Alsah Blokları - GünDem

• 30/10/2008 - Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine

Kategori: Soylesi

Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine
Haftaya Bakış, 22-28 Mart 1987

Ahmet Taner Kışlalı

— Kaç dilde, kaç kitabınız yayımlandı?
— 36 dilde, zannediyorum 183 kitap oldu. İnce Memed dünyada 3 milyondan fazla basıldı. Yalnız Almanyadaki son baskısı 150 bin. Norveçte, Danimarkada, Fransada okul kitaplarına aldılar. Avrupa Konseyinin girişimiyle, bütün konsey üyesi ülkelerde ders kitaplarına alınacakmış.
— Ya Türkiye’de?
— Sizin zamanınızda okul kitaplarına girmişti, şimdi devam ediyor.
— İnce Memed’in uluslararası düzeyde, bu ölçüde ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
— Bunu ben de merak ediyorum. Örneğin Fransadaki başarıyı anlıyorum da, İskandinavyadakini anlayamıyorum. İskandinavya, kitaplarımın en çok satıldığı, en çok sevildiğim yer. Bizde 40 derece sıcak, onlarda 40 derece soğuk. Ayrı bir insan kültürü, ayrı bir insan tipi olması lazım... Ama biz 2 bin yıl önceki klasikleri de anlıyor ve seviyoruz. Shakespeare’i düşünelim. Boyuna aristokratları, kralları yazmış. Bugün götürün Othelloyu Anadoluya, yıllarca oynar. Nasıl oluyor? İnsanoğlunun bütün insanlarda ortak olan bir yanı var. Onu bulduğun zaman, herkese hitap edebiliyorsun.
— Nasıl doğdu İnce Memed?
— Benim çocukluğum eşkıyalığın içinde geçti. Dayım en büyük eşkıyalardan biriydi. 1936’lara kadar, 500 dolayında eşkıya vardı o çevrede. Bunlardan biri de, Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Beydi. Kurtuluş Savaşında Kadirliyi ilk örgütleyenlerden... İlk İnce Memed hikayesinde çakırdikeni diye bir diken var. Onu bana Remzi Bey anlattı. Remzi Beyle eşkıyalığın felsefesini yaptık. Amcamın oğlu Rıza da eşkıya oldu, dağda vuruldu. İlk romanımın İnce Memed olmasının nedeni bu. Başka türlü de olamazdı zaten. Bu kadar eşkıya tanımışım, akrabalarımdan eşkıyalar çıkmış, dağlarda 500’den fazla eşkıya var. Ondan sonra da, en büyük eşkıyalardan biriyle yıllarca konuşmuş, tartışmışım...
— Yurtdışında çok önemli ödüller kazandınız, Nobel’e aday gösterildiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel konuğu oldunuz... Türk devleti de size ilgi gösterdi mi?
— Türkiyede devletten bırakın ilgiyi, zarar görmediğim zaman neredeyse olmadı. Bir tek sıkıntısız pasaportu sizin döneminizde aldım. Ağırıma giden ne biliyor musunuz? Cino Del Duca ödülünün verilişi nedeniyle Pariste düzenlenen törene bütün büyükelçiler, önemli kişiler çağrılmıştı. 12 Eylül dönemiydi. “Eğer Türk büyükelçisi de davet edilmezse ben de bu törene katılmam,” dedim. Dayatınca çağırdılar. Ama büyükelçi gelmeyince rezil oldum tabii. UNESCO’daki Türk büyükelçisi bile gelmedi.
— Peki bunun yorumunu nasıl yapıyorsunuz? Dünya çapında bu kadar büyük bir ilgi topluyorsunuz. Kendi ülkenizde halktan büyük saygı görüyorsunuz. Ama ülkeyi yönetenler çok farklı davranıyor.
— Ben Türkiyede hiçbir dönemde demokrasinin var olduğuna inanmıyorum. Siz bakanken, İnce Memedin senaryosunu sansürden geçirmek için ne kadar uğraştığınızı biliyorum. Sonra Genelkurmaydan sansür kuruluna bir yazı geliyor ve tüm çabalarınız boşa gidiyor. Bu mu demokrasi?
— Bu yalnızca bir demokrasi sorunu mu? Yoksa devleti yönetenlerin, devlete egemen olanların zihniyetleri sorunu mu?
— Türkiyede politik bir düzey var. Bu düzey kimseyi dinlemez. Onun için ne yazarlık, ne sanatçılık, ne de kültür kutsallığı vardır. Azgelişmiş ülkenin politikacısı da ona göredir, aydını da.
— Gene de, devleti yönetenlerin size bir Mitterrand veya bir Gorbaçov kadar ilgi göstermeleri gerekmez mi?
— Bizim devlet adamlarıyla herhangi bir ilişki kurmak istemiyorum doğrusu. Benim elim varmaz Türk Dil Kurumunu kapatan insanlarla dostluk kurmaya, yahut selam vermeye...
— Sinemalar kapanıyor, tiyatrolar zorlanıyor, okuyan az, müzikte bir yozlaşma başladı. Bu olumsuz değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz kültür bakanı olsaydınız ne yapardınız?
— Ben bu durumda, akıllıca bir adam olduğum için kültür bakanı olmam. Ama bu durumun bize özgü olmadığı da bir gerçek. Koskoca Amerikaya bakın. Artık bir Faulkner, bir Hemingway, bir Caldwell yok. Fransada bir Sartre, bir Camus çıkmıyor, Sovyet romanı Cengiz Aytmatovların, Rasputinlerin sırtında gidiyor biraz. Bizde ise, Mustafa Kemal atılımının getirdiği hız kesildi. Bütün ülkeler açısından bir geçiş herhalde bu...
— Kemalist atılımın hızı niçin kesildi?
— Biz Hindistan gibi silahlı işgale uğramadık, ama kültür işgaline uğradık. 1880’lerden sonra Anadoluda müthiş bir Amerikan koleji salgını olmuştu. 200 yıldır Batıyı taklit ediyoruz. Maymundan insan çıkmaz. Bir milyon taklitçiden bir büyük şair çıkarsa, taklitçi olmayanlardan çok çıkar. Mustafa Kemal, kendine dönüşü bir yöntem olarak almış. Mustafa Kemal gelmeseydi, Yunus Emreyi çok zor keşfederdik. Karacaoğlanı, Köroğlusu güme giderdi. İstanbulla sınırlı taklit kültürü, halkı etkileyememişti. Oysa şimdi durum değişti. Artık tüketici kültürü söz konusu. Radyoyu, televizyonu halka satmak zorunda. Ellerinde büyük güç var. Sinemanın, televizyonun gücü, dehşet bir güç. Buna karşı ulusal kültürleri savunmak kolay olmuyor. Türkiyeyi yönetenlerin çoğu da, kimi bilerek, kimi bilmeyerek onların yanında.
— Ben yeniden deminki soruma dönüyorum: Ne yapılabilir?
— Ben yapabileceğimi yapıyorum. Bir yazar olarak, dilimi geliştirmeye çalışıyorum. O kendine dönüş daha bizde bitmedi. Halk büyük yaratıcı. Ben hep düşünmüşümdür, kilim niye Picasso resmi kadar güzel diye. Çünkü bu motif, on bin senenin ürünü. Halk büyük yaratıcı... Oğlan sevdi, kız ağladı diye film çevriliyor Türkiyede. Korkunç bir şey. Halk bunu istiyor, diyorlar. Oysa halk Yunus Emreyi yaratmış. Müthiş bir düzeydir halkın ulaştığı. İşte ben bu düzeyden yararlanarak dilimi geliştirmeye çalışıyorum. Dil en belirli, en sürekli sanattır. Televizyondan da daha etkili araçlar gelir günün birinde, ama dil önemini yitirmez.
— Öz kaynaklardan, ancak ulusal kültürden hareketle bir sanatçının evrenselleşebileceğine inanıyorsunuz. Siz de bunun en iyi örneğisiniz zaten.
— Bu bir usta-çırak meselesidir. Onun için hocam Dede Korkut. Ama Stendhal’i, Cervantes’i, Çehovu bilmeden de edebiyat yapılmaz. Bir Türk, Dede Korkutu, Yunus Emreyi, Türk masallarını bilmeden roman yazarı olamaz. Önce kendi kültürünün, sonra da dünya kültürünün vardığı aşamaları bilmezsen, sanat yapamazsın. Ulusal kültürle dünya kültürünü birleştirmek zorundasın.
— Dile ve anlatıma çok önem verdiğinize göre, Türk dilinin yeterince zengin olduğuna inanıyor musunuz?
— Dil ancak yazılı edebiyat olduğu zaman gelişir. Dede Korkut masalları 14. yüzyılda yazıya geçiyor. Yazılı halk edebiyatı Anadolu dilini geliştiriyor. Anadolu Türkçesi büyük bir birikimin ürünü. Önce göçebe bir halkız, doğa ile ilgili sözcükler zengin. Hayvan adları, çiçek adları gibi. Yürüyen insanın, göçebenin müthiş ilişkileri oluyor. Araplarla ilişkisi var, oradan alıyor. Sonra Anadoluya gelince, toprağa yerleşmek zorunda kalıyor. Tarım araçlarının çoğu, yerli halkın sözcükleri. Kervan yoluyla sözcükler de geliyor. Bir de eski kalıntıları var Anadolu halkının. Zengin bir Anadolu Türkçesinin doğması bundandır.
— Bizde ve dışarıda, en sevdiğiniz yazar ve ozanlar kimler?
— Nâzım Hikmet yalnız Türkiyenin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri. Nâzım hapisaneye girince, Anadolunun zengin Türkçesiyle karşılaştı ve o sayede büyüdü. Mustafa Kemalin başlattığı kendine dönüş içinde, Nâzım Hikmetin çizdiği yerele gitme, ulusala gitme hepimizin yolu olmalıdır. Onun için Nâzım Hikmeti severim. Ondan sonra gerçekten çok sevdiğim yazar, kendine özgü olan Sait Faiktir. Ben hala, romanlarıma başlamadan önce Sait Faik okurum. Orhan Kemalin birkaç eserini çok severim. Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Baba Evi, Avare Yıllar falan... Fakir Baykurtun Kaplumbağalarını, Tırpanını severim.
— Eskilerden?
— Dede Korkut ve Evliya Çelebi.
— Dışarıdan?
— Batılı yazarlardan en sevdiğim William Faulkner’dır. Klasik yazarlardan da en çok Stendhal’i ve ondan sonra Çehovu severim. Zaten benim yazarlık hayatımda iki ustam vardır: Charlie Chaplin ve Çehov.
— Nobel’e aday gösterildiniz. Başka bir ülkenin yazarı olsaydınız, acaba daha mı kolay alırdınız?
— Yok. Ben bir kasıt olduğunu sanmıyorum. Beni aday bile yapmaları büyük bir onur. Adayları İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç İlimler Akademisi gösteriyor. Bir kere aday gösterilince, ölünceye kadar o adaylığınız sürüyor. İsveç halkının gösterdiği inanılmaz sevgi yeter bana. İsveçte şu ana kadar 18 kitabım yayımlandı. Ben iyi bir yazarım da, bana niye Nobel vermiyorlar, demek yanlış. Dünya çok büyük ve çok büyük de yazarlar var.
— Bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerindendiniz. Gene siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
— 17 yaşımdan bu yana sosyalist politikanın içindeyim. TİP’e girdiğim zaman, bütün yaşamımla girdim. Romanımı, hikayemi, her şeyi bıraktım. İşçi partisinde bir er gibi çalıştım. Benim kişiliğim bu... Şimdi 64 yaşındayım ve romanda hala istediğimi yapamadım. Bana göre, attığım taş hala istediğim kuşu vuramadı. Elbette politika insan olmanın koşullarından biridir. Eğer insansam politik bir insanım, yazarsam politik bir yazarım. Ama artık vaktimi romanımdan başka bir şeye veremem.
— Solda yeni partileşme çabalarını destekliyor musunuz?
— Demokrasinin gelişebilmesi için, bir Marksist partiye Türkiyede ihtiyaç var.
— Nasıl bir sol modelden yanasınız?
— Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler biribirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.
— Bazı solcularımız çifte ölçüt kullanıyorlar. Örneğin Şili’de olanlara karşı çıkarken Polonya’dakine, Afganistan’dakine karşı çıkmıyorlar. Geçmişte Macaristan ve Çekoslovakya’da daha özgürlükçü sosyalist deneyimleri Sovyetler zor kullanarak önlediğinde de benzer bir durum görülmüştü. Sizin görüşünüz ne?
— Macaristan olayında üzüntümden hastalanmıştım. Çekoslovakya olayında da tepkim çok sert olmuştu. Ama Afganistan olayını farklı görüyorum. Kendisi çağırmış ve dövüşüyor adam. Buna karşı, Sovyetlerin yerinde olsam ben oraya gitmezdim. Herkes kendi yağıyla kavrulmayı öğrenmelidir. Eğer o halk sosyalizmi benimseyecek noktaya gelmemişse, bunun faydasından çok zararı olur.
— TİP’in bölünmesinde, M. Ali Aybar’ın ve sizin, Çekoslovakya olayı karşısındaki tutumunuz da rol oynamıştır.
— Olacak bunlar. Türkiye, çok aydın kafası olan değil, bağımlı kafası olan bir yer. 200 yıldır Batıyı özümsemek dururken, taklit etmişler. Ama insanları bağımsız düşündürmek de, bizim savaşımlarımızdan biri olmalı. Ben hiçbir zaman Sovyetler Birliğine düşman değilim. Ama benim bağımsızlığıma, sosyalizmime karşı koyduğu zaman, onunla da savaşmak zorundayım.
— Solculuğu milliyetçilikle bağdaştırır mısınız?
— Evrensel değerlerin bile mutlaka ulusal bir giysisi vardır. Yaratıcılığı besleyen değerler, ulusal kültürlerdir. Bir Dede Korkutu, bir Yunus Emreyi, hiçbir sağcı Nâzım Hikmet kadar iyi anlayamaz. Bir sağcının Dadaloğlunu benim kadar anlaması mümkün değil. Çünkü benim temel felsefem oraya dayanıyor.
— Zaman zaman sözünü ettiniz ama, bir bütün olarak Mustafa Kemal’i nasıl görüyorsunuz?
— Vaktim olsa Mustafa Kemalin hayatını yazmak isterdim. Tıpkı İnce Memedi yazdığım gibi... Ben İnce Memedde başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı... Mustafa Kemal bir kere, büyük bir başkaldırının büyük bir timsaliydi... Emperyalizme karşı, halka dayanarak bilinçli dövüşmüş bir insandı. Diliyle, tarihiyle, tüm olarak kültürüyle Türkiyeyi kendine döndürebilmek için dehşet bir çaba harcamış. Mustafa Kemali bütün içinde ele aldığınızda, hataları çocuk oyuncağı kalır. Kişiliği olan bir toplum yaratması, olacak şey değil. Esas olan bu. Mustafa Kemal, kuşkusuz çağın büyüklerinden biridir.
— Türk Dil ve Tarih kurumlarının başına gelenlere ne diyorsunuz?
— Saygıları da yok Atatürke. Adam parasını koyuyor ortaya. Çaldığı çarptığı para değil, maaşından artan parayı, yemiyor, içmiyor TDK ve TTK’ya destek yapıyor. Anayasa ile adamın vasiyetine müdahale edip mülkünü elinden alıyorlar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hatta Hitler yönetiminde bile olamaz. Ben bu cinayete katılmıyorum. Eğer Atatürke saygılı bir kuşak doğmuşsa, bu ülkenin kültürünün yaratıcısı olan kişiye saygılı bir kuşak varsa, bu değişecektir. Bugün olmasa da, bir gün Türk halkı, Atatürke bizim anladığımız anlamda saygı duyacaktır. Çaresi yok.
— Türk halkını ve özellikle de kırsal kesimi en iyi tanıyan kişilerden birisiniz. Gericilik konusunda ne düşünüyorsunuz?
— Fransız devriminden Sovyet devrimine kadar, bütün devrimlerde aşırılıklar olmuştur. Atatürk devriminde de, dine karşı bazan aşırı gidilmiştir. Buna karşı bir tepki doğaldır. Yalnız 1950’de iktidara gelen Menderes politikası tutucudur ve Atatürke, devrimine karşıdır. Gericilik metotlu olarak, devlet eliyle, hükümet eliyle bu noktaya getirildi. Ama Anadolu halkı gene de bunlarla beraber değil. Özellikle de köylü, yaşam biçimiyle laiktir. Ben çarşafı ilk kez, bizim köyden Osmaniyeye bir kız gelin gittiğinde görmüştüm. Kızlar ve oğlanlar hala birlikte halay çekerler.
— Tarikatçılığı da devlet mi destekledi?
— Tarikatlar her zaman oldu. Her zaman olacak. Müslümanlığın koşullarından biri de tarikatlardır, bu doğaldır. Ama tarikatların politik olarak örgütlenmesine devlet en azından göz yummuştur. Cemalettin Kaplan bir din adamı değil, politik bir liderdir.
— Bir köy çocuğu olarak, Köy Enstitüleri olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz... Biz Köy Ensitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Öyle yetişen insan, atom bombasını atamazdı. Çünkü o, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği en büyük iştir Köy Enstitüleri. Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiyenin: Atatürkün getirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguçun getirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmetin getirdiği insancıl ulusal şiir... Az katkı değildir bunlar. İnsanlığa, atom icat etmekten daha büyük bir katkıdır. Çünkü atomu insanları öldürmek için kullanıyorlar.
— Söyleşimize İnce Memedle başladık, izin verirseniz İnce Memedle kapatalım. Birinci İnce Memedden sonra otuz yıldan fazla süre geçti ve siz İnce Memedin dördüncüsünü de yazdınız. İnce Memed ile neyi vermeye, neye ulaşmaya çalışıyorsunuz?
— İnce Memedi yazmaya, tam kırk yıl önce, yani 1947’de başladım. Bir roman mimarisi, roman biçimi üzerinde çok durdum, İnce Memedin dört cildi de, Çukurova betimlemesi ile başlar, belirli bir biçim içinde sürer. O biçim içindeki öz, mecbur insandır. Kavga etmeye, başkaldırmaya mecbur insan. O mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Mecbur insanlar ve yüreklerindeki kurt. Mecbur insan, bizden önce de vardı, sonra da var olacak. İnce Memed, tüm tarih boyunca, Anadolu tarihi boyunca, başkaldıran insanın destanıdır.
— Siz romancılığa ne getirdiniz, neyi getirmek istediniz?
— 19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor, kendi yarattığı dünyaya sığınıyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 28/10/2008 - Söz büyüğün sus küçüğün / 3

Kategori: Elestiri

Söz büyüğün sus küçüğün / 3

1967 yılında Aziz Nesin’in sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu.

TIKLAYIN

Zehra İpşiroğlu

Aziz Nesin, ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ adlı kitabında çocuklardan babalarını çocuk yerine koyarak onlara ceza vermelerini istiyor.

1967 yılında Aziz Nesinin sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen Şimdiki Çocuklar Harikakitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu. Bu da yetmiyormuş gibi çocukları baskı altında tutan büyükleri, anneleri, babaları, öğretmenleri alaya alarak acımasızca eleştiriyor, büyüklerin ikiyüzlülüklerini, yalanlarını, haksızlıklarını, eğitim alanındaki saçmalıklarını tüm çıplaklığıyla sergiliyordu...

Aziz Nesinin kitabın sonraki baskılarında eklediği çocuklara mektupta bu kitabın ne tür engellemelerle karşılaştığını öğreniyoruz. Kitap Doğan Kardeşdergisinin düzenlediği bir çocuk romanı yarışmasına katılır ve jüri üyelerinin bir bölümü tarafından öğretmenleri küçük düşürdüğü gerekçesiyle sakıncalı bulunarak elenir. İşin şaşırtıcı ve yadırgatıcı yanı kitabı eleyen jüri üyelerinin sayısız ürün vermiş tanınmış yazarlardan oluşmasıdır. Hiçbirinin tutuculukla ya da resmi ideolojiyle uzak yakın ilgileri yoktur. Söz konusu çocuk okur olduğu anda bu yazarlarda bile otosansürün işlerlik kazanması, yazarların nasıl de Amicis örneğinde olduğu gibi bir ikileme düştüklerini açıkça gözler önüne seriyor. Mektup roman biçiminde yazılmış olan Şimdiki Çocuklar Harikada iki çocuk Ahmet ve Zeynep birbirlerine yazdıkları mektuplarda günlük yaşamda büyüklerle ilişkilerinde okul ve aile yaşamında yaşadıkları şaşırtıcı ve komik olayları anlatırlar. Kitap toplumumuzda baskı altında tutulan ve gelişmesi engellenen çocuğun dünyasını öylesine gülünç olaylar ve durumlarla canlandırır ki, hem çocuk hem de yetişkin okuyucuya ulaşılır. Ancak çocuk okuyucu gülme yoluyla yaşadığı baskıların ağırlığından kurtulurken (burada gülmenin gerilimi atıcı, rahatlatıcı işlevinden söz edilebilir), yetişkin okuyucu kitabı kendi dünyasına yapılan bir taşlama olarak alımlayacaktır.

 

Babamı kulaklarından duvara asardım

Kitabın başında sözü edilen araştırmada farklı katmanlardan gelen çocuklara Siz baba olsanız, babanız da çocuğunuz olsa, ne ceza verirdiniz?diye soruluyor. Özellikle altkatmandan gelen çocukların babalarına verdikleri cezalar onların şiddet kültürünün içinde nasıl yoğurulduklarını gözler önüne serdiğinden çok düşündürücü. Örneğin Onu topal ata bindirirdim. Üstüne çadır örterdim. Çadırın tepesine de bir bıçak asardım. At topalladıkca bıçak kafasına dokunsun, akıllansın. Yaklaşık otuz yıl sonra aynı soruşturmayı üniversite bünyesinde bir okulda yaptığımızda. Kulaklarından duvara asmadan eşek sudan gelinceye kadar dövmeye, aç bırakmadan falakaya yatırmayadeğin öngörülen cezalar şiddet kültüründe hiçbir azalma olmadığını açıkça gösteriyordu.

 

Dikkat bu kitap sakıncalı!

Çocuk yazınındaki ilk atılım hem çocuk hem yetişkin okuyucuyu buluşturan taşlama türü kitaplarla gerçekleşiyor. Rıfat Ilgazın aynı yıllarda yayınlanan, tiyatro ve sinemaya konu olan Hababam Sınıfında otoriter okul izleğini bir dizi komik olay ve gülünç tiplemeler dile getiriyor. Daha sonraki yıllarda yazdığı Bacaksız dizisiyle köyden kente gelmiş yoksul bir ailenin çocuğu olan Bacaksızın yaşamından sunduğu kesitler çocuğun kaldıramayacağı denli baskılı bir ortamı ve koşulları gülmece ve taşlama aracılığıyla canlandırır. Rıfat Ilgaz Bacaksız tiplemesiyle hem içi dışına sığmayan uyanık ve cingöz, hem de söylediğini sakınmayan bozulmamış, nahif bir tip yaratır. Bacaksız bu özellikleriyle şimşekleri üzerine çekip güç durumların içine düşse de, gene de bir şekilde işin içinden sıyrılır. Kaçak sigara satarak üç beş kuruş kazanmadan okulda yaratılan zengin-yoksul ayırımına, çocuğun yaşamından kopuk ezberci ve otoriter okul sisteminden dayak sorununa, ülkücü öğretmenin yarattığı şiddet ortamından aile içinde baskıya değin türlü sahneleri izleriz Bacaksızın yaşamından. İlköğretim çocukları göz önüne alınarak yazılan bu dizi Şimdiki Çocuklar Harikanın tersine çok daha yalın, basit ve çocuksudur. Ancak tıpkı Aziz Nesin gibi Rıfat Ilgaz da çocuklara yönelik yapıtlarında da yetişkinlere yönelik yapıtlarında olduğu gibi sözünü sakınmaz ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla sergiler. Sınıfadı altında toplanan ve yetişkin okuyucuya olduğu denli genç okuyucuya da seslenen daha ilk şiirlerinde küçük yaşta hem okula gitmek, hem de altından kalkamayacağı kadar ağır işlerde çalışarak para kazanmak zorunda olan çocukların çaresizliğini öylesine çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer ki, bu şiirleri yüzünden hakkında soruşturma açılır ve altı ay tutuklu kalır.

 

Kulak verin: Duyuyor musunuz çocukların sesini?

Son yıllarda çıkan çocuk yayınlarında en göze çarpan özellik çocuk bakışını yakalama çalışmaları. Yazarın kendi görüşlerini çocuğun ağzından vermekten kaçınması, doğrudan çocuğun dünyasından yola çıkması, çocuğun gerçeklerini, onun çevresini ve yaşamını kendi öznel değerlendirmesiyle alımlayan bakış açısından dile getirmeye çalışması. Oldukça sınırlı diyebileceğimiz bu tür yayınların içinde Mavisel Yenerin, Ayla Çınaroğlunun, Aytül Akalın ve Aysel Gürmenin ve Sevim Akın yapıtları başı çekiyor.

Sevim Ak öykülerinde çocukların yaşamlarından sunduğu komik, üzücü, şaşırtıcı kesitleri hep çocuğun bakış açısından canlandırıyor. Böylece öykülerinin dokusunu oluşturan özellikler, sözgelimi yetişkinlerin gözünde belki de hiç de önemli olmayan bir olgunun çocuk için neredeyse varoluşsal bir önem kazanması, buna karşılık gerçekten şaşırtıcı olanın doğala dönüşmesi, düş ve gerçeğin iç içe girerek birbirine karışması, yaşanılan ilk heyecanların, düşkırıklıkların bıraktığı izlenimler vb. olgular yetişkinlerin algılama biçiminden çok farklı bir dünyayı canlandırıyorlar. Öykülerinin bir başka ilginç yanı da çocuk okuyucuyu birlikte düşünerek ya da düş kurarak katılıma çağıran açık biçimi. Çocuğun yaşamından anlık duyarlılıkları içeren hiçbir öyküsünde yapay bir olaylar örgüsüne rastlamıyoruz. Son yıllarda kaleme aldığı romanlarında ise ailenin çözülmesi ve boşanma sorununun çocuğun üzerinde yarattığı yıpratıcı etkiler ya da yetimler yurdunda büyüyen çocukların ya da özürlü çocukların yaşadıkları sorunları yumuşak ve esprili bir anlatımla dile getiriyor.

Aynı şekilde Aysel Gürmenin öykülerinde, sözgelimi 9-12 yaş grubu çocuklarının çok severek okuduğu Selen dizisinde gene çocuk bakışının yakalandığını görüyoruz. Küçücük bir kızın gözünden anlatılan öyküler onun yaşamını, duygularını, mutluluğunu, düş kırıklığını öylesine özgün bir biçimde canlandırıyor ki, öyküleri okurken yetişkin okuyucu olarak da tat alabiliyoruz. Bu da kanımca temel bir ölçüt, çünkü belli bir düzeyi tutturabilen bir çocuk yazını, çocuk okuyucuya olduğu kadar yetişkin okuyucuya da seslenebiliyor. Gürmenin öykülerinin en güçlü yanı yoğun bir espri anlayışının yanı sıra gözlemciliği, büyük bir duyarlılık ve empati duygusuyla çocukların dünyasına girebilmesi.

 

 

Sonuç

Yazarların gerçekleri gizlemeden çocukların dünyalarını bulgulamaya başlamaları, sıkıntıları ve sorunlarını sergilemeleri altmışlı yıllarda toplumsal sorunlara duyulan ilgiyle birlikte başlıyor. Amaç, çocukta daha çok küçük yaşta eleştirel bakışı uyandıracak, onun sorgulama ve düşünme yetilerini arttıracak metinler sunmaktı. Böylece otoriter olan, milliyetci ya da dinsel duyguları kamçılayan, ötekini dışlayarak tek doğru benim doğrumdur anlayışını körükleyen her tür yazınsal metine şiddetle karşı çıkılırken, o zamana değin çocuk anlamaz gerekçesiyle sansüre uğrayan tabu konular da gündeme gelmeye başladı. Örneğin özürlü olma, çevre kirlenmesi, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, şiddet, savaş gibi konular çocuk ve gençlik yazınında yepyeni bir çığır açan yazarlar tarafından çok duyarlı bir biçimde ele alınmaya başlandı. Ancak bu yolda daha aşılması gereken çok yol var.

Bu açıdan küçük çapta da olsa Batıdaki gelişmelerle bir koşutluk olduğu söylenebilir. Küçük çapta, çünkü bu yıllarda başlayan olumlu kıpırtılar Batıda olduğu gibi temel yapısal değişikliklere yol açmadığından, yani eğitimde köklü bir reform yapılmadığından ister istemez sınırlı kalıyor.

Bu bakımdan çocuğa yaklaşımda çağdaş çocuk yazını alanındaki gelişmeler umut verici. Önemli olan bu tür yayınların yaygınlaştırılması, özellikle de Anadoludaki okuyucu kesimlerine de ulaşabilmesi. Bunun için de eğitimle ilgilenen herkesin, öğretmenlerin, anne ve babaların duyarlı davranmaları ve gelişmeleri izlemeleri gerekiyor. Çünkü çocuk yazınının önemli bir özelliği çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de seslenmesi.

 

Kültürler arası etkileşimin önemi

Çocuk yazını alanında yerli yapıtların az oluşu, çevirinin ister istemez ağırlık kazanmasına yol açtı. Örneğin Almanya ve Türkiye arasında çocuk yazını alanında bir kıyaslama yaptığımızda, çağdaş çocuk yazınının oluşmasında daha bir arayış sürecinde bulunmamıza karşın, çeviri alanında inanılmaz bir zenginlik göze çarpıyor. Böylece bizim çocuklarımızın bir Batı ülkesindeki çocuklara oranla farklı kültürlere ve dünyalara ilişkin daha zengin bir birikimleri olduğu söylenebilir. Bu önemli bir gelişim ancak burada belirleyici olan, hem çevirilerin niteliği hem de seçimi. Çağdaş Batı yazınının en önemli örneklerinin arı bir dille Türkceye kazandırılması, hem çocuk kültürümüzü geliştirecek hem de çocuğa yaklaşımımızda egemen olan otoriter yaklaşımı kıracak. Bu Batıya öykünme değil, dış dünyaya açılarak kendimizi geliştirmek, yenilemek demek. Son yıllarda Alman çocuk yazınından yapılan çevirilerin içinde Christine Nöstlingerin kitaplarının ağırlık kazanmasını (Günışığı Yayınları) buna örnek getirebilirim.

 

 

Okuma kültürü

Çocuk yazınının sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi için, bu alanda araştırma ve inceleme yapılması, eleştiriler yazılması gerekiyor. Bu tür çalışmaların son yıllarda iyice yoğunlaşması çok sevindirici bir gelişim. Ancak yapılan araştırmaların çoğunda gene de sorgulayıcı ve eleştirel bakışın eksikliği duyumsanıyor. Bir başka önemli nokta da eğitimcilere, annelere babalara ve öğretmenlere ulaşmak. Bu açıdan çocuk yayınlarının ilk ve ortaöğretimde yardımcı ders malzemesi olarak kullanılması da önem kazanıyor. Bu alanda son yıllarda ÇYDD çerçevesinde yapılan çeşitli yayınları ve okullarda öğretmenlere verilen seminerleri örnek getirebilirim. Örneğin eğitim uzmanı Oya Adalı ve Dilbilimci Prof. Dr. Şeyda Ozille birlikte geliştirilen Yaratıcı Okuma projesi çok başarılı bir proje olarak gelişti. Sevim Ak, Seza Aksoy, Mavisel Yener, Nazan İpşiroğlu ve benim yazar olarak katıldığım bu projede yazarlar güncel konuları içeren çocuk kitapları yazdılar, bizler de her bir kitaba çocukların okuma becerilerini ve yaratıcılıklarını geliştirici çok eğlenceli çalışma malzemeleri hazırladık. Amacımız hem çocukların okudukları üzerine kendi yaşamlarıyla bağlantı kurarak düşünmelerini, hem de düş güçlerini geliştirmelerini sağlamaktı. Sonuçta ataerkil aile yapılanmasından çevre sorunlarına, beslenme ve şişmanlık sorunlarından medyanın yaşamımızdaki etkisine değin çeşitli konuları içeren hem düşündürücü, hem de eğlenceli kitaplar oluştu. Çeşitli sivil örgütlenmelerin çerçevesinde yürütülen bu tür etkinliklerin zamanla çoğalması okuma kültürünün geliştirilmesi açısından çok önemli.

 

14 Ekim 2008
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 28/9/2008 - Hurafe değil gerçek...

Kategori: Kitap Ozetleri

Hurafe değil gerçek...

Turgut Özakman'ın çabası ve çalışmaları, gerçeğe yönelişimiz açısından bir soluk alışa işaret ediyor. Daha da önemlisi gerçeği kavramamızı sağlayacak bir emek ürünü biçiminde, geçmişten dersler vererek geleceğimizi aydınlatıyor. Bir anlamda Çılgın Türklerin, diriliş ve direnişini destansı bir dille gün ışığıyla buluşturuyor.

Ali Bulunmaz

Cumhuriyet / Kitap- Tarih aynen tekrar etmez ama benzer olaylar, farklı aktörlerle ve değişik zamanlarda kendini gösterebilir. Bugün tarihimizi ve onu oluşturan olay ile aktörleri ne kadar biliyoruz? Bir tarih bilinci yaratmak veya o bilinci diriltmek için, bilginin öneminin farkında mıyız? Hurafeler ve bilgi yanlışlarıyla; kanı ve kanaatlerle gerçekleri çarpıtmak, tarihi ve yaşananları yozlaştırmaktan öte ne işe yarıyor? Günümüzde kimilerinin ağzına bile almaktan özenle çekindiği 'ulus', 'ulus olma bilinci', tarih bilincine sahip olmakla at başı gitmiyor mu? O halde şunu sormalıyız: Çanakkale Savaşı, tarih kavrayışımızın neresinde yer alıyor? Bir de akıllara şu takılıyor: Çanakkale Savaşı dendiğinde, tarihin alabildiğine çarpıtıldığı 21. yüzyıl Türkiye'sinde zihinlerde ne beliriyor, Çanakkale ile ilgili neler söyleniyor? Bu noktada Turgut Özakman'ın belirlemeleri bize yol gösteriyor: 'Çanakkale hakkındaki ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında üç tür yaklaşım var: Bunlardan birincisi Mustafa Kemal'i yok sayan, ikincisi Mustafa Kemal'in rolünü küçülten, üçüncüsü Çanakkale'yi mucizeler, kerametler sergisi halinde anlatan yaklaşım.' (s. 8) Tüm bu yaklaşımlar, saptırmaları içinde barındırıyor. Peki, Çanakkale'nin anlamını nerede aramalı? Özakman, bunu şöyle ifade ediyor: 'Çanakkale'nin tarihin uğursuz akışını durdurarak, geciktirerek Milli Mücadele'ye zaman ve millete özgüven kazandırdığı; Kuvayı Milliye ruhunu hazırladığı doğrudur. Ama bu uğursuz akışı geri çeviren Milli Mücadele'dir (') Milli Mücadele, yalnız bir Kurtuluş Savaşı değil, Çanakkale'nin de görkemli bir rövanşıdır.' (s. 14-15) Milli Mücadele'nin ilk sayfaları sayılan Çanakkale Savaşı öncesi manzara nasıldı?

 

Kuşatılmış hasta adam

Çanakkale Savaşı öncesi Balkan Savaşları, Osmanlı'yı yıpratmış; ordunun eğitimsizliğini, bilimsel gelişmelerin izlenememesinden doğan geri kalmışlığı ve ekonominin Avrupa'ya bağımlılığı ile yönetimin yozlaşmışlığını gözler önüne sermişti. Toplumda, aydınlar ve özellikle kadınlar arasında örgütlenme; eşitlik ile özgürlük arayışı hızlanmış, bu doğrultuda dernekler kurulmaya başlamıştı. Asker bilinçlendiriliyor ve yeniden eğitiliyordu. Her alanda kimlik arayışı ve öze dönüş hareketi gözleniyordu. M. Kemal, bu sıralarda adını duyurmaya başlamış, Enver Paşa genelkurmay başkanı olmuş ve orduların başına Liman von Sanders'i geçirmişti. Enver Paşa bir bakıma orduyu Almanlara açmış ve 'devletin gizliliğini ihlal etmişti'. (s. 35) Genelkurmay şube müdürü subaylar, Almanların emrine girmiş; o dönem kurmay binbaşı olan İsmet İnönü ve Kâzım Karabekir de, bu durumu içine sindirememişti. 1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'yla Osmanlı, Rusya'ya karşı koruma talep eder. Almanlar bu çağrıya olumlu yanıt verir ve Türk ordusunu kendi amaçları adına kullanmaya yönelir. Osmanlı, bu bağlamda gizli bir anlaşma imzaladığı Almanya'ya kendini teslim eder. Harekât Şube Müdürü Ali İhsan Sabis'in günlüğüne düştüğü ve bugün de ders alınması gereken şu satırlar, durumu özetler niteliktedir: 'Türkiye'nin en gizli planlarını bir Alman general hazırlıyor. Hiçbirimizin ilgisi ve bilgisi yok. Bu, orduyu ve geleceğimizi bütünüyle Almanlara teslim etmektir.' (s. 43) Enver Paşa ise o sıralarda, Alman İmparatoru II. Wilhelm'in kendisini duygulandıran savaş bildirisini okumaktadır: 'Alman milleti Tanrı'nın seçkin milletidir. Alman milletinin imparatoru olmam haysiyeti ile Tanrı'nın ruhu benim üzerime inmiştir. Ben Tanrı'nın kılıcı ve savunucusuyum. Bana itaat etmeyenin vay haline. Bana inanmayanların vay haline.' (s. 43) Almanlar, Osmanlı'yı savaşa sokma hazırlığı içindedir ve sıcak para akışına 'iki milyon altın' gibi bir meblağla hız verir. (s. 53) Bunun bedeli, tatbikat maskelemesiyle donanmanın Karadeniz'e çıkarılması ve gizli emir doğrultusunda Rus donanmasına saldırılmasıdır.

 

Ölüm oyunu

Rus donanması ve limanlarına saldırıyla Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı için de başlamış olur. Ruslar da amaçlarını açıklayarak, Osmanlı'nın nasıl bir ölüm oyunu oynadığını kanıtlar. Söz konusu amaçlar Boğazlar ile İstanbul'un ele geçirilmesidir. Çanakkale Savaşı adım adım yaklaşırken, İsmet İnönü ile arasında geçen konuşmada M. Kemal'in şu sözü, hem Çanakkale hem de sonrası için büyük önem taşıyordu: 'Batı önünde aşağılık duygusu ve teslimiyetçilik iliklerimize işlemiş. Bir büyük devletin kulu olmadan yaşayamayacağımızı sanacak hale gelmişiz. Bu anlayışı sürdürmek, buna katlanmak, razı olmak için onursuz, gurursuz, zavallı, gafil, satılık, düpedüz hain olmak gerek.' (s. 106) Çanakkale Savaşı arifesinde, M. Kemal'in yukarıda geçen sözlerini tamamlayan açıklama, Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop'tan geliyordu: 'Bu savaş çok önemli. Buradaki yenilgi, başka yenilgilere benzemez, devletimiz yıkılır. Savaş çok sert geçecek. Düşman güçlü. Ama biz de çok kararlıyız. Çünkü vatanımızı savunacağız.' (s. 113)

 

Diriliş: Direniş

Sarıkamış ve Süveyş Kanalı yenilgileri, Çanakkale'deki tarihi savaşlar öncesinde ve savaşın başladığı günlerde kuşkular doğurur. Ancak M. Kemal'in subaylarına yaptığı konuşma, bu kuşku ve umutsuzluğu kırıcı özellikler barındırır: 'Uzun zamandır bizi 'hasta adam' diye niteliyorlar (') Balkan Savaşı ağır hasta olduğumuzu kanıtlamıştır. Savaştan koma halinde çıktık (') Ama bakınız, kısa zamanda toparlandık, kendimize geldik. Yeni bir savaşa bile hazırız. Bunun anlamı ne? Milletimizin tarihine bakınca şunu görüyoruz: Birçok engele, soruna, felakete rağmen, hiç bitmeyen tükenmeyen, kendiliğinden çoğalan bir yaşama kabiliyetimiz var. Devlet yenilse bile millet yenilmiyor.' (s. 129) Turgut Özakman'a göre Çanakke deniz zaferinin özü 'yüzlerce yıllık ezikliğe, emperyalizmi yenilmez sanmaya son verişi; Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silişi (') Avrupa önünde emireri gibi durma alışkanlığının yenilişiydi.' (s. 180) Yaklaşan Çanakkale kara savaşlarının bir vatan savunması olacağı ve bir dirilişi simgeleyeceği, Gelibolu Jandarma Komutanı Kadri Bey'in teğmenlere yaptığı şu konuşmada da karşımıza çıkar: 'Biz kendimizi Osmanlı milletinden bilirdik, böyle bir millet var sanırdık. Türk olduğumuzu bilmezdik. Dilimizin adı Osmanlıca idi, aslının Türkçe olduğunu bilmez, anlamazdık. Ölü bir millettik. Gençliğimizde vatan ne, vatanseverlik nedir, bunları da bilmezdik.' (s. 220) Anafartalar, Conkbayırı, Arıburnu, Seddülbahir'deki çarpışmalar tarihin akışını değiştirir. Buralarda tarih yeniden yazılırken, halkın zihninde 'yenilmez' denen düşmanlara ilişkin yeni sorular uyanır: 'Yenebildiğimize göre niye yöneticiler bugüne dek dik durmamış, yürekli ve akıllı davranmamış, milletin ve devletin onurunu ve hakkını korumamış, her dediklerine boyun eğmişti? Yöneticiler neden millete değil de bunlara hizmet ediyor, onların adamı gibi davranıyordu?' (s. 537) İşte dirilişi aynı zamanda direniş kılan en önemli sorular bunlardı.

 

Önsöz ve 'sonsöz'

Bugünlerde 'Hangi Atatürk?' tartışmalarının başlatıldığı düşünülürse, Çanakkale zaferinin, M. Kemal'i dünyada ve Türkiye'de tarih sahnesine çıkardığı unutulmamalı. Millete ve orduya özgüven kazandıran, Milli Mücadele'nin fitilini ateşleyen bu zafer, Kuvayı Milliye ruhunun ortaya çıkışını da sağladı. Çanakkale zaferi, askeri öngörü ve özverinin ürünü olarak, direnme ve vatan savunması bilincini doğurdu. Dolayısıyla bu da savaş alanında, siperlerde ve savaşın etkilediği Anadolu ile İstanbul'da, ulus olma bilincinin uyanışını tetikledi. Bir başka deyişle halkın ulus olma yolunda o güne kadar attığı ilk ve en önemli işaret fişeği Çanakkale Savaşı'ydı. Turgut Özakman, Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan alıntıladığı 'Çanakkale yeni Türkiye'nin önsözüdür' ifadesiyle, bir halkın diriliş ve direncini öne çıkarıyor. Bugün Türkiye için 'sonsözü' söylemeye hevesli olanlar ve onların peşinden gidenler, Türkiye'nin Çanakkale önsö-zünü, Diriliş'ten okuyup gerekli dersleri çıkarır mı? Bilgi olan-olmayan, gerçek-hurafe arasındaki ayrımın eni konu belirsizleştiği günümüzde, Turgut Özakman'ın çabası ve çalışmaları, gerçeğe yönelişimiz açısından bir soluk alışa işaret ediyor. Daha da önemlisi gerçeği kavramamızı sağlayacak bir emek ürünü biçiminde, geçmişten dersler vererek geleceğimizi aydınlatıyor. Bir anlamda Çılgın Türklerin, diriliş ve direnişini destansı bir dille gün ışığıyla buluşturuyor'

Diriliş-Çanakkale 1915/ Turgut Özakman/ Bilgi Yayınevi/ 686 s.

25 Eylül 2008
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin." Nâzım Hikmet

Son yazılar

Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine
Söz büyüğün sus küçüğün / 3
Hurafe değil gerçek...
Türk edebiyatından uyarlamalar
İdolü ile aynı dizide
ÖTE GEÇE / ÖYKÜ / Fikri UZUN‏
Türban davası kararı AKP davasını etkiler mi?
Türkiye'ye hazırlanan tuzağın özeti
Teke Tek programına katılan Türbanlı üniversiteliden şaşırtan sözler
Vedat Türkali
Bu anayasayla eğitim İslamileşir
Faili Meçhul (!): Prof. Dr. Bahriye ÜÇOK
"EŞEKLE GELEN AYDINLIK" / Kadir İNCESU
Atatürk'ün Fikir Fedaisi...
Basın kıyameti beklemesin
Oy kullanacağınız yeri internetten öğrenin
Sandığa Gidin / Rıza Zelyut
Hatırla Sevgili dizisinin senaryo yazarı Nilgün Öneş’le diziler, televizyon, tarihi anlatma üzerine konuştuk...
Anayasa Mahkemesi'nde Kılıç ve Adalı'nın 367 kararına karşı oy gerekçeleri...
Anayasa Mahkemesi'nin ''367'' kararının gerekçesi açıklandı
MHP'den 'Başbakan'ın Gafları' Klibi
İlk Kadın Yönetmen: Bilge Olgaç
Sayılarla Kadın Romanları / A. Ömer Türkeş
BENİ İTHAL HEKİMLERE EMANET EDİNİZ / ESEN YEL
BİLİM DÜNYASI ŞİŞMANLIK KONUSUNDA İKİYE BÖLÜNDÜ

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Ali ŞAHİN (alsah) in Diğer Site ve Bloklarımın Fihristi
alsahbloglariindexi.blogcu
alsahbloglariindeksi.blogcu
alsahbloglariindexi.blogcu
alsahbloklariindeksi.blogcu
alsahbloklariindexim.blogcu
BİANET- Bağımsız İletişim Ağı
TekAdamDevrimi
ADD

Kategoriler

  • Ali Sahin Yazilari
  • Ani
  • Deneme
  • Duyuru
  • Edebiyat Arastirmalari
  • Edebiyattan Sinemaya
  • Elestiri
  • Haber
  • Inceleme
  • Kitap Ozetleri
  • Kitap Tanıtma
  • Makale
  • Oyku
  • Oyku Inceleme
  • Roman Inceleme
  • Siir
  • Siir Tahlilleri
  • Soylesi
  • Arkadaşlar

    imge
    UmitZeynep
    AliSahinAlsah
    ankaralieczanesi
    GuneseKarsiYurumek
    alisahin37
    gulsum
    sema
    AlsahBloklariIndexim
    samiye
    aliye
    alsah
    AlsahBloglariIndeksi
    AlsahBloglariIndexi
    AlsahBloklariIndeksi
    AlsahIndex
    sevilla
    tulaybilgin
    yorumsizin
    ilkercelik1990
    kastamonunet
    atamla
    ayisigi
    esevcanca
    gulcanca
    Guldeste
    Hasan37
    oykuleroykuculer
    romanyazilari
    sahinsah
    SariYazma
    siirlersairler
    sudemle
    sudemle1
    sudemle2
    sudemle3
    yedincisanat
    yeniedebiyat
    YeniGuneTurku
    sarimutfak
    mediha
    rockunya
    passions00
    gorseldil
    canan
    aysunsay
    Feristah
    Hediye
    meliqe
    ajitasyonbaharlar
    SerkanEngin
    AlsahAliSahin
    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:13
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa