30/10/2008 · Kategori: Soylesi
Demokrasi, Roman, Dil, Eğitim, Sanat, Politika Üzerine
Haftaya Bakış, 22-28 Mart 1987
Ahmet Taner Kışlalı
— Kaç dilde, kaç kitabınız yayımlandı?
— 36 dilde, zannediyorum 183 kitap oldu. İnce Memed dünyada 3 milyondan fazla basıldı. Yalnız Almanyadaki son baskısı 150 bin. Norveçte, Danimarkada, Fransada okul kitaplarına aldılar. Avrupa Konseyinin girişimiyle, bütün konsey üyesi ülkelerde ders kitaplarına alınacakmış.
— Ya Türkiye’de?
— Sizin zamanınızda okul kitaplarına girmişti, şimdi devam ediyor.
— İnce Memed’in uluslararası düzeyde, bu ölçüde ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?
— Bunu ben de merak ediyorum. Örneğin Fransadaki başarıyı anlıyorum da, İskandinavyadakini anlayamıyorum. İskandinavya, kitaplarımın en çok satıldığı, en çok sevildiğim yer. Bizde 40 derece sıcak, onlarda 40 derece soğuk. Ayrı bir insan kültürü, ayrı bir insan tipi olması lazım... Ama biz 2 bin yıl önceki klasikleri de anlıyor ve seviyoruz. Shakespeare’i düşünelim. Boyuna aristokratları, kralları yazmış. Bugün götürün Othelloyu Anadoluya, yıllarca oynar. Nasıl oluyor? İnsanoğlunun bütün insanlarda ortak olan bir yanı var. Onu bulduğun zaman, herkese hitap edebiliyorsun.
— Nasıl doğdu İnce Memed?
— Benim çocukluğum eşkıyalığın içinde geçti. Dayım en büyük eşkıyalardan biriydi. 1936’lara kadar, 500 dolayında eşkıya vardı o çevrede. Bunlardan biri de, Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Beydi. Kurtuluş Savaşında Kadirliyi ilk örgütleyenlerden... İlk İnce Memed hikayesinde çakırdikeni diye bir diken var. Onu bana Remzi Bey anlattı. Remzi Beyle eşkıyalığın felsefesini yaptık. Amcamın oğlu Rıza da eşkıya oldu, dağda vuruldu. İlk romanımın İnce Memed olmasının nedeni bu. Başka türlü de olamazdı zaten. Bu kadar eşkıya tanımışım, akrabalarımdan eşkıyalar çıkmış, dağlarda 500’den fazla eşkıya var. Ondan sonra da, en büyük eşkıyalardan biriyle yıllarca konuşmuş, tartışmışım...
— Yurtdışında çok önemli ödüller kazandınız, Nobel’e aday gösterildiniz. Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın özel konuğu oldunuz... Türk devleti de size ilgi gösterdi mi?
— Türkiyede devletten bırakın ilgiyi, zarar görmediğim zaman neredeyse olmadı. Bir tek sıkıntısız pasaportu sizin döneminizde aldım. Ağırıma giden ne biliyor musunuz? Cino Del Duca ödülünün verilişi nedeniyle Pariste düzenlenen törene bütün büyükelçiler, önemli kişiler çağrılmıştı. 12 Eylül dönemiydi. “Eğer Türk büyükelçisi de davet edilmezse ben de bu törene katılmam,” dedim. Dayatınca çağırdılar. Ama büyükelçi gelmeyince rezil oldum tabii. UNESCO’daki Türk büyükelçisi bile gelmedi.
— Peki bunun yorumunu nasıl yapıyorsunuz? Dünya çapında bu kadar büyük bir ilgi topluyorsunuz. Kendi ülkenizde halktan büyük saygı görüyorsunuz. Ama ülkeyi yönetenler çok farklı davranıyor.
— Ben Türkiyede hiçbir dönemde demokrasinin var olduğuna inanmıyorum. Siz bakanken, İnce Memedin senaryosunu sansürden geçirmek için ne kadar uğraştığınızı biliyorum. Sonra Genelkurmaydan sansür kuruluna bir yazı geliyor ve tüm çabalarınız boşa gidiyor. Bu mu demokrasi?
— Bu yalnızca bir demokrasi sorunu mu? Yoksa devleti yönetenlerin, devlete egemen olanların zihniyetleri sorunu mu?
— Türkiyede politik bir düzey var. Bu düzey kimseyi dinlemez. Onun için ne yazarlık, ne sanatçılık, ne de kültür kutsallığı vardır. Azgelişmiş ülkenin politikacısı da ona göredir, aydını da.
— Gene de, devleti yönetenlerin size bir Mitterrand veya bir Gorbaçov kadar ilgi göstermeleri gerekmez mi?
— Bizim devlet adamlarıyla herhangi bir ilişki kurmak istemiyorum doğrusu. Benim elim varmaz Türk Dil Kurumunu kapatan insanlarla dostluk kurmaya, yahut selam vermeye...
— Sinemalar kapanıyor, tiyatrolar zorlanıyor, okuyan az, müzikte bir yozlaşma başladı. Bu olumsuz değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz kültür bakanı olsaydınız ne yapardınız?
— Ben bu durumda, akıllıca bir adam olduğum için kültür bakanı olmam. Ama bu durumun bize özgü olmadığı da bir gerçek. Koskoca Amerikaya bakın. Artık bir Faulkner, bir Hemingway, bir Caldwell yok. Fransada bir Sartre, bir Camus çıkmıyor, Sovyet romanı Cengiz Aytmatovların, Rasputinlerin sırtında gidiyor biraz. Bizde ise, Mustafa Kemal atılımının getirdiği hız kesildi. Bütün ülkeler açısından bir geçiş herhalde bu...
— Kemalist atılımın hızı niçin kesildi?
— Biz Hindistan gibi silahlı işgale uğramadık, ama kültür işgaline uğradık. 1880’lerden sonra Anadoluda müthiş bir Amerikan koleji salgını olmuştu. 200 yıldır Batıyı taklit ediyoruz. Maymundan insan çıkmaz. Bir milyon taklitçiden bir büyük şair çıkarsa, taklitçi olmayanlardan çok çıkar. Mustafa Kemal, kendine dönüşü bir yöntem olarak almış. Mustafa Kemal gelmeseydi, Yunus Emreyi çok zor keşfederdik. Karacaoğlanı, Köroğlusu güme giderdi. İstanbulla sınırlı taklit kültürü, halkı etkileyememişti. Oysa şimdi durum değişti. Artık tüketici kültürü söz konusu. Radyoyu, televizyonu halka satmak zorunda. Ellerinde büyük güç var. Sinemanın, televizyonun gücü, dehşet bir güç. Buna karşı ulusal kültürleri savunmak kolay olmuyor. Türkiyeyi yönetenlerin çoğu da, kimi bilerek, kimi bilmeyerek onların yanında.
— Ben yeniden deminki soruma dönüyorum: Ne yapılabilir?
— Ben yapabileceğimi yapıyorum. Bir yazar olarak, dilimi geliştirmeye çalışıyorum. O kendine dönüş daha bizde bitmedi. Halk büyük yaratıcı. Ben hep düşünmüşümdür, kilim niye Picasso resmi kadar güzel diye. Çünkü bu motif, on bin senenin ürünü. Halk büyük yaratıcı... Oğlan sevdi, kız ağladı diye film çevriliyor Türkiyede. Korkunç bir şey. Halk bunu istiyor, diyorlar. Oysa halk Yunus Emreyi yaratmış. Müthiş bir düzeydir halkın ulaştığı. İşte ben bu düzeyden yararlanarak dilimi geliştirmeye çalışıyorum. Dil en belirli, en sürekli sanattır. Televizyondan da daha etkili araçlar gelir günün birinde, ama dil önemini yitirmez.
— Öz kaynaklardan, ancak ulusal kültürden hareketle bir sanatçının evrenselleşebileceğine inanıyorsunuz. Siz de bunun en iyi örneğisiniz zaten.
— Bu bir usta-çırak meselesidir. Onun için hocam Dede Korkut. Ama Stendhal’i, Cervantes’i, Çehovu bilmeden de edebiyat yapılmaz. Bir Türk, Dede Korkutu, Yunus Emreyi, Türk masallarını bilmeden roman yazarı olamaz. Önce kendi kültürünün, sonra da dünya kültürünün vardığı aşamaları bilmezsen, sanat yapamazsın. Ulusal kültürle dünya kültürünü birleştirmek zorundasın.
— Dile ve anlatıma çok önem verdiğinize göre, Türk dilinin yeterince zengin olduğuna inanıyor musunuz?
— Dil ancak yazılı edebiyat olduğu zaman gelişir. Dede Korkut masalları 14. yüzyılda yazıya geçiyor. Yazılı halk edebiyatı Anadolu dilini geliştiriyor. Anadolu Türkçesi büyük bir birikimin ürünü. Önce göçebe bir halkız, doğa ile ilgili sözcükler zengin. Hayvan adları, çiçek adları gibi. Yürüyen insanın, göçebenin müthiş ilişkileri oluyor. Araplarla ilişkisi var, oradan alıyor. Sonra Anadoluya gelince, toprağa yerleşmek zorunda kalıyor. Tarım araçlarının çoğu, yerli halkın sözcükleri. Kervan yoluyla sözcükler de geliyor. Bir de eski kalıntıları var Anadolu halkının. Zengin bir Anadolu Türkçesinin doğması bundandır.
— Bizde ve dışarıda, en sevdiğiniz yazar ve ozanlar kimler?
— Nâzım Hikmet yalnız Türkiyenin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri. Nâzım hapisaneye girince, Anadolunun zengin Türkçesiyle karşılaştı ve o sayede büyüdü. Mustafa Kemalin başlattığı kendine dönüş içinde, Nâzım Hikmetin çizdiği yerele gitme, ulusala gitme hepimizin yolu olmalıdır. Onun için Nâzım Hikmeti severim. Ondan sonra gerçekten çok sevdiğim yazar, kendine özgü olan Sait Faiktir. Ben hala, romanlarıma başlamadan önce Sait Faik okurum. Orhan Kemalin birkaç eserini çok severim. Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Baba Evi, Avare Yıllar falan... Fakir Baykurtun Kaplumbağalarını, Tırpanını severim.
— Eskilerden?
— Dede Korkut ve Evliya Çelebi.
— Dışarıdan?
— Batılı yazarlardan en sevdiğim William Faulkner’dır. Klasik yazarlardan da en çok Stendhal’i ve ondan sonra Çehovu severim. Zaten benim yazarlık hayatımda iki ustam vardır: Charlie Chaplin ve Çehov.
— Nobel’e aday gösterildiniz. Başka bir ülkenin yazarı olsaydınız, acaba daha mı kolay alırdınız?
— Yok. Ben bir kasıt olduğunu sanmıyorum. Beni aday bile yapmaları büyük bir onur. Adayları İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç İlimler Akademisi gösteriyor. Bir kere aday gösterilince, ölünceye kadar o adaylığınız sürüyor. İsveç halkının gösterdiği inanılmaz sevgi yeter bana. İsveçte şu ana kadar 18 kitabım yayımlandı. Ben iyi bir yazarım da, bana niye Nobel vermiyorlar, demek yanlış. Dünya çok büyük ve çok büyük de yazarlar var.
— Bir zamanlar Türkiye İşçi Partisi’nin önde gelen isimlerindendiniz. Gene siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
— 17 yaşımdan bu yana sosyalist politikanın içindeyim. TİP’e girdiğim zaman, bütün yaşamımla girdim. Romanımı, hikayemi, her şeyi bıraktım. İşçi partisinde bir er gibi çalıştım. Benim kişiliğim bu... Şimdi 64 yaşındayım ve romanda hala istediğimi yapamadım. Bana göre, attığım taş hala istediğim kuşu vuramadı. Elbette politika insan olmanın koşullarından biridir. Eğer insansam politik bir insanım, yazarsam politik bir yazarım. Ama artık vaktimi romanımdan başka bir şeye veremem.
— Solda yeni partileşme çabalarını destekliyor musunuz?
— Demokrasinin gelişebilmesi için, bir Marksist partiye Türkiyede ihtiyaç var.
— Nasıl bir sol modelden yanasınız?
— Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetlerin 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler biribirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım.
— Bazı solcularımız çifte ölçüt kullanıyorlar. Örneğin Şili’de olanlara karşı çıkarken Polonya’dakine, Afganistan’dakine karşı çıkmıyorlar. Geçmişte Macaristan ve Çekoslovakya’da daha özgürlükçü sosyalist deneyimleri Sovyetler zor kullanarak önlediğinde de benzer bir durum görülmüştü. Sizin görüşünüz ne?
— Macaristan olayında üzüntümden hastalanmıştım. Çekoslovakya olayında da tepkim çok sert olmuştu. Ama Afganistan olayını farklı görüyorum. Kendisi çağırmış ve dövüşüyor adam. Buna karşı, Sovyetlerin yerinde olsam ben oraya gitmezdim. Herkes kendi yağıyla kavrulmayı öğrenmelidir. Eğer o halk sosyalizmi benimseyecek noktaya gelmemişse, bunun faydasından çok zararı olur.
— TİP’in bölünmesinde, M. Ali Aybar’ın ve sizin, Çekoslovakya olayı karşısındaki tutumunuz da rol oynamıştır.
— Olacak bunlar. Türkiye, çok aydın kafası olan değil, bağımlı kafası olan bir yer. 200 yıldır Batıyı özümsemek dururken, taklit etmişler. Ama insanları bağımsız düşündürmek de, bizim savaşımlarımızdan biri olmalı. Ben hiçbir zaman Sovyetler Birliğine düşman değilim. Ama benim bağımsızlığıma, sosyalizmime karşı koyduğu zaman, onunla da savaşmak zorundayım.
— Solculuğu milliyetçilikle bağdaştırır mısınız?
— Evrensel değerlerin bile mutlaka ulusal bir giysisi vardır. Yaratıcılığı besleyen değerler, ulusal kültürlerdir. Bir Dede Korkutu, bir Yunus Emreyi, hiçbir sağcı Nâzım Hikmet kadar iyi anlayamaz. Bir sağcının Dadaloğlunu benim kadar anlaması mümkün değil. Çünkü benim temel felsefem oraya dayanıyor.
— Zaman zaman sözünü ettiniz ama, bir bütün olarak Mustafa Kemal’i nasıl görüyorsunuz?
— Vaktim olsa Mustafa Kemalin hayatını yazmak isterdim. Tıpkı İnce Memedi yazdığım gibi... Ben İnce Memedde başkaldırıyı savundum. İnsanoğlunun en büyük değerlerinden birisi, başkaldırıdır. İnsanın doğaya başkaldırısı, insanın insana başkaldırısı, insanın zulme başkaldırısı... Mustafa Kemal bir kere, büyük bir başkaldırının büyük bir timsaliydi... Emperyalizme karşı, halka dayanarak bilinçli dövüşmüş bir insandı. Diliyle, tarihiyle, tüm olarak kültürüyle Türkiyeyi kendine döndürebilmek için dehşet bir çaba harcamış. Mustafa Kemali bütün içinde ele aldığınızda, hataları çocuk oyuncağı kalır. Kişiliği olan bir toplum yaratması, olacak şey değil. Esas olan bu. Mustafa Kemal, kuşkusuz çağın büyüklerinden biridir.
— Türk Dil ve Tarih kurumlarının başına gelenlere ne diyorsunuz?
— Saygıları da yok Atatürke. Adam parasını koyuyor ortaya. Çaldığı çarptığı para değil, maaşından artan parayı, yemiyor, içmiyor TDK ve TTK’ya destek yapıyor. Anayasa ile adamın vasiyetine müdahale edip mülkünü elinden alıyorlar. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde, hatta Hitler yönetiminde bile olamaz. Ben bu cinayete katılmıyorum. Eğer Atatürke saygılı bir kuşak doğmuşsa, bu ülkenin kültürünün yaratıcısı olan kişiye saygılı bir kuşak varsa, bu değişecektir. Bugün olmasa da, bir gün Türk halkı, Atatürke bizim anladığımız anlamda saygı duyacaktır. Çaresi yok.
— Türk halkını ve özellikle de kırsal kesimi en iyi tanıyan kişilerden birisiniz. Gericilik konusunda ne düşünüyorsunuz?
— Fransız devriminden Sovyet devrimine kadar, bütün devrimlerde aşırılıklar olmuştur. Atatürk devriminde de, dine karşı bazan aşırı gidilmiştir. Buna karşı bir tepki doğaldır. Yalnız 1950’de iktidara gelen Menderes politikası tutucudur ve Atatürke, devrimine karşıdır. Gericilik metotlu olarak, devlet eliyle, hükümet eliyle bu noktaya getirildi. Ama Anadolu halkı gene de bunlarla beraber değil. Özellikle de köylü, yaşam biçimiyle laiktir. Ben çarşafı ilk kez, bizim köyden Osmaniyeye bir kız gelin gittiğinde görmüştüm. Kızlar ve oğlanlar hala birlikte halay çekerler.
— Tarikatçılığı da devlet mi destekledi?
— Tarikatlar her zaman oldu. Her zaman olacak. Müslümanlığın koşullarından biri de tarikatlardır, bu doğaldır. Ama tarikatların politik olarak örgütlenmesine devlet en azından göz yummuştur. Cemalettin Kaplan bir din adamı değil, politik bir liderdir.
— Bir köy çocuğu olarak, Köy Enstitüleri olayını nasıl değerlendiriyorsunuz?
— Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz... Biz Köy Ensitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Öyle yetişen insan, atom bombasını atamazdı. Çünkü o, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20. yüzyılda Türklerin yarattığı ve insanlığa armağan ettiği en büyük iştir Köy Enstitüleri. Ben üç şeyle övünmesini isterim Türkiyenin: Atatürkün getirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguçun getirdiği demokratik eğitim ve Nâzım Hikmetin getirdiği insancıl ulusal şiir... Az katkı değildir bunlar. İnsanlığa, atom icat etmekten daha büyük bir katkıdır. Çünkü atomu insanları öldürmek için kullanıyorlar.
— Söyleşimize İnce Memedle başladık, izin verirseniz İnce Memedle kapatalım. Birinci İnce Memedden sonra otuz yıldan fazla süre geçti ve siz İnce Memedin dördüncüsünü de yazdınız. İnce Memed ile neyi vermeye, neye ulaşmaya çalışıyorsunuz?
— İnce Memedi yazmaya, tam kırk yıl önce, yani 1947’de başladım. Bir roman mimarisi, roman biçimi üzerinde çok durdum, İnce Memedin dört cildi de, Çukurova betimlemesi ile başlar, belirli bir biçim içinde sürer. O biçim içindeki öz, mecbur insandır. Kavga etmeye, başkaldırmaya mecbur insan. O mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Mecbur insanlar ve yüreklerindeki kurt. Mecbur insan, bizden önce de vardı, sonra da var olacak. İnce Memed, tüm tarih boyunca, Anadolu tarihi boyunca, başkaldıran insanın destanıdır.
— Siz romancılığa ne getirdiniz, neyi getirmek istediniz?
— 19. yüzyıl, romancılıkta altın çağdır. 19. yüzyıl romanı, müthiş verdi insan ilişkilerini. Doğayı bile dekor olarak kullandı, ama dehşet kullandı. Yalnız insanoğlunun ilişkileri doğa içinde sıkışmıştı. Oysa ne gökten yağdığı, ne yerden bittiğini gördüğü zaman, insan kendisine başka bir dünya kuruyor, kendi yarattığı dünyaya sığınıyor. İşte benim vermeye çalıştığım bu!
28/10/2008 · Kategori: Elestiri
Söz büyüğün sus küçüğün / 3
1967 yılında Aziz Nesin’in sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu.
Zehra İpşiroğlu
Aziz Nesin, ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ adlı kitabında çocuklardan babalarını çocuk yerine koyarak onlara ceza vermelerini istiyor.
1967 yılında Aziz Nesin’in sayısız baskı yapan ve onca yıldır büyük küçük herkesin elinden düşmeyen “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabı ilk kez yayımlandığında tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Bir yazar ilk kez büyük bir açık yüreklilikle çocukların sorunlarını dile getiriyordu. Bu da yetmiyormuş gibi çocukları baskı altında tutan büyükleri, anneleri, babaları, öğretmenleri alaya alarak acımasızca eleştiriyor, büyüklerin ikiyüzlülüklerini, yalanlarını, haksızlıklarını, eğitim alanındaki saçmalıklarını tüm çıplaklığıyla sergiliyordu...
Aziz Nesin’in kitabın sonraki baskılarında eklediği çocuklara mektupta bu kitabın ne tür engellemelerle karşılaştığını öğreniyoruz. Kitap “Doğan Kardeş” dergisinin düzenlediği bir çocuk romanı yarışmasına katılır ve jüri üyelerinin bir bölümü tarafından öğretmenleri küçük düşürdüğü gerekçesiyle sakıncalı bulunarak elenir. İşin şaşırtıcı ve yadırgatıcı yanı kitabı eleyen jüri üyelerinin sayısız ürün vermiş tanınmış yazarlardan oluşmasıdır. Hiçbirinin tutuculukla ya da resmi ideolojiyle uzak yakın ilgileri yoktur. Söz konusu çocuk okur olduğu anda bu yazarlarda bile otosansürün işlerlik kazanması, yazarların nasıl de Amicis örneğinde olduğu gibi bir ikileme düştüklerini açıkça gözler önüne seriyor. Mektup roman biçiminde yazılmış olan Şimdiki Çocuklar Harika’da iki çocuk Ahmet ve Zeynep birbirlerine yazdıkları mektuplarda günlük yaşamda büyüklerle ilişkilerinde okul ve aile yaşamında yaşadıkları şaşırtıcı ve komik olayları anlatırlar. Kitap toplumumuzda baskı altında tutulan ve gelişmesi engellenen çocuğun dünyasını öylesine gülünç olaylar ve durumlarla canlandırır ki, hem çocuk hem de yetişkin okuyucuya ulaşılır. Ancak çocuk okuyucu gülme yoluyla yaşadığı baskıların ağırlığından kurtulurken (burada gülmenin gerilimi atıcı, rahatlatıcı işlevinden söz edilebilir), yetişkin okuyucu kitabı kendi dünyasına yapılan bir taşlama olarak alımlayacaktır.
Babamı kulaklarından duvara asardım
Kitabın başında sözü edilen araştırmada farklı katmanlardan gelen çocuklara ‘Siz baba olsanız, babanız da çocuğunuz olsa, ne ceza verirdiniz?’ diye soruluyor. Özellikle altkatmandan gelen çocukların babalarına verdikleri cezalar onların şiddet kültürünün içinde nasıl yoğurulduklarını gözler önüne serdiğinden çok düşündürücü. Örneğin ‘Onu topal ata bindirirdim. Üstüne çadır örterdim. Çadırın tepesine de bir bıçak asardım. At topalladıkca bıçak kafasına dokunsun, akıllansın’. Yaklaşık otuz yıl sonra aynı soruşturmayı üniversite bünyesinde bir okulda yaptığımızda. ‘Kulaklarından duvara asmadan eşek sudan gelinceye kadar dövmeye, aç bırakmadan falakaya yatırmaya’ değin öngörülen cezalar şiddet kültüründe hiçbir azalma olmadığını açıkça gösteriyordu.
Dikkat bu kitap sakıncalı!
Çocuk yazınındaki ilk atılım hem çocuk hem yetişkin okuyucuyu buluşturan taşlama türü kitaplarla gerçekleşiyor. Rıfat Ilgaz’ın aynı yıllarda yayınlanan, tiyatro ve sinemaya konu olan Hababam Sınıfı’nda otoriter okul izleğini bir dizi komik olay ve gülünç tiplemeler dile getiriyor. Daha sonraki yıllarda yazdığı Bacaksız dizisiyle köyden kente gelmiş yoksul bir ailenin çocuğu olan Bacaksız’ın yaşamından sunduğu kesitler çocuğun kaldıramayacağı denli baskılı bir ortamı ve koşulları gülmece ve taşlama aracılığıyla canlandırır. Rıfat Ilgaz Bacaksız tiplemesiyle hem içi dışına sığmayan uyanık ve cingöz, hem de söylediğini sakınmayan bozulmamış, nahif bir tip yaratır. Bacaksız bu özellikleriyle şimşekleri üzerine çekip güç durumların içine düşse de, gene de bir şekilde işin içinden sıyrılır. Kaçak sigara satarak üç beş kuruş kazanmadan okulda yaratılan zengin-yoksul ayırımına, çocuğun yaşamından kopuk ezberci ve otoriter okul sisteminden dayak sorununa, ülkücü öğretmenin yarattığı şiddet ortamından aile içinde baskıya değin türlü sahneleri izleriz Bacaksız’ın yaşamından. İlköğretim çocukları göz önüne alınarak yazılan bu dizi “Şimdiki Çocuklar Harika”nın tersine çok daha yalın, basit ve çocuksudur. Ancak tıpkı Aziz Nesin gibi Rıfat Ilgaz da çocuklara yönelik yapıtlarında da yetişkinlere yönelik yapıtlarında olduğu gibi sözünü sakınmaz ve gerçekleri tüm çıplaklığıyla sergiler. “Sınıf” adı altında toplanan ve yetişkin okuyucuya olduğu denli genç okuyucuya da seslenen daha ilk şiirlerinde küçük yaşta hem okula gitmek, hem de altından kalkamayacağı kadar ağır işlerde çalışarak para kazanmak zorunda olan çocukların çaresizliğini öylesine çarpıcı bir biçimde gözler önüne serer ki, bu şiirleri yüzünden hakkında soruşturma açılır ve altı ay tutuklu kalır.
Kulak verin: Duyuyor musunuz çocukların sesini?
Son yıllarda çıkan çocuk yayınlarında en göze çarpan özellik çocuk bakışını yakalama çalışmaları. Yazarın kendi görüşlerini çocuğun ağzından vermekten kaçınması, doğrudan çocuğun dünyasından yola çıkması, çocuğun gerçeklerini, onun çevresini ve yaşamını kendi öznel değerlendirmesiyle alımlayan bakış açısından dile getirmeye çalışması. Oldukça sınırlı diyebileceğimiz bu tür yayınların içinde Mavisel Yener’in, Ayla Çınaroğlu’nun, Aytül Akal’ın ve Aysel Gürmen’in ve Sevim Ak’ın yapıtları başı çekiyor.
Sevim Ak öykülerinde çocukların yaşamlarından sunduğu komik, üzücü, şaşırtıcı kesitleri hep çocuğun bakış açısından canlandırıyor. Böylece öykülerinin dokusunu oluşturan özellikler, sözgelimi yetişkinlerin gözünde belki de hiç de önemli olmayan bir olgunun çocuk için neredeyse varoluşsal bir önem kazanması, buna karşılık gerçekten şaşırtıcı olanın doğala dönüşmesi, düş ve gerçeğin iç içe girerek birbirine karışması, yaşanılan ilk heyecanların, düşkırıklıkların bıraktığı izlenimler vb. olgular yetişkinlerin algılama biçiminden çok farklı bir dünyayı canlandırıyorlar. Öykülerinin bir başka ilginç yanı da çocuk okuyucuyu birlikte düşünerek ya da düş kurarak katılıma çağıran açık biçimi. Çocuğun yaşamından anlık duyarlılıkları içeren hiçbir öyküsünde yapay bir olaylar örgüsüne rastlamıyoruz. Son yıllarda kaleme aldığı romanlarında ise ailenin çözülmesi ve boşanma sorununun çocuğun üzerinde yarattığı yıpratıcı etkiler ya da yetimler yurdunda büyüyen çocukların ya da özürlü çocukların yaşadıkları sorunları yumuşak ve esprili bir anlatımla dile getiriyor.
Aynı şekilde Aysel Gürmen’in öykülerinde, sözgelimi 9-12 yaş grubu çocuklarının çok severek okuduğu Selen dizisinde gene çocuk bakışının yakalandığını görüyoruz. Küçücük bir kızın gözünden anlatılan öyküler onun yaşamını, duygularını, mutluluğunu, düş kırıklığını öylesine özgün bir biçimde canlandırıyor ki, öyküleri okurken yetişkin okuyucu olarak da tat alabiliyoruz. Bu da kanımca temel bir ölçüt, çünkü belli bir düzeyi tutturabilen bir çocuk yazını, çocuk okuyucuya olduğu kadar yetişkin okuyucuya da seslenebiliyor. Gürmen’in öykülerinin en güçlü yanı yoğun bir espri anlayışının yanı sıra gözlemciliği, büyük bir duyarlılık ve empati duygusuyla çocukların dünyasına girebilmesi.
Sonuç
Yazarların gerçekleri gizlemeden çocukların dünyalarını bulgulamaya başlamaları, sıkıntıları ve sorunlarını sergilemeleri altmışlı yıllarda toplumsal sorunlara duyulan ilgiyle birlikte başlıyor. Amaç, çocukta daha çok küçük yaşta eleştirel bakışı uyandıracak, onun sorgulama ve düşünme yetilerini arttıracak metinler sunmaktı. Böylece otoriter olan, milliyetci ya da dinsel duyguları kamçılayan, ötekini dışlayarak tek doğru benim doğrumdur anlayışını körükleyen her tür yazınsal metine şiddetle karşı çıkılırken, o zamana değin çocuk anlamaz gerekçesiyle sansüre uğrayan tabu konular da gündeme gelmeye başladı. Örneğin özürlü olma, çevre kirlenmesi, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, şiddet, savaş gibi konular çocuk ve gençlik yazınında yepyeni bir çığır açan yazarlar tarafından çok duyarlı bir biçimde ele alınmaya başlandı. Ancak bu yolda daha aşılması gereken çok yol var.
Bu açıdan küçük çapta da olsa Batı’daki gelişmelerle bir koşutluk olduğu söylenebilir. Küçük çapta, çünkü bu yıllarda başlayan olumlu kıpırtılar Batı’da olduğu gibi temel yapısal değişikliklere yol açmadığından, yani eğitimde köklü bir reform yapılmadığından ister istemez sınırlı kalıyor.
Bu bakımdan çocuğa yaklaşımda çağdaş çocuk yazını alanındaki gelişmeler umut verici. Önemli olan bu tür yayınların yaygınlaştırılması, özellikle de Anadolu’daki okuyucu kesimlerine de ulaşabilmesi. Bunun için de eğitimle ilgilenen herkesin, öğretmenlerin, anne ve babaların duyarlı davranmaları ve gelişmeleri izlemeleri gerekiyor. Çünkü çocuk yazınının önemli bir özelliği çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de seslenmesi.
Kültürler arası etkileşimin önemi
Çocuk yazını alanında yerli yapıtların az oluşu, çevirinin ister istemez ağırlık kazanmasına yol açtı. Örneğin Almanya ve Türkiye arasında çocuk yazını alanında bir kıyaslama yaptığımızda, çağdaş çocuk yazınının oluşmasında daha bir arayış sürecinde bulunmamıza karşın, çeviri alanında inanılmaz bir zenginlik göze çarpıyor. Böylece bizim çocuklarımızın bir Batı ülkesindeki çocuklara oranla farklı kültürlere ve dünyalara ilişkin daha zengin bir birikimleri olduğu söylenebilir. Bu önemli bir gelişim ancak burada belirleyici olan, hem çevirilerin niteliği hem de seçimi. Çağdaş Batı yazınının en önemli örneklerinin arı bir dille Türkceye kazandırılması, hem çocuk kültürümüzü geliştirecek hem de çocuğa yaklaşımımızda egemen olan otoriter yaklaşımı kıracak. Bu Batı’ya öykünme değil, dış dünyaya açılarak kendimizi geliştirmek, yenilemek demek. Son yıllarda Alman çocuk yazınından yapılan çevirilerin içinde Christine Nöstlinger’in kitaplarının ağırlık kazanmasını (Günışığı Yayınları) buna örnek getirebilirim.
Okuma kültürü
Çocuk yazınının sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi için, bu alanda araştırma ve inceleme yapılması, eleştiriler yazılması gerekiyor. Bu tür çalışmaların son yıllarda iyice yoğunlaşması çok sevindirici bir gelişim. Ancak yapılan araştırmaların çoğunda gene de sorgulayıcı ve eleştirel bakışın eksikliği duyumsanıyor. Bir başka önemli nokta da eğitimcilere, annelere babalara ve öğretmenlere ulaşmak. Bu açıdan çocuk yayınlarının ilk ve ortaöğretimde yardımcı ders malzemesi olarak kullanılması da önem kazanıyor. Bu alanda son yıllarda ÇYDD çerçevesinde yapılan çeşitli yayınları ve okullarda öğretmenlere verilen seminerleri örnek getirebilirim. Örneğin eğitim uzmanı Oya Adalı ve Dilbilimci Prof. Dr. Şeyda Ozil’le birlikte geliştirilen Yaratıcı Okuma projesi çok başarılı bir proje olarak gelişti. Sevim Ak, Seza Aksoy, Mavisel Yener, Nazan İpşiroğlu ve benim yazar olarak katıldığım bu projede yazarlar güncel konuları içeren çocuk kitapları yazdılar, bizler de her bir kitaba çocukların okuma becerilerini ve yaratıcılıklarını geliştirici çok eğlenceli çalışma malzemeleri hazırladık. Amacımız hem çocukların okudukları üzerine kendi yaşamlarıyla bağlantı kurarak düşünmelerini, hem de düş güçlerini geliştirmelerini sağlamaktı. Sonuçta ataerkil aile yapılanmasından çevre sorunlarına, beslenme ve şişmanlık sorunlarından medyanın yaşamımızdaki etkisine değin çeşitli konuları içeren hem düşündürücü, hem de eğlenceli kitaplar oluştu. Çeşitli sivil örgütlenmelerin çerçevesinde yürütülen bu tür etkinliklerin zamanla çoğalması okuma kültürünün geliştirilmesi açısından çok önemli.
14 Ekim 2008
Türk edebiyatından uyarlamalar |
Mesude Eraslan'ın yönettiği dizide, Halil Ergün ve Güven Hokna başı çekiyor. Fotoğraf: Hüseyin Özdemir
|
Yaprak Dökümü her şeyden önce ben bir eserin uyarlamasıyım deme yürekliliği açısından takdir edilmesi gereken bir yapım. Başarılı da
01/10/2006 (874 defa okundu)
FUNDA BURCU ÜNAL (Arşivi)
TV kanallarında her gün yeni bir dizinin yayınlanmaya başlandığı günümüzde, yapımcılar ve kanal yöneticileri yaratıcı senaryoların azlığından şikayet ediyor. Türk toplumu her ne kadar zamanının çoğunu TV başında geçiriyor olsa da her akşam izledikleri diziler içinde diğerlerinden farklı olanları, bir şekilde özdeşleştikleri veya tam tersi hayran kaldıkları karakterlere, olaylara sahip dizileri daha çok izliyor, dolayısıyla reyting ölçümlerinde üst sıralara taşıyor. Yapımcılar ise gözlerini henüz Yeşilçam'dan ayırmış değil. Senaristlerden beklenen, ani iniş-çıkışlarla dolu, güzel kız-yakışıklı erkek, zengin-fakir aşkı veya imkansız aşk temalarıyla örülmüş melodram senaryoları yazmaları oluyor. Yeşilçam özellikle Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin Berkant'ın birbirine benzeyen temaları işleyen romanlarını sinemaya uyarlarken şimdinin yapımcıları roman uyarlama zahmetinden uzak Yeşilçam filmlerinden esinlenmiş dizileri sunuyor izleyiciye. Böyle bir ortamda Türk edebiyatından bir romanın TV dizisine uyarlanacak olması umut vaat ettiği kadar, uyarlamanın zorluklarına dair endişeleri de beraberinde getiriyor.
Reşat Nuri
Aslında izleyicinin edebiyat uyarlamalarıyla tanışması TRT'nin ilk yıllarına dayanacak uzun bir geçmişe sahip. 1973 yılında beş edebiyat eserinin televizyona uyarlamasıyla başlayan süreç, yerli dizi geleneğinin mihenk taşlarından birini oluşturdu. 80'li yıllarda 'Acımak', 'Çalıkuşu', 'Dokuzuncu Hariciye Koğuşu' gibi eserler TV izleyicisinin ilgiyle takip ettiği yapımlardı. 90'lı yıllarda özel kanalların kurulmasıyla birlikte yeni diziler çekilmeye başladı, fakat yeni bir şeyler yaratmak, biraz da Amerikanlaşmak amaçlandığından Türk edebiyatından faydalanmak kimsenin aklına gelmedi. 90'ların sonunda Star TV'nin yayınladığı Kemalettin Tuğcu hikâyelerinden uyarlama 'Küçük Besleme' ve 'Üvey Baba' uzun süre devam ettiği gibi günümüzde halen çeşitli versiyonları çekilmeye devam eden 'Ayşecik' de bir Kemalettin Tuğcu eseridir. Edebiyat eserlerini uyarlamak bir nevi hazırcılık gibi algılansa da pek çok zorluğu beraberinde getirir. Özellikle farklı bir zamana adaptasyonda eserin ruhundan uzaklaşmamak, her hafta yazılacak 70 sayfalık senaryo uğruna karakterlerin özünü yitirmemek çok önemlidir. Okuryazar oranına paralel olarak artmayan kitap satışları düşünüldüğünde, uyarlanan eseri dizi sayesinde tanıyacak olanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. 'Yaprak Dökümü' de pek çok kişi için belki de okul yıllarından kalma bir kitap ismidir yalnızca. Oysa Reşat Nuri Güntekin 135 sayfalık romanında capcanlı bir öykü anlatır. 1930'ların, 60'ların, 80'lerin ve 2000'lerin öyküsünü. Romanda, "bizim zamanımızda" diye söze başlayan yaşlılara inat, yozlaşmanın, kuşak çatışmasının hep varolduğu, dürüstlüğün bugün olduğu gibi geçmişte de para etmediği anlatılır. Toplum, -her ne kadar günümüzde daha hızlı olsa da- her devirde sahip olduğu değerleri yitirmektedir. Kimi ailelerin yoğun, kimi ailelerin hafif çapta yaşadığı çatışmaları, sancıları yaşar Ali Rıza Bey'in ailesi de. Yaşamını dürüstlük ve onurundan ödün vermeden geçiren Ali Rıza Bey'in ve ailesinin dramıdır anlatılan. Çocuklarını her şeyden önce bu ilkelere bağlı yetiştirmek isterken, işsiz kalmasıyla düştükleri maddi sıkıntılar her şeyin tepe taklak olmasına sebep olur. Artık ne en doğrusunu kocasının bildiğine inanan eşi aynıdır ne de kendisine her zaman saygılı davranan çocukları aynı çocuklardır. Ali Rıza Bey'i ailesinin reisi konumunda tutan şey aslında evi geçindiriyor olmasıdır. Maddi sorunlara eklenen gençlik bunalımları aileyi uçuruma sürükler, yapraklar birer birer dökülür. Acı içinde kıvranan babanınsa elinden hiçbir şey gelmez. Konunun her zaman geçerli olmasının sebebi öykünün işlenişinden ziyade, asıl anlatmak istediğidir. Çocuklar ilk gençlik yıllarından itibaren aileleriyle çatışmaya başlarken, onları aileye bağlı tutabilmek için sevgiden fazlası gerekir çoğu zaman. Anne babanın gücünü koruması ve çocukların isteklerini belli ölçüde karşılayabilmesi çok önemlidir. Aksi halde Ali Rıza Bey'in akıbetini yaşamak sanıldığı kadar uzak olmayabilir.
Ekip ve senaryo
Ne var ki bu romanın her zaman güncelliğini koruyan bir temayı işlemiş olması tek başına başarılı bir TV dizisi olmasını sağlayamaz(dı). Eğer böyle bir ekiple böyle bir senaryo bir araya gelmemiş olsaydı. 'Yaprak Dökümü'nün romandaki ruhunun korunuyor olması, senaryonun en büyük başarılarından biri olduğu söylenebilir. Buna en önemli katkıyı sağlayansa karakterlerin birebir yaratılması ve kitaptaki diyalogların doğru yerlere yerleştirilmesi. Dizinin sürdürülebilirliği açısından yaratılan yeni karakterler ve olaylar, esas karakterlerin ve olayların önüne geçmediği gibi senaryonun devinimine katkıda bulunuyor. Dizi, romanı okumuş birinde bile merak duygusu uyandıracak güçte kaleme alınmış. Ayrıca izleyicinin karakterlerin her birinde kendinden veya tanıdığı bir kişiden izler bulması salt seyirci olmaktan çıkıp diziyle bütünleşmesini sağlıyor. 'Yaprak Dökümü' her şeyden önce "ben bir eserin uyarlamasıyım" deme yürekliliği açısından takdir edilmesi gereken bir yapım. Bu sene kanallarda 80 dizi yayınlanacağının söylendiği şu günlerde en çok izlenmesi gereken dizilerden biri. Çünkü kaygıları, hevesleri, hayalleri, kazandıkları ve kaybettikleriyle bizim hikâyemiz. Ağaları, işadamlarını, silahları, mafyaları övmüyor bu dizi. Kendi halinde orta halli bir ailenin dramını seriyor gözler önüne. Eksileri yok mu peki? Vardır elbet. Fakat artılar bir tarafa eksiler bir tarafa denmeyi hak etmeyecek kadar artısı fazla, başarılı bir yapım var karşımızda. Tıpkı Reşat Nuri'nin bundan tam 76 sene evvel yazdığı romanda olduğu gibi.
FUNDA BURCU ÜNAL: Türk sineması araştırmacısı
'Yaprak Dökümü', çarşamba akşamları Kanal D'de.
Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 5 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
| puan 9 |
'Radikal2' ekimizdeki diğer haberler
İdolü ile aynı dizide
Geçtiğimiz sezon, 'Kurban' adlı oyundaki rolüyle 'İsmet Küntay En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü alan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, her zaman hayran olduğu usta oyuncu Rutkay Aziz'in eşini canlandıran Eronat, dizinin Orhan Kemal'in kaleminden dökülen hikayesiyle çok ses getireceğinden emin olduğunu söylüyor. Güzel oyuncunun tek sıkıntısı; iş trafiği yüzünden yaşadığı kent olan Ankara ile İstanbul arasında mekik dokuması...
EVRENSEL BİR HİKAYE!
* Geçen sezon yayınlanan 'Sessiz Gemiler'den sonra, bu sezon da Gurbet Kuşları' ile yine atv'desiniz. Bu dizinin konusu nedir?
Bu, benim için çok önemli bir proje. Orhan Kemal isminin altında bir projede olmak ve değerli bir oyuncu kadrosuyla çalışmak, her oyuncu gibi benim de çok isteyebileceğim bir şeydi. Gerçekten çok isteyerek bu işin içinde oldum. Başımızda, Yusuf Kurçenli gibi sinemanın çok değerli bir yönetmeni var. Tüm taşlar yerine oturmuş durumda. Son derece sürükleyici bir öykü. İnsanın içini acıtan ama bir yanıyla da umut dolu bir öykü var bu dizide. Türkiye'nin her yanına yayılmış sevgisizlik problemini, dolaylı yoldan anlatacağız. Bu dizide, sevginin nelere kadir olduğunu göreceğiz.
* Orhan Kemal'in 'Gurbet Kuşları'nı yazdığı, o yoğun göç dalgasının yaşandığı 1950'li 1960'lı yılların şartları günümüzde de geçerli mi sizce?
Tabii geçerli. Ben Ankara'da yaşıyorum ve orası hala çok göç alıyor. Göç almasa bile, problemlerimiz ortak. İstanbul'a yeni göç eden biriyle, 40 yıl önce göç etmiş birinin yaşadıkları arasında çok fark yok. Dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor. 3 gün sonra ne olacağımız belli değil. Burada önemli olan; göçle yaşanan hikayenin güncelliğini korumuş olması. Dizimizin hikayesi evrensel bir hikaye ve çok güncel. Büyük kente göç, benim için de geçerli olan bir sorun. Ankara'da yaşayan biri olarak çekimler için İstanbul'a geldiğimde, sudan çıkmış balığa dönüyorum. Kaç yıldır gelip gidiyorum ama İstanbul gerçekten herkes için çok zor bir şehir.
İSTANBUL'A GÖÇECEĞİM
* Ankara'da yaşayıp İstanbul'da çalışan bir oyuncu olmaya daha kaç yıl devam edeceksiniz?
Ben de, İstanbul'a göç edeceğim. Biliyoruz ki; bizim işimizle ilgili bütün her şeyin merkezi İstanbul. Türkiye'nin kalbi İstanbul'da atıyor. Beni Ankara'ya bağlayan şey; tiyatro. Tiyatrodan vazgeçemiyorum. Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sanatçısıyım. Bakalım; tayin olabilirsem çok kolay olacak her şey. Olmazsa da bir şey yapacağız. Çünkü artık böyle gitmiyor. Çok zor...
* Dizide 'idolüm' dediğiniz usta oyuncu Rutkay Aziz ile karı-kocayı oynuyorsunuz. Kendisi nasıl bir partner? Hep hayalinizde canlandırdığınız gibi biri mi çıktı?
Rutkay Bey, aynen gördüğünüz gibi biri. Son derece kibar ve üst düzey bir insan. Yüksek düzeyde bir kalitesi var. Kibar, düşünceli ve de etrafıyla ilgili biri. İnsanlara sürekli hatırlarını sorar. İyi ya da mutlu olup olmadıklarını merak eder. Onun bir seyircisi ve hayranı olarak şunu söyleyebilirim ki; kendisi tam da hayal ettiğim gibi biri çıktı. Ben Rutkay Aziz, Aytaç Arman ve Şükrü Türel gibi duayenlerle çalışıyor olmaktan gerçekten çok mutluyum. Onlar, özel yaşantılarıyla da duruşlarıyla da tam birer aktörler bence. Çok insanseverler ve işlerine karşı çok ilgililer.
* Edebiyat uyarlamaları son yıllarda televizyonda neden bu kadar ilgi görmeye başladı?
Çünkü onlar adı üstünde birer klasik ve içlerinde hiçbir zaman modası geçmeyecek öyküler var. İnsana dair öyküler bunlar. Sevginin önemi anlatılıyor ve bu; güncelliği hiç yitirilmeyecek bir konudur.
BAKIŞAÇILARI FARKLI!
* Çok sayıda dizi çekildiği için yeni hikaye sıkıntısı da olabiliyor. Bu yüzden edebiyat eserlerine yöneliniyor olabilir mi?
Hikaye sıkıntısı değil konu. Zaten yeryüzünde çekilmemiş hikaye yok. Bence bir konuya nereden ve nasıl baktığın önemlidir. Bugüne dek bin tane Yahudi soykırımı öyküsü çekildi. Ama biri öyle bir tarafından baktı ki aynı hikayeye, Oscar aldı ve 'Roberto Benigni' unutulmazlar arasına girdi. Bu öyküleri yazan büyük ustalar da, hayata öyle bir yanından bakıyor ki; sana hiç görmediğin, hissetmediğin başka bir pencere açabiliyor.
BÜLENT İPEK / SABAH
Miraç Eronat, atv'nin yeni dizisi 'Gurbet Kuşları'nda başrol oynuyor. Dizide, idolü olarak nitelendirdiği Rutkay Aziz'in eşini canlandıran tiyatrocu, tanıdıktan sonra usta aktöre yeniden hayran olduğunu dile getiriyor.
|
|
26/6/2008 · Kategori: Oyku
ÖTE GEÇE
Kurak geçen yaz aylarında geçit verir de bahar aylarında geçit vermezdi Kızıl Irmağın kolu Gök Irmak.
Beslendiği çayların, derelerin çevresine yağmur yağdığında suyu kabarır, daha bir “deli” akardı.
“Daday Çay”ı adı altında, Daday yakınlarından çıkar, Ilgaz ve İsfendiyar dağlarından akan irili ufaklı dereleri çayları içine katar çoğalır, Taşköprü yakınlarında Gök Irmak adını alır, hem gider hem çoğalır, iki dağ arasında doğal sınır çizer, Durağan yakınlarında Kızıl Irmağa karışırdı.
Eşi ve Ozan; Gök Irmak Vadisi’nin Ilgaz geçe sinde görev yapıyorlardı.
Görev yaptıkları köye gitmek, o köyden Kastamonu’ya, ya da Taşköprü’ye gelmek için Gök Irmağı bir şekilde geçmek zorun dalardı.
İstanbul Boğazı üzerinden, Avrupa’dan Asya’ya geçer gibi, Ilgaz Dağı eteğinden, İsfendiyar Dağı eteğine geçebilmek için Düden Ali her yıl Gök Irmağın üzerine ağaçtan köprü kurardı.
Öte kıyıda, en çok O’nun çeltik tarlaları, elma bahçeleri vardı.
İmece eder, Elek Dağı’ndan, en uzun en kalın çam ağacını keser, yontar, bir iki çift kömüşle ırmak kıyısına sürüyerek getirir, ırmağın bir kıyısından öteki kıyısına uzatırdı.
Ormancılar yasal işlem yapmazdı.
O köprüden kendisinden başkaları da geçer, caddeye çıkar, kimi Hanönü Pazarına kimi de Taşköprü’ye giderdi.
Ağaç köprüden her geçen; düden Ali’nin “çok iyi bir hayır işlediğini” konuşurdu. Irmak, kalın ağacın bir metre kadar altından akardı.
Görücü usulüyle olsa da evleneli bir yıl olmuş, “Vicdanlarıyla baş başa” eşi ile birlikte Düden Ali’nin Köyünde öğretmenlik yapıyorlardı.
Düden Ali, Irmağın öte geçe sindeki elmalarını dokuduğunda, (topladığında) bir kalbur da öğretmenlere getirirdi.
Elmalar çok sulu, tatlı ile ekşi arası çeşnide, kırmızı ile bordo arası renkteydi.
Öğretmen, onların da, köylülerin de işine yarar, yeni aldıkları radyolarını yapar, yırtılan lastiklerini yamar, delinen sobalarını onarırdı.
Aslında radyo bozulmaz, ya teli kopar, ya da pilini ters takarlardı. Tel kopmuşsa bal mumuyla yapıştırır, pil ters takılmışsa doğrulturdu.
Daha yeni, Sabri’nin Torununun burnuna mısır kaçmış, doktora gitmeğe gerek kalmadan, burnunu yağlayıp yumuşatmış, kazak şişinden kanca yapmış, burnunu tıkayan mısırı çıkartmıştı.
Köylülerle arası iyiydi.
Köyde hasta olanlara genellikle kurşun döktürülür, muska yazdırmayı düşünmezlerdi. Yakın çevrede muska yazabilecek “derin” hoca yoktu.
Köylüler belki kurşun da döktürmeyeceklerdi de doktora ulaşmak, yazacağı ilaçları almak oldukça zordu. Irmaktan hasta-hasta geçecek, caddeye çıkacaksın. “Bağdatlının otobüsü kaçtıysa, başka arabanın geçmesini bekleyeceksin. Araba geçmez, çoğu zaman köye geri dönecek ertesi gün gidecek, doktora muayene olacak, alım gücün varsa, yazılan ilaçları alacaksın. (onu da eksik alırlardı)
İşte bu korkuya, önce kurşun döktürülür, iyileşmez, iş kötüye giderse köprü geçilip, yolda beklenir, Taşköprü’ye ulaşılmaya çalışılırdı. Çok ağır hastalar, kömüşlerin çektiği kağnı arabalarına yatırılır, boyunu su aşması pahasına ırmaktan geçirilirdi.
Evleneli bir yılı geçmiş, “yolda yolcu” olduğu belli olmuş, doğmadan adını hazırlamışlardı. Erkek olursa “Özgür,” kız olursa “Özlem” diyeceklerdi.
O yıllarda doğum gerçekleşmeden oğlan mı, kız mı? Olacağı belli olmazdı.
Deneyimli kadınlar, yiyip içtiğinden, karın-burun yapısından ne doğacağını “tahmin” eder, aileyi ve yakınlarını sevindirmek için de, “Oğlan olacak” yorumu yaparlardı. Yorumları kimi zaman tutardı.
Doğum oldu; adını “Özgür” koydular.
Sadece adını koymakla kalmadı, dünyadan başka dünyalar da onların oldu. Hani, Dede Korkut Hikâyelerindeki gibi; Azrail gelip: “Oğlun için canını verir misin?” dese, annesi de babası da hiç düşünmeden, gözlerini kırpmadan çocukları için canlarını verirlerdi.
Özgür; kâh beşikte, kâh kundakta, kâh kucakta büyüdü, kendi kendine gezinmeye başladı. Günün birinde İshal oldu. Olağan karşılandı. Her insanın olduğu kadar, her canlının başından geçen olaylardandı ishal (ötürgeç) olmak. Hiçbir işlem yapmadan, bir iki gün içinde geçebilirdi.
Kendiliğinden geçmesi beklendi, geçmedi. Kurşun döktürüldü, fayda etmedi.
Kendiliğinden geçme zamanı geçmişti. Anayı da babayı da eşi dostu, konu komşuyu da bir telaş sardı. Kimse dillendirmese de, “zehirli ishal”den korkuluyordu.
Bir öğle vakti, okulun irice ve yetenekli çocuklarından ikisini sınıfları yönetmeleri için görevlendirdiler.
Bu uygulama ara sıra yapılırdı.
Birisi birinci devreye bakacak, öteki ikinci devreye bakacaktı. Birinci devre;1. 2. 3. sınıflar, ikinci devre de 4. 5. sınıflardı.
Sabahtan da gidebilirlerdi de, sabahtan dört, öğleden sonra iki ders vardı. Dört dersi gelişkin çocuklara bırakmayı, okulu tam gün terk etmeyi uygun bulmadılar. Öğleden sonra gider, akşama dönerlerdi.
Öyle yaptılar. Fazla tedirgin olmadan, köprüden geçip, caddeye çıktı, taşıt beklemeğe başladılar.
Boyabat yönünden gelen tomruk kamyonunu görünce, yan yana dikilip, yolcu olduklarını belli ettiler.
Kamyoncular, yolda kimseyi bırakmak istemezlerdi.
Kamyon yanlarında durdu, şoförden başka muavini de vardı. O yıllarda, muavinsiz araba olmazdı. Muavin, tomrukların üstüne çıktı, erkek ve kucağında çocuğuyla kadın öğretmen şoför mahalline oturdular.
Konuşa-konuşa Taşköprü’ye geldi, köprünün karşısında indiler. Tomruk kamyonu, Kastamonu yönüne çekip gitti.
Ardından baktıkları o hantal, kalın odun yüklü, hırıltılı kamyon, iyi kalpli bir dev gibiydi gözlerinde.
Anası bebeği sırtına aldı, sırt sargısını kavileştirdi, önden bağladı.
Bu sargı ve bebek taşıma yöntemini, köylülerinden, Halkabük Köylülerinden öğrenmişlerdi.
Uzun yıllar Kastamonu’da da çalışmış, paraya önem vermeyen, tanısı yüzde yüze yakın doğru çıkan “Kel Doktora “gitmeyi uygun gördüler. Kel Doktora gitmeseler, İlköğretim Müdürlüğüne gidecek, “Sevk yazısı” alacak, hükümet tabibine gidecek, Hükümet Tabibi, keşfe gitmemişse muayene edecek, ilâç yazacak, saatler geçecek belki de akşama köye dönemeyecek, ertesi günkü derslerine yetişemeyeceklerdi.
Kel Doktora gitmeyi, işlerini tez bitirmeyi uygun gördü ve gittiler.
Kel doktor, sıra bekleyen hastasından izin alıp, çocuğa öncelik tanıdı.
Muayene etti, sorular sordu, yanıtlar aldı. “Streptemagma” adında tek bir ilâç yazdı. Öğretmen olduklarını anlayınca, para da almadı. Alsa da öteki doktorlar yirmi lira alırken, O, beş lira alırdı.
İlâç sulandırılıp, şurup şekline dönüşüyordu. Eczanede sulandırıp, bir ölçek içirdiler.
Daha akşama vakit vardı. Yeni çıkan kitaplardan bir kaç kitap alıp, geri döndü, Taşköprü’nün, taş köprüsünü geçti, çeşmenin yanında yoldan Boyabat yönüne geçecek araba beklemeğe başladılar.
Tam umudu kestiklerinde, Kastamonu yönünden bir kamyon, tozu dumana katarak yanlarına kadar geldi durdu.
“Atlayın” dedi, şoför. Şoför mahallinde oturan iki kişi yerinden kımıldamadılar.
Tekerin jantına, tekere, karasörün (kamyonun yük konulan kasası) uygun yerlerine basarak arabanın üstüne çıktılar.
Araba tozutuyordu da, onlar etkilenmiyordu. Arabanın tekerleklerinden çıkarttığı toz, iki üç metre gerisinden, geri gidip çevreye yayılıyordu. Bazen alabora olup, kamyon kasasına kadar geliyor, boğulacak gibi oluyorlardı. Bu sıkıntılı durum uzun sürmüyordu.
Araba, kasasındaki kalıntılara bakılırsa, bindikleri kamyon, pancar kamyonuydu.
Dikilemedi, oturamadılar. Çöktü, ıstırap içinde köyün karşısına geldiler.
İnmek istediklerini, isteseler bağırsalar da rüzgârın etkisinden ve arabanın sesinden şoför duymazdı.
Yumruğuyla şoför mahallinin üstüne vurdular. Şoför anladı, Ak Tepenin doğrusunda durdu. Ak Tepe, köyün karşısında çevreden yüksekçe, her yönden görünebilen, iniş-biniş yeriydi.
Gündüzden hava gürlemiş, Kastamonu yönü kararmış, Taşköprü ve çevresine yağmur yağmamıştı.
Ak Tepe’de arabadan indiklerinde, yağmur yeni çiselemeye, göz gözü görmemeye başladı. Irmak kıyısına geldiklerinde, hava iyice kararmış, sular taşmıştı. Irmağın üstüne köprü niyetiyle atılan ağacın ucunu bulamadılar. Sadece akan ırmağın bulanık suları arada bir parlıyordu.
Gecenin karanlığında, kalın ağacın su altında kalmayan orta kısmı da zar zor görünüyordu. Irmağın suları, ağacın iki yanını kaplamış kaybetmişti.
Çamur deryası ırmağın kıyısında, sular çekilene kadar duramazlardı. Öteye geçmek eve ulaşmak zorun dalardı.
Bebeğin sırt sargısını iyice kavileştirdi, baba önde, eşi arkasında tuyumuna (rast gele) ırmağın kıyısından içine doğru yürümeye başladılar. Üç beş adım atıp, su dizlerine çıkınca, ağacın ucunu buldular. “Buldum” dedi, sevinçle baba. Eşine de: “Belimdeki, kayıştan (kemer) iyi yapış, kendini de beni de zorlama, tuyumuna ağaca basarak ayağını kaldırmadan sürterek ilerle, yere bakma, korkma” dedi.
Güneşe gölge, yağmura süzek, ağacın tek yanındaki korkuluktan tutarak yürümeye başladılar.
Eşinin sırtında bebek, ayağını sürüyerek beyinin kemerinden tutmuş, ardından gidiyordu. Tam ırmağın ortasına geldiklerinde; baba bir uğultu duydu. Irmak delidolu akıyor, dönemeçlere, şalaklara vurup geri püskürüyor, sanki yutacak adam arıyordu.
Sular gittikçe yükseliyor, ayaklarının altındaki ağacı alıp gidecek gibi oluyordu.
Ve sular, ağacı aşmaya başladı. Ağacın ortasını ileri geçtiklerinde ağaç kayboldu, ayak bileklerine, daha sonra da kalçalarına kadar suya battılar.
Baba oldukça korkuyor, korkusunu dışa vurmuyor, belli etmiyordu.
Ağacın ucu bitti. Su bacaklarını zorluyor, çelleyemiyordu. (ayaklarını yerden kesip yıkamıyordu) Bir ara bastığı yer yumuşadı.
Köprünün ucu bitmiş, sertlik gitmiş, çamurlu zemin başlamıştı.
Gecenin zifiri karanlığında tarla kıyısındaki sınırlar görünüyor, su kadar parlamıyordu.
Sudan kurtulup, karaya ayak bastıklarında, tarla sınırına oturup derin bir oh çektiler.
Anne bebeği sırtından çözdü emzirdi. “Bir ara gidiyoruz sandım” dedi. Eşi korktuğunu belli etmedi. O korku beyinlerinin derinliklerine yerleşti.
Yaya köprüsünden de geçseler, hep o köprüyü anımsadılar.
Irmağı geçtikten sonra, hızlı yağmaya başlayan yağmur altında, çamurda, bata çıka köye gelmek, asfaltta yürümek gibiydi. Hiç değilse, düşüp boğulma tehlikesi yoktu. Gece eve girdi, çamaşırlarını değiştirdi, çaylarını içti, yorgun argın uyudu, ertesi günü derslerine yetiştiler.
Aybaşlarında, maaşlarını almaya Taşköprü’ye baba giderdi. Baba, maaşlarını almaya geldi aldı. Saydı, maaşları eksikti.
Mutemet hakkında dedi kodular da vardı. Hüseyin Erikli, işin peşindeydi. Mutemedin başı kalabalıktı. Kalabalık içinde “ayıp” olur düşüncesiyle sormadı, yüzüne vurmadı.
Çarşıyı dolaştı, iyice hesapladı, araştırdı, maaşları geçen aydan eksikti.
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner”di.
Mutemedin başı tenhalaştığında yanına yaklaştı, ”Hocam bir yanlışlık var her halde. Aldığımız maaş her zamankinden az” dedi.
Mutemet, maaş defterini açtı, Ozan Uzun, altında da Reyhan Uzun yazan bölümde parmağının ucunu, “güdecek”le güder gibi dümdüz ilerletti, durdu. Parmağını durdurduğu yerdeki rakamlar kırmızı yazıyla yazılmıştı.
Mutemet:
“Bir günlük maaş kesim cezası almışsınız.
Sanırım izinsiz Taşköprü’ye gelmişsiniz” dedi.
Fikri Uzun –Ocak 2008
NOT: Mutemet; Fazlı Çetin, İlköğretim Müdürü; Vehbi Güneş’ten sonraki İlköğretim Müdürüydü.
.