Stresten uzak durmak göz sağlığınız için de gerekli. Bunun yanı sıra doğal içeriğinden uzaklaşmış olan yiyeceklerle beslenme alışkanlığı geliştirmek, göz problemlerinin büyümesine sebep oluyor. Ancak bu gibi alışkanlıkları değiştirmenin kolay olmadığını elbette herkes biliyor. Peki ama bunun çözümü nedir?
SUNİ IŞIK ZARARLI Ünlü bitki uzmanı Vogel bunun cevabının oldukça basit olduğu söylüyor. Bundan yıllar önce insanlar saatlerce suni ışık altında çalışmıyor, erken yatıyorlarmış. Bu da gözlerinin yorulmasını engelliyormuş. Vogel'in bu konuda şöyle bir önerisi var: "Dört haftalığına suni ışıktan uzak durmaya çalışın. İşteki bilgisayar ışığından kaçamayacağınız kesin. Ancak en azından akşam eve gittiğinizde ışığı yakmamak için erken yatıp, erken kalkmayı deneyebilirsiniz." Ayrıca göz ağrıları ve yanmaları için bazı doğal çözümler de öneriyor. Örneğin gözlerinizi sıcak sütle veya ebegümeci yapraklarının koyulduğu suyla yıkamak, en hızlı çözüm alabileceğiniz yöntemlerin başında. Bunu her sabah yapmak gözlerde bakterilerin üremesini engeller. Bunun yanı sıra gözler için kuşkusuz en bilinen faydalı besinlerin başında havuç geliyor. Ancak havuç suyu olarak tüketmek daha da faydalı.
DOĞRU NEFES ALIN Burnun doğru bir şekilde görevlerini yerine getirmesi sağlıklı bir yaşam için çok önemli. Çünkü vücuda bakterilerin girmesini engelleyen ilk organ burun. Bu nedenle burundan nefes almak gerekiyor. Eğer sürekli soğuk algınlığından şikayet ediyorsanız burnunuzun çevresine lanolin kremi sürmenin büyük faydasını görürsünüz. Burnunuz sürekli akıyorsa soğanın bu konudaki iyileştirici etkilerini gözardı etmeyin. Bir dilim soğanı bir bardak sıcak suyun içine koyun ve suyu küçük yudumlarla için. Burun ve kulakla ilgili en çok şikayet edilen rahatsızlıklardan biri de sinüs. Özellikle kronik virüs pek çok kişinin en büyük sorunu. Eğer soğuk havaların etkisiyle artan bir kronik sinüs probleminiz varsa sıcak suyla kompres yapmak yararlı olacaktır.
Gamze Reisoğlu Şamdancı ilk romanıyla bizleri selamlasa da aslında 22 yıldan bu yana belli dönemlerde edebi metinlerini yazınımıza sunmuş bir yazar. İlk ürünleri zamanın en önemli edebiyat dergileri olan Türk Dili ve Varlık'ta yayımlanmış. Kendini bildiğinden bu yana yazan ve bundan da keyif duyan bir yazar, şimdi de ilk romanıyla karşımızda. Son yıllarda, belirli dönemler medyada çalışmış ya da çalışmakta olan bazı gazeteciler, yazdıkları edebi ürünlerde başarı sergiliyorlar. Bu bağlamda hemen Çiğdem Anad ve Nesrin Turhan'ı anmak gerekiyor. Her ikisi de yazdıkları romanlarla isimlerinden söz ettirdiler. Adlarını andığımız bu gruba şimdilerde Gamze Reisoğlu Şamdancı da giriyor. Şamdancı'la yeni romanı nedeniyle bir araya geldik, geçmişten günümüze uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.
Erdem ÖZTOP
-Sevgili Gamze Reisoğlu Şamdancı, söyleşimize 'dün'den başlayalım istiyorum. Yazıyla buluşmanızın başlangıcına gidelim; nasıl oldu o an?- Bu söyleşi için eskileri karıştırdım da, ilk öyküm 1986 yılında Varlık dergisinde çıkmış. Daha öncesi de var; 1983 Ocak ayında Türk Dili dergisinde bir şiirim yayımlanmış, on altı yaşındaymışım o zaman. Nereden baksan üzerinden yirmi iki sene geçmiş. O an'ı hatırlamak güç yani. Sadece, kendimi bildiğimden beri yazmaktan keyif aldığımı söyleyebilirim. Bir daktilom vardı, şimdiki bilgisayarlar gibi sessiz değildi tabii. Oturur, gecenin bir vakti bayağı gürültü çıkararak yazardım. - Kimlerdi size bu yolculukta eşlik edenler? Kılavuz yazarlarınızı merak ediyorum?- Kılavuz yazar olarak aklıma hemen gelen isimler yok. Dediğim gibi o yıllar çok geride kaldı. Hayal gücü geniş yazarları çok severdim. Ama galiba favori yazarım Boris Vian'dı. Nazlı Eray'ı severdim. Paul Auster'ı da... Rahat okunan, kendini su gibi okutan romanları severim.
Attilâ İlhan'ın şiirlerinde başlangıcından günümüze değin önemli gelişmeler olduğu gerçek. Hasan Akarsu bu değişmelere parmak basıyor.
Hasan AKARSU
Ozan ve yazar Attilâ İlhan, 15 Haziran 1925 Menemen doğumlu. İzmir Atatürk Lisesi'nin birinci sınıfındayken gizli örgüt kurma suçundan tutuklandı. Okuldan atılıp Türkiye'de okuyamaz diye belgelendi (1941). Danıştay kararıyla okuma hakkını kazanarak Işık Lisesi'ni bitirdi (1946). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken Nâzım Hikmeti Kurtarma Komitesi'ne katılmak üzere okulunu bırakıp Paris'e gitti (1949). Oradaki sanatçı çevresinden etkilendi. Yurda dönünce Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'ne girdi. Demokrat İzmir'de başyazılar yazdı. 1973'te Ankaraya yerleşip Bilgi Yayınevi danışmanlığını yaptı. 1980'den sonra İstanbul'a taşındı. Karacan Yayınları'nın çıkardığı Sanat Olayı dergisinin yayın danışmanlığını üstlendi. 1941'den bu yana şiirleri ve yazıları birçok yayın organında yayımlandı. Şiirleri, senaryoları, denemeleri, eleştirileri, anıları, romanlarıyla tanınan ozan ve yazarımızı, 11.10. 2005'te yitirdik ve 13.10.2005 Perşembe günü İstanbul'da, Aşiyan'da toprağa verdik. (Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi, İhsan Işık) Attilâ İlhan'ın şiirlerinde başlangıcından günümüze değin önemli gelişmeler olduğu gerçek. "Sisler Bulvarı"nda (1) kendine özgü şiirini yansıttığını görüyoruz. Bir başkaldırı içinde olduğu ilk dizelerden anlaşılıyor: "yolumdan çekil yavrum/ bağlasalar duramam/...anamdan yolcu doğmuşum/ yedi dağın yolları kalbimden geçer/ salkım salkım mısralar gelir içimden..." (s.9) Yaşadığı sürece, çocuklar gibi sevdiğini, damarlarında dünyanın bütün rüzgârlarıyla gezdiğini belirtiyor. Bir türkünün kıyısından çocukların geçtiğini duyumsarken, "ben örsün kerpetenin şairi" diyor kendisi için. Deniz meyhanelerindeki kıvırcık deniz halkını, Akdeniz'i unutmuyor. Gezdiği limanlarda sevdiklerini özlüyor: "gözümden yere bir kan damladı kırmızı/ adım adım şehrin ışıklarını yaktım sokak sokak/...ben sustum kadehte rakı sustu çocuklar sustu/... Türkanı görmeyin Türkanı, köpekler gibi pişman/...Haliçte yaşlı bir şilep ağladı ben ağladım/ kulaklarımın içinde çığlık çığlığa bir akşam..." (s.24-25) Kendinden kaçan bir ozan, dostu olmayan, cigarası olan, vapurları kişileştiren. "Ben vursam kendimi vuracaktım" diyen. Şiirin deniz gibi kımıldadığını bilen ozan. 1951'de Paris'teki yaşantısının izlerini görüyoruz şiirlerinde: "...Maubeuge Sokağında gelip durmuşum/ otel defterine şair yazmışlar (s.39)...Saint-Michel'de bir talebe kahvesindeyim yalnız/ gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar/ bir Cumartesi günü saat dört buçuğa beş var..." (s.45) Kim olduğunu bilmediği Pia'yı nasıl da seviyor, "ben bir şehre geldiğim vakit/ o bir başka şehre gitmese" diyerek yakınıyor. Ellerini tutsa eksiksiz öleceğini söylüyor. Sisler Bulvarı'nda, "sokak lambaları öksürürken" yitirdiği yine sevgilisi. İstanbul'u ağlatan acılar yaşıyor, ölümü göze alıyor. Yeraltı ordusunun, devrim uğruna savaşanların şiirini yazıyor: "...diyelim ki barış ve ekmek türküsüne/ bütün eylem ve boylamlarda savaşıyoruz/ halklar ayağa kalkmışlar...(s.73)...Tuna köpürerek köprülerin altından akmış/Tunanın üstünden yıldızlar akmışlar.../ İştvanı dövmüşler/ zincire vurmuşlar/ İştvan susmuş/ söylememiş/ gözlerini oymuşlar..." (s.75) Ozan, umutla yazıyor şiirlerini. Yaşadığı çevreyi, Ege insanını başarıyla yansıtıyor dizelerine. Kimi Hasan Hüseyin'in, kimi Nâzım Hikmet'in sesini andırarak yazıyor:"...Ben grev hakkımı isterim/ grev hakkımı grev.../ (s.113)...Ben Sakaryada bir kavak ağacıyım yel eser inilerim..." (s.120)
TOPLUMCU SANAT
"Yağmur Kaçağı"ndaki (2) şiirlerde 1950'li yılların etkilerini görüyoruz. Kitabına yazdığı önsözde, dünya şiirine yön veren ozanları tanımadığının ayırdına vardığını belirtip tanımaya yöneldiğini söylüyor. Toplumcu sanatın özelliklerini kendisi buluyor ve o yıllarda eleştirmenlerin yetersiz olduklarını vurguluyor. Kitaba adını veren şiirinde sesi akıp gidiyor: "elimden tut yoksa düşeceğim/ yoksa bir bir yıldızlar düşecek/ eğer şairsem beni tanırsan/ yağmurdan korktuğumu bilirsen/gözlerim aklına gelirse/ elimden tut yoksa düşeceğim/ yağmur beni götürecek yoksa beni..." (s.13) Ozan, soyut kavramları ve somut varlıkları başarıyla kişileştiriyor: "Eylülün gözleri camlardan bakıyordu", her sene bir eylül bıçaklanır", "denizin gözü kanlanmıştır" vb. (s.14-15) Yalnızlığını, içinde "vahşi bir kadın gibi" taşıyor. Sevdi mi tam seviyor: "gözlerin gözlerime değince/ felaketim olurdu ağlardım.../ ne vakit Maçka'dan geçsem/ limanda hep gemiler olurdu/ ağaçlar kuş gibi gülerdi..." (s.25) Zehra'nın gözlerini alıp yakasına takmak istiyor. "Rüzgâr Gülü" ne güzel bir şiir: "önümden çekilirsen İstanbul görünecek/ nerede olduğumu bileceğim/ sisler utanacak eğilecek/ ağzının ucundan öpeceğim/ saçına kalbimi takacağım/ avcunda bir şiir büyüyecek/ nerede olduğumu bileceğim..." (s.35) Yine Hannelisee seslenirken, "yağmurdan çıkıp geleceksin Hannelise/ yağmur gözlerinden çıkıp gelecek..." diyor Paris yıllarından. "Deli Asaf" şiiriyle Cahit Külebi'yi anımsatıyor: "Şekrivanlı köyünden kamyonlar gelir geçer/ lastikleri ısınmış toza kesmiş camları/ kavakların altında selama durur saf saf/ Şekrivan ahalisi uzun dağ adamları..." (s.73) Şiirlerinde sesleri, müziği önemsiyor. "Bela Çiçeği"ndeki (3) şiirlerinde, "Divan şiirinden esintiler bulunur ve toplumculuk eğilimi üste çıkar" diyor Asım Bezirci. Bu kez yalnızlığından sıyrılan ozan, kitlelerle birleşmeye yöneliyor; ama aşk izleğini sürdürürken kaygılı: "Aysel git başımdan ben sana göre değilim/ ölümüm birden olacak seziyorum/ hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim/ Aysel git başımdan istemiyorum/benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün/ dağıtır gecelerim sarışınlığını..." (s.9) "Ölümden sıyrılmış Cumartesi yalnızlarında" yaşarken, diğer yalnızları görmezden gelemiyor. Alsancak Garı'nda devrilen, elleri kelepçeli erkek ile kadını anlatıyor. Gökyüzü olmak istiyor ozan. İkinci Yeni şiirinin etkisiyle yazıyor: "...onları ben biliyorum asıl ben biliyorum/ durup durdukları yerde sanki kayboluyorlar/ ikiler ve buçuklar üzerinde acı siyah/ içip soyunuyorlar..." (s.51) Edip Cansever'in sesini duyar gibi oluyorsunuz. Ozan, "Yarının Başlangıcı" şiirini 27 Mayıs ülkücülerine sunuyor. Özgürlüğe yürüyen Mayıs öğrencilerinin kurşuna dizilişlerini anlatıyor. "Ağlıyor vatan" diyerek yaşanan acıları, "Kuvayı Milliye" rüzgârını, özgürlük türküsünü anımsatıyor.
İZMİR ŞİİRLERİ
"Tutuklunun Günlüğü"nde (4), İzmir şiirleri yer alıyor. Ozan bunların şiir anlayışındaki yeni denemeler olduğunu belirtiyor. "Klasik Türk şiirinin havasını yeni ve toplumsal bir içerikle bağdaştırarak vermek!" amacını güdüyor. Daha ilk şiirinde toplumsal özü yakalıyorsunuz: "Ben sizi hangi cezaevinden tanıyorum yoksa yanılıyor muyum/ gözlerinizi buzlu çiviler gibi taşıyordunuz yüzünüzde... (s.11) Sevdiğin kızdan ayrılmışsın beklediğin haber gelmiyor...(s.13)...Bir güvercin ağıdır atılır kubbelerden salkım saçak/...İstanbul'da işçi partisi bir kere daha basılır..."(s.15) Sovyetler'in Çekoslovakya'yı basmasına karşı çıkanların tepkilerini yansıtırken: "Bir komünist kendini asıyor" demekten çekinmiyor. Göz deyince neler anlıyor bakalım: "...Göz deyince ben en büyük şeyler anlarım/...darağaçlarına irkilmeden bakabilmek/ ellerin kelepçeli götürülürken." (s.45) Emekçiye Gazel, Grev Oylaması, Allende Allende vb. şiirlerinde toplumcu çizgisini güçlendirdiği gözleniyor. Demir giyen, petrol içen, zehir yiyen emekçileri, grev oylamasında bir ağızdan grev diyen işçileri anlatıyor. Şili'nin Allende'sinden kocaman bir yürek kaldığını vurguluyor. Ozan bu kitabında, rubai biçimini severek kullandığını belirtiyor. "Ne yalan söylemeli, rubai denince benim içimde tınlayan ses hep bu rubailerin sesi oldu..." (s.128) İncesaz bölümündeki şiirlerde, Türk sanat müziğinin izleri var. Makamların adını vererek yazıyor. Ferahfeza, nihavent, mahur, muhayyer, saba, sultan-ı yegâh. Son makamla yazdığı şiirin bestelendiğini biliyoruz. Tutuklunun Günlüğü bölümündeki şiirlerde, 1940'lı yılların karanlığı anlatılıyor; ama aynı karanlık 12 Mart'ta, 12 Eylül'de de yaşandığı için onlara da uzandığını söyleyebiliriz: "...Ne haydut bir akşamdı/ Nâzım hapiste Dinamo sürgün/ bir o şiir kalmıştı hani/ Gazali'den rubailerle/ yalnızlıklar kesince önümüzü/kara zından ağızları gibi büsbütün/...toprakta sürgünlerin ürkekliği/ bardakta sosyalist karanfiller..." (s.87) Tutukluyu uyutmamak da bir işkence yöntemi. Tutuklu bilinçli: "...kendini öldürmeyi belki bin kere tasarlarsın da/ bir kere aklından geçmez bitirmeden ölmek şarkıyı..." (s.95) Dövülmek kanlı; ama dövülmekten daha kanlı olan da dövülmek korkusu. Ozan, Tutanak 1 ve 2'de işkenceyi anlatıyor: "...kendilerini cam çerçeve pencerelerden atanlar/ damarlarını açanlar bulanık hücrelerde...(s.104) elektrik elletirler kıvılcım yalatırlar/ tuzruhu damlatırlar kulak boşluğuna/ çekip alırlar kerpetenle tırnaklarını..." (s.105) Ozan, toplumcuların işkencelerden geçtiğini, inandıklarından vazgeçmeyeceklerini vurguluyor. Attilâ İlhan, "Böyle Bir Sevmek" kitabındaki (5) şiirlerini, toplumcu şiire, insancıl yaklaşımın örnekleri olarak sunuyor. İşkence sözcüğünü kullanmadan, işkence göreni böylesine etkileyici anlatmak ona özgüdür: " o sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi/ bir bıçağın ağzında yürür gibiydin/...seni görür görmez özgürlüğümden utandım/ söyle ne içersin çay mı kahve mi/ çok değişmişsin birden tanıyamadım/...böyle bir kız değildin sen eskiden/ sana ne yaptılar sana ne yaptılar..." (s.11-13) Ozan, düşünceleri uğruna insanların çektiği acılara tanık oluyor. Geride eşlerini, sevdiklerini bırakarak götürülen devrimcilerin duygularını yansıtıyor: "Sabiha bu adamlar beni alıp götürecek/ sakın ha ağlamanı istemiyorum/...hani bir gülümsemen vardır sanki İstanbul..."(s.14-15)Elleri kelepçeli olarak götürülen işçiyi anlatıyor, o ki acı tuz ve ekmek olarak alnının terini yiyen, yoksullara avuç avuç özgürlük isteyendir. Ozan, kitabına adını verdiği şiirinde, sevdiği kadınları ne güzel yansıtıyor: "...yalnızlıklarımda elimden tuttular/ uzak fısıltıları içimi ürpertir/ sanki gökyüzünde bir buluttular/ nereye kayboldular şimdi kimbilir/ ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ böyle bir sevmek görülmemiştir." (s.28) Büyük kentlerin sorunları yanında kırsal kesimin de sorunlarına yöneliyor ve varsağı biçiminde şiirler yazıyor. Ezgilenen şu şiirini anımsıyoruz hemen: "destur bre gökkuşağı/ hangi devin kılıcısın/ sabah sabah kanın damlar/ besbelli can alıcısın..." (s.51) Ellerine kırlangıç yağan ozanımız içindeki türküyü söylüyor sürekli. Sözleri uğruna asılmayı göze alıyor: "...O sözler ki kalbimizin üstünde/ dolu bir tabanca gibi/ ölüp ölesiye taşırız/ o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ uğrunda asılırız." (s.92)
İKİNCİ YENİ
"Elde Var Hüzün" kitabındaki (6) şiirleri, 1979-1981 yıllarında yazdıklarını kapsıyor. Karşı çıktığı İkinci Yeni şiirinin ünlü ozanı Cemal Süreya'yı, Edip Cansever'i anımsatan söyleyiş özelliğini görmek olası şu dizelerinde: "ikimiz otobüsle bir şehre gidiyormuşuz/ Kars'a mı desek/ Ardahan'a mı desek/ yollarda kar bulut mavisi, dağlar duman/ derin bir uykusuzluğa sarkmış yolcular/...onu neden sevdiğimi bir türlü anlamıyor/ ağzı temmuz sıcağı bakışları sonbahar/ sanki saman ateşi için için yanıyor..." (s.19) Yağmurda, yalnızlığını dağıtan sis düdüklerini anlattığı gibi kimi kez erotik öğelere de yaslanıyor: "şehveti başına vurur çalkalandıkça/ ayaküzeri kendi kendisinin olur/ meme uçlarından birer mavi yıldırım/ sarsıla sarsıla dişiliğini boşaltıyor (s.32)...memeleri ele avuca sığmaz birer yılan/ simsiyah saldırırlar hem hoyrat hem yırtıcı..." (s.33) Kumsalda sevişmeye giden "bin kocalı kadın" da giriyor şiirine. Serbest gazeller, ayrı bir güzellik taşıyor: "...kanlı hesapları vardır/ kıyamete kadar sürecek/ ölümle şairlerin/ kimbilir nerden bilecek/ ne çığlıklar geçer daha dünyadan/ Attilâ İlhan gibi...(s.61)... görünmez bir mezarlıktır zaman/ şairler dolaşır saf saf/ tenhalarında şiir söyleyerek/ kim duysa korkudan ölür/-tahrip gücü yüksek-/ saatli bir bombadır patlar/ an gelir/ Attilâ İlhan ölür." (s.63) "Kimi Sevsem Sensin" kitabındaki (7) şiirlerinde ozan, aynı sesini sürdürüyor. Yine sevdalar, yalnızlıklar, anılar, güz, yine İzmir, yine ayrılıklar izlek olarak yer alıyor şiirlerinde. Sevgiliye ne güzel sesleniyor yalnızlığı denerken: "gecenin ortasında ne işin var/ yıldızlara dokunma yanarsın/ bak birazdan ay da batacak/ karanlık bulaşmasın ellerine/ tersin döner yolunu bulamazsın.../ sevmek insanın yüreği kadar/ küçükse büyüğünü taşıyamazsın..." (s.19) Çocukluğuna gittiği şiirinde, "sahi ben ne hırçın bir çocuktum/ ele avuca sığmaz aklı fikri şiirde..." diyor. (s.20) Hemen her zaman "ateşten bir bulut" olan ozan, "sevmek için geç, ölmek için erken" dönemlerini duyumsuyor. "Kimi sevsem sensin" diyerek sevdiğini unutamadığını vurguluyor. Tüm güzelleri, sevgilisinin adıyla çağırıyor. Devrimden devrime yanaşan gemileri vardır ozanın, ümitlerin ateşinden şafağa ulaşan. Ulusallık bilinciyle, "Kuvayı Milliye mavisi"ni istiyor: "...bana bir şimşek çak/ yolumu aydınlatacak/ Gazinin gözlerinden/ mavi bir şimşek/ Kuvayı milliye mavisi..." (s.99) Ozanın "Ben Sana Mecburum Bilemezsin" adlı şiiri gençlerin dilinden düşmüyor. Aşklarını anlatırken içtenlikli, dürüst olduğunu görüyoruz: "ben sana mecburum bilemezsin/ adını mıh gibi aklımda tutuyorum/ büyüdükçe büyüyor gözlerin/ ben sana mecburum bilemezsin/ içimi seninle ısıtıyorum..." Ayrılık Sevdaya Dahil şiiri de en çok okunanlardan: "...çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hala sevgili/ hiçbir anı tek başına yaşayamazlar/ Her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili"
ŞİİR ÜZERİNE GÖRÜŞLERİ
Attilâ İlhan, şiirindeki başarısını, şiir alanında düşünce üretmesine borçlu. Çeşitli zamanlarda, kendisiyle yapılan söyleşilerdeki sorulara verdiği yanıtlarda, şiir üzerine ne değin çok düşündüğünü görüyoruz. Ulusal bir şiir bileşimine gitmek gerektiğine inanıyor. Toplumsal gerçekçi sanat yöntemini geliştirirken de halk şiiri ve Divan şiiri geleneğine bağlanıyor. Garip Hareketini "kopyacı ve öykünmeci", İkinci Yeni dönemini, "Türk şiir tarihinde hiç görülmemiş bir yozlaşma dönemi" olarak değerlendiriyor ve şöyle sürdürüyor görüşlerini: "...Şiirin görevi eskiden beri ne idiyse odur, toplumsal ve insancıl bir görevdir bu, hem tek tek, hem toplu olarak insanları daha iyi bir yaşamaya götürmek, çağlarını kapsamalarına destek olmaktır..." (Şiir Sanatı, Mayıs 1967). Ozan, Atatürk'ün ölümünden sonra ulusal bileşim çabasının durduğunu, yeniden taklitçiliğe dönüldüğünü belirtiyor. Devlet desteğiyle tutunan ozanların, "eş dost kollamasıyla büyük şairliklerini" sürdürdüklerini belirtip onlara değil, gençlere güvendiğini söylüyor. (Milliyet Sanat dergisi, 02 Mart 1972) Zühtü Bayar'ın yaptığı söyleşide, iki şeye canının sıkıldığını belirtiyor. Zamanında toplumculuğa karşı çıkıp şimdi ise bunun çilesini çekenlerin önüne geçmeye çalışanlar, diğerini de şöyle açıklıyor: "Bir de toplumcu sayılan ozanlar arasındaki çekişmeye, çekemezliklere. Ayıptır bunlar. Gençlere örnek olunması gerekir... Hiçbir zaman hiçbir toplumcu yazara ya da ozana saygısızlık ettiğim görülmemiştir, görülmez. Toplumcu sanatçı göreneği bunu gerektirir." (Yeni Ortam, 01 Aralık 1973) Attilâ İlhan, bizim toplum olarak şiirin temel ilkeleri üzerine "kafa yormaya alışkın olmadığımızı" vurguluyor. Genç ozanlara yakınlık gösterişinin nedenini şöyle açıklıyor: "...Ozan kısmı, genellikle, yaşlandı mı duyarlığını yitirir... Bu ise, çokluk yaşlı ozanlarda gördüğümüz kısır şiirlerin asıl kökenidir. Kişi olarak ben ne kadar bilgiye, görgü ve göreneğe, mantığa bağlı çözümleme ve diyalektik bileşimlere meraklı da olsam, duyarlığımı korudum. Üstelik hayli genç bir duyarlık bu. Delikanlı ozanlarla konuşup tartışırken aynı düzeyde kalabilmemiz bunun kanıtı..." (Yusufçuk, 01 Kasım 1979) Ozan, şiirde heyecanı ve aklın dengesini önemsiyor. Attilâ İlhan, ozanlığının yanında, romancılığıyla, düşünürlüğüyle de ünlü bir sanatçımız. Son yıllarda, ülkemizde yaşanan Batı teslimiyetçiliğine karşı, ulusal birliğimizi, bağımsızlığımızı sağlama yolundaki çalışmalarıyla öne çıktığını biliyoruz. Aramızdan ayrılsa da, ulusumuzun gönlünde sonsuza değin yaşayacaktır. (*) 1. Sisler Bulvarı- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 3. Baskı 19702. Yağmur Kaçağı- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 2. Baskı 19713. Bela Çiçeği- Attilâ İlhan, Ok Yayınları, 2. Baskı 19714. Tutuklunun Günlüğü- Attilâ İlhan, Adam Yayınları, 2. Basım 19755. Böyle Bir Sevmek- Attilâ İlhan, Bilgi Yayınevi, 1. Basım Nisan 19776. Elde Var Hüzün- Attilâ İlhan, Adam Yayınları, 1. Basım Nisan 19827. Kimi Sevsem Sensin- Attilâ İlhan, Türkiye İş Bankası Yayınları, 15. Basım, Ekim 2005